NASIL BİR MÜSLÜMANIZ?


Lakayt mı, gevşek mi, marka Müslüman’ı mı?

Her şey, önem verdiğimiz derecede bizim olur. Önemsemediğimiz bir konuda başarılı olmak mümkün mü? İnsan, ehemmiyet vermediği konuyu unutur, ihmal eder, savsaklar.

Bu çerçevede Bediüzzaman Hazretleri, “Tabiatı ilahlaştırmayı nasıl reddediyorsam, unutmayı da aynen öyle reddediyorum” der. Doğru değil mi? Eğer unutuyor, ihmal ediyorsak, önem vermiyoruz demektir.

Neye önem veriyorsak onu ihmal etmez, unutmaz, üzerinde titizlikle dururuz. Dini görevlerimizdeki gevşeklikte bundan kaynaklanıyor işte! Dini görevlerimizi önemsemiyoruz. Çünkü yapılması gerekenlerin, ne derecede gerekli ve hatta hayati olduğunu bilmiyoruz!
Emir ya da yasak, gerçekten dini ise o aynı zamanda hayatidir. İnsan olarak kalabilmemizin olmazsa olmaz şartı, İlahi kurallara uymaktır. Din, hayatın hayatıdır. Yaratılış çizgimizi bozmadan yaşayabilmek için “İnsaniyet-i Kübra” olan İslamiyet’e tabi olmak mecburiyeti vardır. Bu mecburiyet göz ardı ediliyorsa orada ya bilgisizlik vardır, ya da irade eksikliği.
Yazının devamını oku »

Küsleri barıştırmak ibadettir


Dinimiz inanan insanı güzel ahlaklı, iyi geçinen ve geçinilen kişi olarak tanımlar. Mü’minler arasında çıkan ayrılıkların da süratle giderilmesini, dargınlıkların muhabbete dönüşmesini ister. Bu anlamda insanların arasını düzeltme ve eşlerin arasını bulma noktasında yalana ruhsat vermiş olması da konunun önemini anlatır. Yazının devamını oku »

Evimizde Peygamberimiz’i anlatmanın yollarını aramalıyız



Çocuklar anne-babayı örnek alıyor, ya siz kimi örnek alıyorsunuz? Sizin örnek almadığınızı çocuklarınız da rol model almaz. Bu nedenle “Çocuklarımın Peygamberimiz’i sevmesini, O’nu örnek almasını istiyorum.” diyorsanız kıldığınız namazdan ettiğiniz duaya, insanî ilişkilerinizden sözlere kadar dikkatli olmalısınız.

Çocuklar anne ve babalarını model alır. Peki, anne-babalar hayatlarında kimi model alır?

Anne-babalar, en güzel ahlak üzerine yaratılmış olan Allah’ın sevgili kulu Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’i (sas) örnek alırlar mı? O’nun sünnetlerine uyanların hem bu dünyada hem de ahirette mutlu olacağını biliyorlar mı? Çocuklarının kendisini keşfetme yolculuğunda yol gösterici rehber olarak Peygamber Efendimiz’i anlatıp, “O”nu tanıtıp, Peygamber sevgisini verme gayret ve çabasına giriyorlar mı?

İnsan tanıdığını ve bildiğini sever. Ve ancak Peygamber davranışlarıyla kendi hayatının anlamını bulmuş olur. 20’li yaşlara kadar kişilik gelişiminin devam ettiğini düşünürsek Peygamber Efendimiz’i anlatma ve tanıtma tarzını 3 ayrı dönemde inceleyebiliriz.

İLK 7 YIL

7 yaş öncesi anne-babayı model alma, taklit etme ve oyun dönemidir. Bu dönemde rolümüz; Peygamber Efendimiz’i örnek alarak, sünnetlerine uyarak kendi hayatına geçirmeye çalışan bir anne-baba modeli olmalıdır. Okulöncesi dönemde çocuklar anne-babasının sözlerinden çok davranışlarını zihinlerine kaydeder. Anne-babasının saygıyla kıldığı namazları, ağlayarak yaptığı dua ve yakarışları, yaşadığı sıkıntı karşısında gösterdiği tevekkül ve sabrı, komşusuna yaptığı iyilikleri, tebessümü, alçakgönüllülüğü ve tüm ahlaki değerleri davranışsal gözlem ile öğrenirler. Davranışlarımız düşüncelerimizi yansıtmıyorsa; samimi, ciddi, hassas davranamıyorsak çocuğumuza hakiki model olarak Peygamber Efendimiz’i (sas) ne kadar anlatsak da sünnetleri hayatına geçirmesinde etkili olamayız.

7-14 YAŞ

7 yaşından sonra Peygamber Efendimiz’i sevmesi için çocuğumuza sürekli O’ndan (sas) bahisler açmalı, onun ve arkadaşlarının hayatlarını da merakını uyandıracak şekilde hikâyelerle anlatmalı, onları tanıtmalıyız. Bu yaşlarda çocuğa anlatım biçimimiz şöyle olmalıdır: “Biz Allah’ımızı, bizi yaratanı çok seviyoruz. O’nun da bizi sevmesi için O’nun sevdiği tarzda davranacağız. O’nun sevdiği tarz ise Peygamber Efendimiz’e benzemektir. O’na benzemek demek O’nun gibi davranmak anlamına gelir. Peygamber Efendimiz gibi davranırsan kendini çok iyi hissedecek, mutlu olacaksın. Hem kalbin de nurla dolacak. Bak Kur’an-ı Kerim’de Allah demiş ki: “Peygamber Efendinize uyun ki Allah da sizi sevsin.” Peygamber Efendimiz’e uyar, O’nun gibi davranırsak, Allah seni daha da çok sevecek, zaten seviyor da… Çünkü O çocukları çok sever…”

