Fazla baskı çocuğu pısırıklaştırır


Gevşek tutum nasıl zararlıysa aşırı baskıcı tutum da bir o kadar olumsuz sonuçlar doğurur. Çocuklarına karşı baskıcı ve otoriter tutum sergileyen anne-babalar bir şekilde çocuğun kişiliğini hiçe saymış olurlar. Bu tarz davranış modelinde anne-baba, çocuğu kendi dünyalarında yaşattıkları ideal kalıplara sokma niyetinde bulunduğundan davranışlarını sıkı bir kontrol altına alırlar. Onun her türlü davranışına müdahale edilir, sık sık eleştirilir, kendi duygu ve düşüncelerine değer verilmez. Ne de olsa anne ve baba her şeyin en iyisine onun adına karar vermişlerdir. Böyle yaklaşım karşısında çocuk ilk etapta dirense de zamanla boyun eğme eğilimindedir. Duygularına ve isteklerine önem verilmediğini görünce, bunları içinde tutup duygu ve düşüncelerini bastırabilir.

ELEŞTİRMEK YERİNE BİLGİ VERİN

Anne ve babanın çocuğu sürekli eleştiriyor olması onu çekingen yapar. Çocuk, attığı her adımda yanlış yapma korkusuna bürünür. Hassas, kırılgan, hastalıklı kişilik yapısına yatkın hale gelir. Aşağılık duygusu üst seviyede, kendine güveni az, pasif, zorluklar karşısında teslimiyetçi ve kendini ifade etmede zorlanan bir yapıya sahip olabilir.Çocuk, odasının ışığını açık unuttuğunda, “Sana kaç defa söyledim, ışığı açık bırakma diye” şeklinde azarlamaktansa, “Ayşe, odanın ışığı açık kalmış” şeklinde bilgi verebilir, her türlü olumlu ve güzel uyarılara rağmen kapatmayı unutuyorsa odasının çıkışına, “Lütfen ışığı kapatmayı unutma!” gibi bir not yapıştırabilirsiniz. Ayrıca ‘sen’ dili yerine ‘ben’ dilini kullanarak, “Işığın açık kalması beni çok üzüyor” gibi ifadelerle davranışının sizdeki yansımasını dile getirebilirsiniz.

Çocuğu olumlu yönlendirmelerle eğitmenin yollarını aramalısınız.Çocuğunuza davranış modelinizde baskı ve otorite hakimse onun başkaları tarafından kolayca kandırılabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Zira, anne-babası tarafından sürekli cezalandırılan, suçlanan ve her davranışına müdahale edilen çocuklar, kendisine ait kişilik özelliği geliştiremiyor. Zamanla kim, nereye çekse o yana yöneliyor. Saldırgan ebeveyn tutumu karşısında çocuk korkutulmuş, sindirilmiş ya da isyankâr bir kişilik modeline bürünebiliyor.

Küçük notlar

* Anne ile baba öyle bir duruşa sahip olmalı ki çocuk, her an onları yanında hissetsin, hem de ebeveynini hiç görmeyerek kendini özgür hissedebilsin.

* Çocukların korkak olmaması için, onlara sihirden, büyüden, peri masallarından, Kaf Dağı’nın ardındaki devden, kötü kalpli cadıdan bahsetmeyelim.

* Çocuğumuzun inatçılık yapmamasını istiyorsak onun her isteğini yerine getirmeyelim. Zamanla her isteğini almaya alışabilir ve istekleri yerine gelmediğinde inatlaşabilir. Yalnızca haklı isteklerini reddetmeyelim.

NESLİHAN BEYHAN

‘Evde fazlalığım’ düşüncesi yanlış evliliklere sebep oluyor


Her anne-baba, evladının mutlu bir yuva kurmasını, mürüvvetini görmek ister. Kız veya erkeğin evlenme yaşı gelmiş ise ‘bir gelin/ damat bulamadık, gözümüz açıkken seni gelinlik/damatlık içinde göremedik, bir torun sevemedik’ gibi şaka yollu konuşmalar yapmaya başlar.
 

Ancak bazı aileler evlilik konusunda çok fazla ısrarcı olabiliyor hatta baskı kurabiliyor. Bu zorlama ve baskı nedeniyle özellikle de kızlar ‘evde fazlalığım’ düşüncesine kapılıp yanlış evlilikler yapabiliyor. İstenmeyen evliliklerin ileride boşanmalara sebep olduğunu söyleyen uzmanlar, evliliğin uygun bir dille izah edilmesi konusunda aileleri uyarıyor.

Yıldırım ailesi, 22 yaşındaki kızları Elif’in bir an önce evlenmesini, çoluk çocuğa karışmasını ister. Aile “Komşunun kızı evlendi, sen de böyle bekâr kal. Bak Ahmet Beylerin kızı evlenmedi evlenmedi şimdi 30 yaşında bir başına evde oturuyor.” gibi sözler söyler. Her fırsatta evlilikten söz açılır, evlilik için ısrar edilir. Henüz evlenmek istemeyen Elif, kendisinin evde fazlalık olarak görüldüğünü düşünerek evlenmeye karar verir. İstemeyerek yaptığı bu evlilikten memnun olmayan Elif, bir taraftan eşiyle anlaşmazlıklar yaşarken bir taraftan da bu evlilik yüzünden ailesini suçluyor.

