Sizde de kendinizi üstün görme duygusu var mı?


Sevindirici bir İslami anlayış: İnsan ne kadar günahlı olursa olsun Rabb’imizin rahmetinden ümidini kesmemelidir. Yine insan ne kadar da faziletli olursa olsun kendisini garantide sanıp da başkalarından üstün görmemelidir!

Altınoluk dergisinin mayıs ayı sayısında bu önemli İslami anlayış, tasavvuf üslubu içinde yaşanmış örneklerle okuyucuya sunulmuştur. Yerimizin alacağı kadarını özetleyerek paylaşmak istiyorum bu önemli konuyu sizinle. Bakalım insan, günahı çok olsa da ümidini kesebilir mi, sevabı çok olsa da kendini garantide sanıp da başkalarından üstün görebilir mi?

En uçtan verilen bir misalle deniyor ki: “Bir insan, Firavun misali günahkar olsa bile, son nefesinden önce hidayete nail olarak bütün günahlarından arınma imkan ve ihtimali hep vardır!. Bu sebeple mümin insan, kendisini hiçbir insandan üstün ve büyük görmemeli, kendisinde bir büyüklük vehmetmekten kaçınmalıdır. Çünkü o kötü gördüğü insan bir gün hidayete erer, belki kendisini de geçebilir.

Kaldı ki, bütün iddia ve ihtirasların temelinde, insanın kendi nefsini başkalarından üstün görme, kendisini nimete başkasından daha layık bilme benliği yatmaktadır. Bu şeytani benlik duygusundan kurtulabilmek için, herkesi kendinden üstün görmek suretiyle nefsin tuzağına düşmekten kendini korumaya ihtiyaç vardır. İşte Hazreti Muhyiddin’in şu misali de bu gerçeği ifade için verilmiştir.

Rivayete göre, Muhyiddin-i İbni Arabi Hazretleri bir sahilden geçerken, testiyi başına dikip şarap içen bir genç gördü. Genç hem içiyor hem de yanından geçenlere uygunsuz sözler söylüyordu. Bu durumu gören Hazreti Muhyiddin içinden şöyle düşünceler geçirdi:

- “İnsan kendisini herkesten aşağıda bilmeli, mütevazı olmalıdır. Ama ben herhalde şu günahkar gençten de kötü ve aşağı değilimdir. Şarap içmiyorum, yanımdan geçenlere de laubali laflar söylemiyorum!..” Tam o sırada denizden bir feryat duyuldu,

- Kayığımız devrildi boğuluyoruz, imdaat!.”

Bu çığlığı duyan genç, elindeki şarap testisini fırlatıp atarak hemen denize daldı ve birkaç dakika içinde boğulmak üzere olan dört canı kurtarıp sahile çıkardı. Gencin bu fedakarlığını hayretler içerisinde izleyen İbni Arabi Hazretleri, biraz önce o genç hakkında aklından geçen düşüncelerden mahcup oldu ve kendi kendine, “Bak o küçümseyip hor ve hakir gördüğün genç dört canı birden kurtardı. Ya sen ne yaptın bu imdat çığlığı karşısında? Bir kişiyi bile kurtaramadın!.” dedi. Nihayet gencin bu fedakarlık ve şefkati sebebiyle aralarında bir dostluk kuruldu. Genç bu diyalog sebebiyle kötü alışkanlığından tümüyle kurtularak İbni Arabi’nin ileri derecede sadık bir talebesi oldu.

Demek ki kendimizde bulunduğunu düşündüğümüz faziletlerin belki de daha üstünü, küçük gördüğümüz nice kimselerde de olabilir. Bu sebeple Allah’ın kullarını hor hakir görüp kendimizi onlardan üstün bilmek, gerçekte kendimizi küçülten yanlış düşünce olur. Kul hangi manevi dereceye ulaşmış olursa olsun kendisini İlahi huzurda hep müflis bir dilenci gibi görmeli, bütün güzellikleri Hak’tan, bütün kötülükleri de kendi nefsinden bilmelidir. Bunun içindir ki, arif zatlar; ‘Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.’ demişlerdir.

Evliyanın şahı Nakşibend Hazretleri de herkesi kendinden büyük, kendisini de herkesten küçük gören tevazu anlayışını şu meşhur cümlesiyle dünyaya ilan etmiştir:

- “Alem buğday ben saman, herkes yahşi ben yaman!” Yani herkes iyidir, kötü olan sadece benim.. Zaten Allah dostlarını zirvelere çıkaran sır da, işte bu tevazu anlayışında saklıdır.

Bu örnek tevazu anlayışını merhum Necip Fazıl da şu şaheser ifadeleriyle dile getirmiştir:

- “O erler ki, gönül fezasındalar, toprakta sürünme ezasındalar! Yıldızları tesbih tesbih çeker de, namazda arka saf hizasındalar!.”

İsterseniz buraya Hocaefendi’nin tevazu tarifini de ilave edelim:

- Kendimizi üstün görmeyiz, çünkü biz sıfır oğlu sıfırız!

Ne dersiniz, biz de bir düşünsek mi, bu tevazu anlayışı ile bakıyor muyuz çevremize?

 

 

Ahmed Şahin (Zaman Gazetesi)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 73 takipçiye katılın