İlköğretim dönemindeki rolümüz anlatma ve tanıtımın yanında, davranışlarını Peygamber Efendimiz’in davranışları ile bağdaştırma, “sınırlama/disipline etme” de olmalıdır. Çocuğumuzun davranışlarına sünnete uygun belli sınırlar getirebiliriz. (Her çocuğun olgunluk seviyesi farklıdır. Kendini disipline etmekte zorlanmayan çocuklar için 5 yaş itibarıyla da davranış üzerinden Peygamber Efendimiz’e benzeme motivasyonu verilebilir. Davranışlarını kontrol etmekte zorlanan çocuklara sık tekrarların yapılması uygun olmayabilir.) Çocuk yanlış bir davranışta bulunduğunda, mesela arkadaşına vurduğunda, küfür ettiğinde “Biz böyle davranamayız. Bak O öyle davranmazmış, kendisi için öfkelenmez, haksızlık karşısında sadece Allah için kızar ve kimseye de kötü söz söylemezmiş.” denilebilir. Veya bir kediye taş attığında “O hayvanlara eziyet edenleri sevmezmiş!” şeklinde uyarılabilir. Güzel bir davranışta bulunduğu zaman, mesela arkadaşına yardım ettiğinde de “Eminim O şimdi çok mutlu oldu senin yardımseverliğinden! ” diyebiliriz. “O” elbisesinin temiz olmasına dikkat eder, dağınıklığı sevmezmiş; arkadaşları üzüldüğünde onları teselli eder, birisi kendinden yardım istediğinde hayır demez, iyilikleri de asla unutmazmış; hediyeleşmeyi sever; şakadan bile olsa yalan söylemezmiş; kibar, nazik ve saygılıymış… Bu hatırlatmalarla çocuk, Peygamber Efendimiz’i örnek alarak doğru davranışı yerleştirme çaba ve gayretine girecektir. Ve “Hayatın boyunca “O”na benzemeye çalışmalısın!” diyerek de evladımıza rehber sunmuş oluruz. Sünnete hem uyacak hem de yolunu kaybettiğinde, kafası karıştığında “O nasıl davranırdı?” diye araştırmaya koyulacak, “Acaba ben yanlış mı yaptım, yanlış mı davrandım?” deyip vicdan muhasebesi yapacak ve sünnetullaha sarılmak isteyecektir. Sarıldıkça da ruhsal olarak rahatlayacak endişe, sıkıntı ve vesveselerden kurtulacaktır.

ERGENLİK DÖNEMİ (14-21 YAŞ)

Ergenlik döneminde ise zorlamadan sabırla yön vermeye devam etmelidir. Bu dönemde rolümüz “O” ve seni “Yaradan bu davranışından razı olmadı, sen bilirsin!” şeklinde uyarmak olmalıdır. Anne-babanın ciddiyeti, geçmişte onun hafızasında kayıtlı olan sünnete uygun davranışları ona uzanmış bir el ve rehber olacak ve onu elinden tutup hem ergenliğin hem yetişkinliğin zorlu dönemlerinde tehlikelerden koruyacaktır.

fazilet seyidoğlu psikolog
ZAMAN

Evlilikte Sevgi Nasıl Canlı Tutulur?



“20 yıllık evliyiz” dedi kadın. “Eşimin geleceği saatte kal­bim hâlâ çarpar. O da beni görmek için koşarak gelir.”

Belki kimilerine garip gelebilir. “Böyle bir şey olabilir mi? Günümüzde sevgi mi kaldı? Deliler gibi seviyorum, diyen nice çiftler, üç-beş ay sonra mahkeme kapısını çalıyor” diye­bilirsiniz.

Peki, bu çift, sevgilerini nasıl korumuş ve canlı tutmayı başarmış olabilir? Bunun sırrı ne?

Evet, sevgi kâinatın mayası olduğu gibi evliliğin de özü­dür. Eğer bir şeyin özüne bakarsanız dış kabuğunun iyi-kötü-çirkin güzel olması, sizi fazla ilgilendirmez.

Mesela cevizin kabuğuna değil, özüne talip olan, ondan faydalanır. Şayet erkek, sevgisini eşinin dış güzelliğinden ziyade iç. gü­zelliğine, yani güzel ahlâkına, şefkatine, nezaketine bina eder ve en önemlisi onu kendisine arkadaşlık edecek latif bir hediye olarak görürse o zaman samimi sevgi ortaya ‘çıkar. Eşi de ona ciddi ve samimi hürmet ve sevgiyle karşılık verir.

Yıllar geçip ihtiyarlasalar bile sevgileri eskimez ve eksil­mez, tam tersine taze ve canlı kalır. Önemli bir zattan gelen hediyenin maddî değerinden çok manevî değerine kıymet verilir. Bu hediye, o zatın somut bir iltifatı olduğu için yıllar geçse de o sevgide bir azalma olmaz.

Tam tersine antika bir hediye olarak kıymeti daha da ar­tar. Bir padişahtan gelen elmanın içinde, lezzetinden çok padişahtan gelmesinin zevkinin olması bunun içindir.

Eşler de birbirlerini hayat fırtınaları arasında dayanacak­ları, koruyup kollayacakları, yalnızlıklarını, elem, keder, sı­kıntı ve mutluluklarını paylaşacak bir hediye olarak sevme­lidir.

Eşler birbirini, kırılacak bir vazo, kuruyacak bir çiçek de­ğil, daima canlı, ruhlu, hisli, heyecanlı, zevkli, latif ve eşsiz birer hediye olarak görmelidir ya da kendilerine verilen bir emanet gözüyle bakmalıdırlar.