Evlilik, sevgi diliyle anlatılmalı

Uzman Psikolog Fazilet Seyidoğlu, ailelerin evlilik konusunda baskı yapmamaları gerektiğini belirterek şu uyarıda bulunuyor: “Aile ısrarcı ve baskıcı olmamalı, dengeyi iyi kurmalı. Gençler ‘yeter ki dilinizden kurtulayım’ diyerek yanlış eş seçimi ve evlilikler gerçekleşebiliyor. Bu da ileride boşanmalara yol açıyor.” Seyidoğlu, ebeveynin evliliği düşünme ve sağlıklı kararlar almada çocuklarına yardımcı olmaları gerektiğini ifade ediyor. Seyidoğlu, ailelerin de çocuklarına karşı anlayışlı olması gerektiğini belirterek, “Aile, gence sevgiyle yaklaşmalı, ‘biz seni seviyoruz, ama senin de bir aile kurmanı istiyoruz. Her zaman senin yanındayız’ gibi ifadeler kullanmalı.” diyor. Uzman psikiyatr Dr. Gülcan Özer de genç kızların zaman ve hayatı planladıktan sonra evlenmeleri gerektiğini dile getiriyor.

 

ZEYNEP KAÇMAZ

ZAMAN

Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatalım?


Allah’ı korkulan, yasakçı bir üslupla anlatan; ayıp, yasak, günah üslubu kullanan ebeveynler, çocuklarını Allah’tan soğutur. Allah anlatılırken sevgi veren, yaratan, koruyan vs. vasıfları öğretilmeli. Çocuğa anlatacağınız şeyleri yaşamak ve göstermek en güzel eğitimdir. Çocuğun sorularına da yaşına uygun ve basit cevaplar vermeyi unutmayın.
 

Çocuklar 3 temel duygu ihtiyacıyla doğarlar. Bunlar bağlanma, güven ve sevgidir. Bu temel duygular karşılandığı zaman çocukta sağlıklı yapı gelişir. Bu duygulardan önce korku ile tanışan çocukta kaygılı yapı oluşur. Allah bilinci verilirken Allah’ı korkulacak ve cezalandıran bir otorite olarak değil de yaratan, yaşatan, seven, koruyan, gözeten, sahip olduğumuz her şeyi bize veren güçlü bir zat olarak tanıtmalıyız çocuğumuza. Nasıl ki çocuğun annesini, babasını ve hayatı güzel duygularla tanıması önemliyse Allah’ı aynı duygularla tanıması da bir o kadar önemlidir.

Çocuğa Allah anlatılırken anne babanın sevgi dolu, anlayışlı, yapıcı ve pozitif yaklaşım sergilemesi gerekmektedir. Zira insan fıtratı gereği sevgiye ve sevdiğinden gelen her şeye yakınlaşır. Korkudan ve korktuğu kimseden gelenlerden sakınır, uzaklaşır.

Çocuğa Allah’ı korkulan, kural koyan ve yasaklayan olarak tanıtmamalı ve ayıp, yasak, günah üslubu kullanılmamalıdır. Bu yaklaşımlar çocuğu direkt olarak Allah’tan soğutan ya da korktuğundan dolayı boyun eğen, fakat bununla birlikte çocukta anksiyeteli yapı oluşmasına zemin hazırlayan yaklaşımlardır. Hatta anne babasından korkarak ve onların kurallarına uymak zorunda kalarak büyüyen çocukların zamanla ebeveynlerine ve kurallara baş kaldırdığı ya da ebeveyninin yanında kurallara uyduğunu fakat onların olmadığı ortamlarda sınırları zorlayacak kadar istediklerini yaptıklarına dair örnekleri çevremizde görmekteyiz.

Bir danışanım çocuğunun Allah’a küfrettiği ve onu hiç sevmediği şikayetiyle gelmişti. Aile önceden çocuklarının böyle olmadığını, bu durumun zamanla oluştuğunu ve ne yaparlarsa yapsınlar çocuklarının bu tepkisel tutumunu değiştiremediklerinden yakınıyorlardı. Yaptığım değerlendirme sonucuna göre çocukları el bebek gül bebek yetişmiş, 4 yaşına gelince kardeşi olmuş, onu çok kıskanarak kardeşine zarar vermeye başlamış olduğunu öğrendim. Çocuğun “Nerden geldi bu çocuk?” sorusuna ailesi her seferinde Allah verdi, diye cevaplıyor. Çocuk kardeşine zarar verdiği her anda anne babası “Allah kızar, seni sevmez.” yanıtı veriyordu. Çocuğun kardeşine zarar vermesi sonlanıyor diye aile bunu çok kullanıyordu. Çocuk, saltanatını sarsan kardeşini onlara veren ve kardeşine zarar verince kendini cezalandıracağına inandığı zattan zamanla nefret etmeye ve uzaklaşmaya başlamıştı. Belki de bir ömür Allah’ı hakkıyla tanıyamayacaktı.