O zaman bu sevgi, bir nevi ölümsüzlük sırrına erer. Böyle bir arkadaşlık zahirî ve dün­yevî maksatlardan öteye geçer. Menfaatler çerçevesinde ol­madığı ve araya riya girmediğinden halis, canlı ve daimi olur. Çünkü onlar, sevginin eskimeyen boyutunu yakaladık­larından yıllar, onların sevgilerini yıpratmak yerine canlan­dırır.

GÜLAY ATASOY

Peygamberimizin Gençliği


Peygamberimizin çocukluğu ve gençliği temiz ve iffetli bir şekilde geçmişti. Peygamberlikten sonra nasıl bir ahlâka sahipse, kırk yaşından önceki hayâtı da öyle temiz ve nezihti. Halbuki gençlik yıllarını geçirdiği Mekke şehri, o zamanlar o kadar karışıktı ki, Mekkeliler arasında yaşayıp da cahiliye çirkinliklerine bulaşmamak âdeta mümkün değildi.

İslâm öncesi Cahiliye döneminde dolandırıcılık, hile, aldatma, hak yeme, verdiği sözde durmama, hıyanet eksik olmuyor, çok basit bir iş gibi görülüyordu.

Peygamberimiz bu dikenli ve tehlikeli yollardan hiç yara almadan alnı ak, yüzü pak olarak kurtuldu. Başkalarına bulaşan kötü hallerden bütünüyle uzak kaldı. Çünkü Cenab-ı Hak onu Cahiliye devrinin her türlü mundarlıklarından, çirkinliklerinden nefret duyacak bir kabiliyette yaratmıştı.

Peygamberimizin gençliği, amcası Ebû Talib’in yanında ve onun himayesi altında geçti. Ebû Talib yeğeni için o zaman pek revaçta olan ticareti, meslek olarak seçmişti. Zaten kendisi de meşhur bir tüccardı.

Peygamberimiz amcası ile birlikte ticarî seyahatler yaparak tecrübesini arttırdı. Doğruluğu, alış verişindeki adaleti ve hakkaniyeti kısa zamanda çevresinde duyuldu ve meşhur oldu. O zamanlar Arabistan’da doğru ve güvenilir kimselere sermaye verilir, ticaret yapılarak kârı paylaştırılırdı. Peygamberimize de buna benzer işler verilmiş, o da en doğru bir şekilde işini başarmıştı.

Verdiği sözde durmak ticarî hayâtta en çok aranan bir vasıftı. Peygamberimiz, peygamberlikten önce de ahde vefalı ve güven duyulan, itimat edilen bir insan olarak tanınmıştı. Kendisi bu alanda örnek bir şahsiyet olarak biliniyordu.

Abdullah bin Ebi’l-Hamsa, Peygamberimizle olan ticarî bir hatırasını şöyle anlatmaktadır:

“Peygamberliğinden önce Resulullah Aleyhisselâmla birlikte bir alış verişte bulunmuştuk. Bu alış verişten kendisine biraz vereceğim kalmıştı. Onu, ‘Bulunacağın falan yere getireceğim’ diye söz vermiştim. Fakat verdiğim bu sözü iki gün unuttum. Üçüncü gün hatırlayıp sabahleyin gittiğim zaman onu yerinde buldum. Bana, ‘Delikanlı, sen beni sıkıntıda bıraktın. Ben şuracıkta üç gündür seni bekliyorum’ buyurdu.”

Peygamberimiz ticarî işlerinde hesabını doğru tutar, haksızlık etmezdi. Peygamberliğinden önce kendisiyle alış veriş yapmaktan çok memnun kalırlardı.

Bir gün Saîb adında bir zât Peygamberimizin huzuruna gelerek Müslüman oldu. Saîb, Araplar arasında tanınmış birisiydi. Sahabîler, Resul-i Ekremin yanında onu övmeye başladılar.

Bunun üzerine Peygamberimiz, “Saîb’i methetmeyin, onu ben hepinizden iyi tanırım” buyurunca, Saîb de, “Sana canım feda, seninle ticarî arkadaşlık etmiştik. Hak hususunda hatır gönül tanımaz, zerre kadar riyakârlık göstermezdin” diye Peygamberimize olan hayranlığını ifade etti.

Peygamberimize peygamberlik vazifesi verilince Mekkeliler ona karşı tavırlarını değiştirdiler. Ona inanmaya yanaşmadılar. Aleyhinde konuşmaya, insanlara kötü göstermeye başladılar. Daha önce çirkin bir halini görmedikleri için sadece “şair, büyülenmiş” gibi ifadeler kullanarak çamur atmaya çalıştılar.

Zaten ona kötü bir şey isnad edemezlerdi ki… Çünkü sönük şahsiyetli, tanınmayan, bilinmeyen bir insan değildi. Araplar onu çok iyi tanıyorlardı. Mekke’de doğmuş, aralarında büyümüş, gözlerinin önünde yetişmişti. Bunun için onu yakından tanıyorlar, çocukluğunu, gençliğini çok iyi biliyorlardı. Kırk senelik hayâtı, aralarında geçmişti.

Bu arada Peygamberimiz iman etmeleri için onlara davette bulunurken, Kur’ân diliyle onlara peygamberlikten önceki hayâtını hatırlatıyor, imana gelmeleri için ikaz ediyor, şöyle diyordu:

“Bundan önce aranızda yıllarca bulundum, bunu düşünmez misiniz?” (Yunus Sûresi, 16.)

Peygamberimizin gençlik yıllarını siyer yazarları İbni Sa’d ile İbni İshak şöyle anlatıyorlar:

“Resulullah Aleyhisselâm gençlik dönemine girinceye kadar mertlik ve insanlık bakımından içinde bulunduğu toplumun en üstünü, ahlâkça en güzeli, soy sopça en şereflisi, komşuluk haklarını en iyi gözeteni, yumuşak huylu oluşuyla en büyüğü, doğru sözlülükte en yücesi, kötülükten ve insanları alçaltan huylardan uzak duruşta en önde olanıydı. Yüce Allah onda bütün iyi haslet ve meziyetleri toplamıştı. Bunun için o, kavmi arasında ‘el-Emin (güvenilir insan)’ unvanıyla anılırdı.”

Ne gariptir ki, Mekke müşrikleri Peygamberimize inanmadıkları, onu öldürmek için plânlar kurdukları sırada bile mallarını emanet olarak onun yanında bırakıyorlardı. Nitekim, hicretinden bir gün önce topladıkları gençlere, Peygamberimizi öldürmek için görev verdiklerinde, Peygamberimiz evine Hz. Ali’yi bırakarak yola çıkmıştı. O sırada müşriklerin bazılarının malı Peygamberimizin yanında emanet olarak bulunuyordu. Peygamberimiz yola çıkmadan önce Hz. Ali’ye, sabahleyin emanetleri sahiplerine vermesini tenbih ediyordu.

Dostun da, düşmanın da güvendiği, emniyet ettiği, takdir ettiği tek insan; hiç şüphesiz, Resul-i Ekrem Efendimizdi.

Mehmet Paksu, Peygamberimizin (ASM) Örnek Ahlakı, Nesil Yayınları

Kadınlar Erkeklerden Ne Bekler?


Kadınlar, bir araya geldiklerinde çoğu kez eşlerinden beklentilerini dile getirirler. Aşırı isteklerde bulunanlar olsa da genelde eşinden abartılı şeyler bekleyenlerin sayısı çok azdır.

Peki, kadınlar, eşlerinden neler bekliyor?

Erkekler; acaba bu beklentileri karşılayabiliyorlar mı?

Kadın kocasından evi silip süpürmesini beklemez; ama “Bir şey yapmıyormuş” muamelesi görmeyi de hazmede­mez. Hiç olmazsa samimi bir şekilde:

“Hayatım bütün gün koşturup yoruluyorsun, Allah razı olsun” cümlelerini duymak ister, “sevgi” ve “şefkat” bekler.

Eşlerinin kapıdan girer girmez, “Yorgunluktan ölüyo­rum” sözleriyle selamsız sabahsız hemen TV’nin karşısına geçmelerini istemezler.

Yapılan yemek ya da işlerle ilgili “takdir”lerini belirtme­sini, bir eksiklik varsa “iğnelemeden” ve usulünce söyleme­sini beklerler. Bir kadın eşinden, “Sustur şu çocuğu be kadın! Zaten akşama kadar kafam şişiyor. Bir de senin çocuğu­nun zırıltılarını mı dinleyeceğim? Görmüyor musun haber­leri dinliyorum!” demesini beklemez. (Çocuk; sanki sadece kadınındır!)

Kadınlar, erkeklerden evi toparlamasını beklemezler; ama en azından “Nerede benim çoraplarım! Şu kenarda du­ran çoraplarımın sana ne zararı var?” demeleri yerine çorap­larını belirli bir yere koymalarını öğrenmelerini isterler, kirliyse kirli sepetine bırakmasını beklerler.

İşten gelen eşlerinin, “A! Bu çocuk ağlıyor, yemek de ha­zır değil; zaten arkadaşlar da beni bekliyor. Haydi eyval­lah!” deyip çekip gitmesini değil, “Ben çocukla ilgileneyim sen bir şeyler hazırla yiyelim. İstersen yemekten sonra uzanıver. Ben çocuğa bakarım” gibi tepkiler, “hoşgörü”, “yu­muşaklık”, “merhamet”, “destek”, “güven” ve “himaye” bekler.

Peygamber’imiz, “Mü’minlerin iman bakımından en üstünlerinden bir tanesi de ahlâkı en güzel olanı ve aile fertlerine en lütûfkâr davrananıdır.”( Ibni Mace, Nikâh: 50; Tirmizi, İman: 6.) demiyor mu?

Acaba sevgi, ilgi, şefkat, merhamet, hoşgörü vb. kadının erkekten beklediği şeyler başka gezegenlerden ithal mi edi­liyor? Kilo ile mi satılıyor? Milyon dolarla mı almıyor? Ne dersiniz bu akşam evinize en yakın marketten 100 gram te­bessüm, ilgi, sevgi, hoşgörü almaya?

 

GÜLAY ATASOY

Empati yeteneğimizi kaybediyoruz


Günümüz insanı, giderek ben merkezciliğe ve yalnızlaşmaya doğru gidiyor. Bireysel yaşamın bir parçası olmayı kabul eden insanlar, empati ve anlayış yeteneklerini kaybediyorlar. Çünkü bireysellik, kişiyi yoksullaştırıyor ve yalnızlığa mahkum ediyor. Bu durumda, insan ötekiyle arasındaki alışverişlerden tamamen mahrum kalıyor.

  • Empati yeteneğimizi kaybediyoruz -

Empati yeteneğinin zayıflaması insanın kendi türüne yabancılaşmasına neden oluyor. Bu kimseler karşısındakinin rolüne giremiyor ve olaylara onun bakış açısıyla bakamıyor, dolayısıyla ötekileştirilen kişiyi anlayamıyor ve onunla iletişime geçemiyor. Sık sık kullandığımız ben merkezcilik kavramını ortaya atan Piaget, bu kavramı çocuklar için kullanmıştır. Bilindiği üzere çocuklar sadece kendi yaşamlarıyla ilgilidirler ve kendilerini hayatın merkezinde görürler. Bu durum çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için geçici bir süreliğine gereklidir. Ancak aile zaman içinde çocuğa arkadaşlarıyla oyuncaklarını paylaşmasını öğretir ve paylaşmanın güzel bir davranış olduğunu ifade eder. Çocuk büyüdükçe paylaşmayı öğrenir ve ben merkezciliğe son verir.

Ford’a göre ise, ben merkezcilik, görsel, bilişsel ve duygusal olmak üzere üç grupta ele alınır. (Üstün dökmen,1997) Buna göre, kişi, nesnelere ve karşısındaki insanlara karşı gerçekleri fark etmekte zorlanırlar. Çünkü onların rolüne girememekte ve empati kuramamaktadır.

Empati yeteneğini geliştiremeyen ve bencilliğinin esiri olan günümüz insanı, ne yazık ki, büyük bir kayıp içinde yaşamaktadır. Gerçekten bu onun için büyük bir kayıptır… İnsanları anlayamamak, onlara ulaşamamak ve onlarla ortak değerler üretememek insan hayatında büyük bir yoksunluktur fakat bu kimseler yoksunluklarının farkında değildirler.

Empati yeteneğinin kaybolması ve kişinin kendini hayatın merkezinde görmesi zaman içinde narsistik kişiliklerin gelişmesine zemin hazırlıyor. Narsizmde kişi, karşısındaki insanı anlayamaz ve sadece kendini düşünür. Bu özelliği taşıyan kimseler tıpkı iki yaşındaki bir çocuk gibi kendilerini dünyanın merkezinde görürler ve başarılı olduklarına inandıklarından hayal dünyasında yaşarlar. Paradoksal olarak bu kimseler güvensizlik içindedirler ve küçük düşürülmekten, insanların hayranlığını kaybetmek korkarlar. Çünkü yalnızlaşan, empati yeteneğini kaybeden ve narsist duygulara sahip olan kişi etrafında bir hayran kitlesi oluşturduğunu ve bu insanların kendisinden övgüyle takdir ettiklerini sanır. Eleştirilmekten, yerilmekten kusurlarının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz. Toplum tarafından önemli görülen kimselerle yakın olmak ve göz önünde bulunmak ister.

Oysa hayatın inişli çıkışlı yolları vardır ve başarı olduğu kadar başarısızlıklar da doğal karşılanmalıdır. Ancak ben merkezci narsist kişiler bunu bir türlü kabullenemezler. O yüzden başarısızlığa uğradıklarında başlarını kuma sokarlar ve deve kuşu gibi insanlardan kaçmak isterler.

Narsist kimselerin en belirgin özelliklerinden biri de kıskanç ve hased olmalarıdır. Bu kimseler empati kuramadıklarından diğer insanları anlayamazlar aksine onları kendi uzantıları gibi görürler. Dolayısıyla bu insanların da kendilerini kıskandığını sanırlar ve etraflarındaki insanlara düşmanlık beslerler.

Narsistin en büyük kaybı empati kuramaması ve diğer insanların duygu ve düşüncelerini anlayamamasıdır. Zira başkalarını anlamak büyük bir kazançtır ve insanlar bu sayede birbirlerinin sorunlarını paylaşırlar ve destek vermeye çalışırlar. Çünkü empati yeteneği insanda şefkat, merhamet ve adalet duygusunu harekete geçirir. Açlıktan ölmek üzere olan birini gördüğünüzde, kendinizi onun yerine koyar ve onu anlamaya çalışırsınız. İçiniz burulur, gözleriniz buğulanır ve elinizde ne varsa verirsiniz. Ağlayanı gördüğünüzde içinizden bir şeyler kopar, kim olursa olsun muhtaç birini gördüğünüzde onun rolüne geçer ve onun halini anlamaya çalışırsınız. Bu insan olmanın güzelliklerindendir. Halden anlamak, insanlara yardımcı olmak, insanları dinlemek, onların dertlerini paylaşmak Allah’ın bizlere bahşettiği empati yeteneğimizle birlikte oluyor.

Aile içi eğitim

İnsan kendinin düşmanıdır

Aslına bakarsanız insanın en büyük düşmanı kendisidir… Yani, insan kendi eliyle dünyasını ve ahiretini mahvedebiliyor ya da kendi çabalarıyla büyük zaferlere ulaşabiliyor. Hayatta elimizde olmayan şeyler de vardır ama elimizde olanı iyi değerlendirmediğimizde kendi kuyumuzu kendimiz kazıyoruz…

Bilinmelidir ki, cenneti kazanma, cennete ulaşma kabiliyetini Rabbimiz her insana bahşetmiştir. İnsan dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, kimin kızı ya da kimin oğlu olursa olsun, Yaratıcı’nın rızasına uygun bir hayat yaşar ve bu minval üzere de ölürse ahiretini kurtarabilir. Bu konuda herhangi bir dil, ırk kabile renk ayrımı yapılmıyor. Modern dünyada olduğu gibi, insanların parasına, kariyerine, işine, mesleğine, hangi aileye mensup olduğuna hiç bakılmıyor. Allah bizim sadece imanlarımıza bakıyor ve bizleri buna göre değerlendiriyor…

İnsanın kurtuluşu kendi avuçlarının içinde. Ancak bunun için iç ve dış düşmanlarını tanımalı ve bunlarla nasıl başa çıkacağını bilmelidir. Yani nefsini kontrol etmeli, şeytanın yönlendirmesine kapılmamalı ve kendisini harama çağıran şeylerden uzak kalmalıdır. Bizler nedense düşmanı her zaman dışımızda ararız. Oysa en büyük düşman içimizde yaşıyor… Buna ister dürtü deyin, ister nefis deyin, ister kötülük deyin içimizde bizimle cedelleşen düşmanlar var. Bu anlamda insanın en büyük mücadelesi nefsiyle yaptığı mücadeledir. Güzel bir ahlaka sahip olmanın yolu ise ancak kişinin nefsini eğitmesiyle mümkün olur. İmam-ı Gazali nefsi “insandaki gazap ve şehvet kuvvetinin toplandığı yerdir” diye tarif eder. Tasavvuf erbabının da üzerinde durduğu bir konudur nefis. Onlar insandaki kötü hasletleri, nefsi emmare, nefsi mutmaine, nefsi levvame olarak sınıflandırırlar ve nefsini kontrol eden kişinin kamil bir insan olabileceğini ifade ederler.

İmam-ı Gazali’ye göre nefis eğitimi, kişinin bütün uzuvlarını haramdan koruması ve Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürmeleriyle mümkün olabilir. Bunun için, kişinin ibadet etmesi, zikir ve dua ile Allah’a sığınması ve haramlardan uzak bir hayat sürmesi gerekir.

İnsan sevdiği şeyin bir parçasıdır. Eğer bizler inandığımız değerlere gerçekten bağlıysak ve bu değerlerin bir parçası olmak istiyorsak bu konuda önce nefsimizle mücadele etmeli ve bütün gayretimizle Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıyız. Bunun için nefsimizi iyi tanımamız gerekir. Bilindiği üzere nefis haz ekseninde varlığını sürdürür ve hazlardan beslenir. Yani nefis, haram helal dinlemeden sürekli haz peşinde koşar ve insanı buna teşvik eder. Bu konuda içimizden gelen ve bizi kışkırtan, harekete geçirmeye çalışan isteklerimizi iman süzgecinden geçirmeli ve bunların Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını dikkate almalıyız. Şu bir gerçek ki, haram halkasında hiçbir zaman huzur yoktur. Nefsinin yenilgisine uğrayan ve sorumluluklarını unutan bir zaman sonra da haramı meşru görmeye başlayan kimseler er geç boşluğa düşeceklerdir. Çünkü Allah bizi tanıyor, bizim ihtiyaçlarımızı biliyor o yüzden ihtiyaçlarımız olan şeyleri bizlere mübah kılıyor.

Nefsin eğitimi için öncelikle, nefsimizin bizi yönlendirdiği şeyden başımızı çevirip Rabbimize dönmeliyiz. Bunu sürekli hale getirdiğimizde nefsin zayıfladığını ve ne kadar cılız kaldığını görebiliriz. Çünkü, imana tabi olan mümin güçlüdür ve nefsin düşmanlığıyla alt edecek yeterliliğe sahiptir.

 

MİLLİ GAZETE

Hepimiz için mükemmel bir örnek!


Bazı güzel hasletler vardır ki, her insan onlara sahip olmak, onları kendi hayâtında yaşamak ister: Sabır, kanaat, cömertlik, tevazu, fedakârlık,
cesaret gibi…

Çünkü bunlar ve benzeri güzel vasıflar, insana gerçekten “insan” olma
özelliği kazandırır.

“Güzel ahlâk” adı altında toplanan bu güzel vasıfları “örnek insan” olarak
en mükemmel şekilde yaşayan insan, Peygamber Efendimizdir (a.s.m). Onun
ahlâkı o kadar yücedir ki, Cenab-ı Hak, ona hitap ederek şöyle buyurur:

“Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükâfat vardır. Ve hiç şüphesiz

sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem Sûresi, 3-4)

Yine Kur’ân’da Peygamberimiz için “Allah’ın Resulünde sizin için güzel bir
örnek vardır” (Ahzâb Sûresi, 21) buyurularak, mü’minlerin, hayâtlarının
bütün safhalarında onu örnek almaları tavsiye ve emredilir. Çünkü onun
ahlâkı bizler için en güzel örnek, onun yaşayışı, halleri, sözleri ve
hareketleri en mükemmel modeldir.

Peygamberimiz de, “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”
buyurur ve bu özelliğini, dünyadaki göreviyle bağlantılı olarak dikkat çekip

bizlere anlatmaktadır.

Onun ahlâkı, Allah’ın övdüğü ve Kur’ân’ın öğrettiği temiz ahlâktır. Yüce
Allah, İslâmı insanlığın imdadına gönderip Kur’ân’ı indirirken, İlahî
prensiplerin uygulamaya geçişini hayatıyla gösterecek bir insan olarak
Peygamberimizi seçmiştir.

Kur’ân’da anlatılan güzelliklerin tamamını Peygamberimizin şahsında görmek
mümkündür. Sahabîlerin, Peygamberimizin ahlâkı hakkında bilgi almak
istemeleri üzerine, Efendimizin hanımı Hz. Âişe şu cevabı vermişti:

“Siz Kur’ân’ı okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’ân’dı.”

Peygamberimizin hayâtında ve ahlâkında, her meslek ve seviyeden insan, örnek

alacak yönler bulabilir. İnsan olarak onun hayâtından alacağı sayısız
fazilet ve güzellik yanında, kendi mesleğini ve toplumdaki yerini
ilgilendirecek yüzlerce dersi de alabilir. Çünkü Peygamberimizin hayâtı her
yönüyle hepimize örnektir.

Meselâ, zengin bir insan, hicretten birkaç sene sonra bütün Arabistan’a
hakim olup çok büyük servetlere sahip olan ve hepsini ihtiyaç sahiplerine
dağıtan Peygamberimizi kendisine örnek alabilir.

Sahipsiz, çaresiz ve kimsesiz insanlar; Mekke hayâtı boyunca akla hayâle gelmeyen işkence ve baskılara maruz kalıp, üstelik bütün yakınları
tarafından yalnız bırakılan, ama hiçbir biçimde dâvasından ve inancından
taviz vermeyen bir Peygamberi kendine rehber alabilir.

Bir öğrenci; Allah tarafından Kur’ân âyetlerini vahiy yoluyla indiren Hz.
Cebrail karşısında oturup Kur’ân’ı öğrenen Peygamberimizi hayâtına örnek
alabilir.

Başarılı bir kumandan; Bedir ve Huneyn Savaşlarında düşmanı mağlûp edip, az sayıdaki mücahitleriyle beraber çok sayıdaki düşman karşısında büyük zaferler kazanan; Mekke’nin fethi sırasında muhteşem ordusuyla şehre
girerken, mütevazı halinden, başım devesinin semerine eğecek kadar engin
gönüllü ve vakar sahibi bir Peygambere bağlanabilir.

Çiftlik sahibi bir insan; fetihlerin hemen sonunda Hayber, Beni Nadir ve
Fedek topraklarına sahip olduktan sonra o araziyi ıslah edip, en iyi şekilde
ürün alacak kimseleri iş başına getiren, bir avuç toprağı olmayan
Sahabîlerine araziyi paylaştıran zeki ve âdil bir Peygamberden ders
çıkarabilir.

Bir tüccar; hanımı Hz. Hatice’nin ticaretini işleten, ticarette alıp
satarken doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmayan, Suriye’ye, Basra’ya giden
kafilenin en yücesi olan Peygamberimizin yaşayışını, ticarî ahlâkını rehber
edinebilir.

Küçük yaşta yetim kalmış bir çocuk; ana rahminde altı aylıkken babasını kaybeden, altı yaşında annesinin ölümünü gören, bütün hayâtı anasız babasız geçen, fakat daha sonra insanlığın övündüğü, Allah’ın en çok sevdiği insan, “inci gibi bir yetim” olarak sayılıp sevilen Sevgili Peygamberimizi örnek alabilir.

Aklı başında bir genç; gençlik yılları boyunca iffet, doğruluk, haya, edep
timsali olan, amcası Ebû Talib’in koyunlarını otlatarak hayâtını kazanan
genç Muhammed’in (a.s.m) hayâtını kendisine rehber edinebilir.

Çünkü onun yirmi beş yaşma kadarki hayâtı boyunca ve daha sonrasında
herhangi bir çirkin hareketine, bir yalanına, hilesine rastlanmamıştır.

Halka nasihat eden bir vaiz; mescitte Sahabesine en güzel bir dille yol
gösterici hakikatleri anlatan, tavsiye ettiklerini bizzat kendi şahsında
mükemmel manada yaşayan, tek bir sözüyle kabilelerin hidayetine vesile olan mürşid Peygamberi hatırlar, onu örnek alır.

Kısaca, her insan hangi şartlarda bulunursa bulunsun, hangi meslek ve
sanatta çalışırsa çalışsın, sabah-akşam, gece-gündüz, her zaman ve her yerde
Sevgili Peygamberimizi kendisi için güzel bir örnek olarak alabilir.

Öyle bir rehber ki, ona uyduğumuz zaman hayâtımızın karanlıkları kaybolup,
onun nuru sayesinde yolumuz aydınlanır, işlerimiz yoluna girer, hayâtımıza
bir düzen ve disiplin gelir.

Peygamberimizin hayâtı, insanların meşgul olduğu ve karşılaştıkları her
ihtiyaca cevap verebilecek güzel ahlâkın bütün kurallarıyla süslenmiş nurlu
bir zincir gibidir. Onun güzel ahlâkı, o nuru arayanların önüne nur serper.
Onun hidayeti doğru yolu arayanlara bir kılavuz olur. Onun takdim ettiği
şifalı su, ıssız ve kavurucu gaflet çöllerinde bocalayan şaşkın ruhlara bir
âb-ı hayât yerine geçer. Ondan gelen ışık huzmeleri isyan ve günah
bataklığında çırpınan zavallı insanların kurtuluşa ermelerine ve sahile
çıkmalarına yardımcı olacak bir deniz feneri hükmüne geçer.

 

MEHMET PAKSU

Peygamberimiz (sav)’in zorluklar karşısındaki güzel tavrı


Hz. Muhammed (sav), peygamberliği boyunca türlü zorluklarla karşılaşmıştır. Kavminden inkar edenler ve müşrikler ona karşı son derece incitici sözler söylemişler, hatta büyücü veya delidir demişler, bazıları da Peygamberimiz (sav)’i öldürmek dahi istemiş ve bunun için planlar kurmuştur. Buna rağmen, Peygamberimiz (sav) her kültürden ve karakterden insanı eğitmeye, onlara Kuran’ı, dolayısıyla güzel ahlakı, güzel tavrı öğretmeye çalışmıştır.

Kuran ayetlerinde bildirildiği gibi, bazı kişiler en temel görgü kurallarından dahi habersiz olduğu için Peygamberimiz (sav) gibi ince düşünceli, üstün ahlaklı bir insana sıkıntı verebileceklerini düşünmemişlerdir. Peygamberimiz (sav) ise tüm bunlara karşı büyük bir sabır göstermiş, her durumda Allah’a yönelerek Allah’ın yardımını istemiş ve müminlere de sabrı ve tevekkülü tavsiye etmiştir.

Allah, Kuran’da Peygamber Efendimize birçok ayeti ile, inkar edenlerin söylediklerine karşı sabırlı olmasını şöyle tavsiye etmektedir:

Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et. (Kaf Suresi, 39)

Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir. (Yunus Suresi, 65)

Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. (Hicr Suresi, 97)

Şimdi onların: “Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?” demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah herşeye vekildir. (Hud Suresi, 12)

Peygamberimiz (sav)‘in nelere sabır göstererek üstün bir ahlak sergilediğini düşünen müminlerin karşılaştıkları olaylarda kendilerine onu örnek almaları gerekir. Nefislerine ters düşen en küçük bir olayda ümitsizliğe kapılanlar, en küçük bir itirazda tahammülsüzlük gösterenler, Allah’ın dinini anlatmaktan vazgeçenler ya da yaptıkları ticarette başarısız olunca mutsuz olanlar, bu tavırlarının Allah’ın Kitabı’na ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetine uygun olmadığını bilmelidirler. İman edenler, her olayda sabır gösterip, Allah’ı vekil tutup O’na hamd ederek, Peygamberimiz (sav) gibi üstün bir ahlak göstermeli ve Rabbimizin rızasını, rahmetini ve cennetini ummalıdırlar.

 

Kendilerine hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan ve Rablerinden bağışlanma dilemelerinden alıkoyan şey, ancak evvelkilerin sünnetinin kendilerine de gelmesi veya azabın onları karşılarcasına gelmesi(ni beklemeleri)dir.
(Kehf Suresi, 55)

 

 

hz.muhammed.net

 

Peygamber sevgisi, kişiliğe ve davranışlara yansımalı


Dr. Casim Avcı, gerçek peygamber sevgisinin gönülde ve dilde kalmayarak insanın kişiliğine, davranışlarına yansıyan bir sevgi olduğunu söyledi. Peygamber Efendimiz’i (sas) sevmek için öncelikle tanımak gerektiğini dile getiren Avcı, Allah Resulü’nü seven kişinin O’nun sünnetine ittiba edeceğini ifade etti.- Allah (cc)’tan sonra sevgiye en layık olan Peygamberimiz (sas)’dir. Allah’ı sevmek, Resulullah’ı sevmektir. Allah Resulü’ne itaat, Allah’a itaattir. Birçok kişi ‘Peygamberimizi, çok seviyorum’ der ancak bu sevgi dilde kalır, hayata yansımaz. İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM)’nden İslam Tarihi ve Medeniyeti Uzmanı Dr. Casim Avcı, gerçek peygamber sevgisinin gönülden gelen; gönülde ve dilde kalmayarak insanın kişiliğine, davranışlarına yansıyan bir sevgi olduğunu söylüyor. Avcı, “Sizden biriniz beni; anne-babası, çocukları ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe gerçek iman etmiş olamaz.” hadisini hatırlatıyor.Sadece dille ‘Peygamberimizi, çok seviyorum’ demenin yeterli olmadığını söyleyen Avcı, sevginin her şeyden önce gönülde olması, gönülden gelmesi gerektiğini belirtiyor. Avcı, “Kalbiyle inanmayan bir insanın dille ‘inanıyorum’ demesi, dinde bir mana ifade etmediği gibi dildeki Peygamber sevgisinin de bir anlamı yoktur. Sevgi bir bütündür; gönül, dil ve fiilde var olandır, kendisini gösterendir. Zaten varsa kendisini gösterir, görünür ve fark edilir. Sahabelerin hayatlarına baktığımızda bu sevgi bütününü görebiliriz. Peygamber sevgisi onların hal ve hareketlerine, yüzlerine yansıyordu. Ebu Eyyub el Ensari, Peygamber sevgisi olmasaydı; ilerlemiş yaşına rağmen o günün şartlarında kilometrelerce yol kat edip İstanbul’a gelmezdi.” şeklinde konuşuyor.Allah ve Resulullah sevgisinden mahrum bir kalbin harabe olmuş bir binaya benzediğini belirten Avcı, bir Müslüman için de bundan daha büyük bir mahrumiyet olamayacağını ifade ediyor. Peygamber sevgisinin hal ve hareketlere yansıtılarak gösterilebileceğini söyleyen Avcı, bunun da ancak Efendimiz’i tanımak, hayatını ve sünnetini bilmekle mümkün olabileceğini dile getiriyor. Avcı “O’nu ne kadar tanırsak o kadar severiz. Tersi de doğrudur. Ne kadar seviyorsak o kadar tanımaya ve örnek almaya çalışırız.” diyor.Avcı’ya göre, ‘Peygamber Efendimiz (sas) yaptı, tavsiye etti ve bu davranışımdan memnun kalır’ diyerek sünneti uygulamak sevginin göstergesidir. Bir yetimin başını okşamak, yaşlılara ve engellilere yardımcı olmak, çocukları sevmek, onlarla şakalaşmak, ailede huzursuzluğa yol açacak her türlü davranıştan uzak durmak, aile saadeti için çalışmak gibi davranışlar buna örnektir. Böyle güzel duygu ve niyetlerle hareket eden bir Müslüman, Allah’ın rıza ve sevgisine, Resulullah’ın şefaatine nail olur.Seven bir mümin ne yapar?Sünnet-i seniyyeye ittiba ederek, Allah Resulü’nün hayat tarzını hayatına uygulamaya çalışır.Peygamberimiz’e her fırsatta salât ve selamda bulunur.Resulullah’ın sevdiklerini ve O’nu sevenleri de sever.O’nun (sas) güzel ahlakıyla ahlaklanır, bütün kötü ahlak ve davranışlarından sakınır.İyiliği emreder ve insanları da kötülükten sakındırmak için elinden geleni yapar.İslam’ı hayatının her anına yansıtır ve bu güzellikleri başkaları da öğrensin diye çaba gösterir.

ZEYNEP KAÇMAZ

ZAMAN

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 73 takipçiye katılın