Çocuğu yetiştirirken gelişim basamaklarını ve çocuk psikolojisini bilmek çok önemlidir. Bazen doğru olan şeylerin yanlış yolla yanlış şekilde öğretildiğine şahit olabiliyoruz.

Çocukta merak duygusu 3 yaştan itibaren başlar. Çocuğun hayatı ve kendini anlamlandırmaya dair sorduğu soruları yaşına uygun bir şekilde cevaplamak çok önemlidir. Çocukta vicdan gelişimi ise 6 yaştan itibaren başlar. 6 yaş öncesinde kurallar ve yasaklar minimal bir dozda öğretilmelidir.

Ne yapabilirsiniz?

6 yaştan itibaren yapılması gerekenler:

Doğru-yanlış, iyi-kötü, cennet-cehennem, sevap-günah kavramları doğru üslupla anlatılmalı.

Allah korkusu tedrici olarak öğretilmelidir.

Çocuklar her yaşta rol modele ihtiyaç duyarlar. Model alacakları kahramanları ve idolleri taklit ederler. Peygamberlerin, sahabelerin hayatlarına dair dini kitapların alınması ve okumalarının teşvik edilmesi faydalı olur.

Küçük, basit dualar ezberletilebilir ve her ezberlediği dua için bir ödül verilebilir.

Tabiat, hayvanlar, çiçekler, bedenimiz, gökyüzü, su vs. tanıtılmalı, üzerine tartışılmalı ve bunların hepsini Allah’ın bize verdiği anlatılmalı, bizden şükür istediği söylenmeli.

Bayram günleri, kandil geceleri kutlanmalı, dini içerikli hediyeler verilmeli, onun da başkalarına vermesi teşvik edilmeli.

Başkalarına iyilik yapılması teşvik edilmeli ve Allah’ın bunun için bizi mükafatlandıracağı söylenmeli.

“Allah nerede?” diye soran çocuğunuza şu cevabı verebilirsiniz: O bizi her nerde olursak olalım, seviyor ve koruyor. (6 yaştan küçük çocuklar için) Allah’ın belli bir mekanı yoktur. Her yerdedir. O bizim duyu organlarımızla algılayabileceğimiz bir halde değildir. Asıl olan Allah’ın sevgisinin kalbimizde olmasıdır. (6 yaştan büyük çocuklar için)

Çocukların en bariz özelliği taklitçiliktir. Çocuklar anne babalarını taklit ederek birey olmayı öğrenirler. Anne babalar çocuklarının nasıl olmasını istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar.

Basit masal ve dini hikayeler anlatılarak Allah sevgisi ve koruyuculuğu öğretilebilir.

 

Ayşe Özden Psikolog

ZAMAN

 

İbadetleri, çocuğunuza bahane olarak sunmayın


Oyun oynamak isteyen çocuğa ‘şimdi namaz kılacağım’, TV’de en çok sevdiği çizgi filme odaklanan oğluna aldırmadan ‘şimdi hatim takip edeceğim’ diyen anne-babalar, farkında olmadan çocuklarındaki dinî duygulara zarar verir. Bu tür davranışlar çocukların dinden soğumasını sağlar. İbadetleriniz çocuğunuzla aranıza girmesin.
 

Ayşe 8 yaşındaydı. Sürekli annesiyle birlikte olmayı gözlüyordu. Annesi ise ibadetlerine çok düşkündü. Vakti girdi mi namazını kılar, her fırsatta Kur’an okur, tesbih çekerdi.

Ayşe ne zaman annesini yanına çağırsa, onunla birlikte olmak istese annesi, “Şimdi namaz kılacağım, Kur’an okuyacağım” diye cevap verirdi. Yine bir gün annesiyle birlikte parka çıkmak istemişti. Annesi de yine aynı cevabı vermişti: “Namaz kılmam lazım yarın çıkalım.” O da “Öff be! Sen de hep namaz kılıyorsun. Bu namazı hiç sevmiyorum!” diye ağlayarak odadan çıkmıştı. Benzer bir durum 5 yaşındaki Mehmet’lerin evinde de yaşanıyordu. Annesi ve oğlunun en çok sevdiği programlar televizyonda çakışıyordu. Anne hatim programını, oğlu da o saatteki en çok sevdiği çizgi filmi izlemek istiyordu. Anne “Hatimimi bitirmem gerekiyor.” diye çocuğunun ısrarla çizgi filmini izlemesine izin vermiyordu. Mehmet de hep ağlıyordu. Mehmet 6 yaşına geldiğinde kendisine Kur’an öğretmek isteyen ablasına “Ben Kur’an’ı hiç sevmiyorum, öğrenmek de istemiyorum!” demişti. Zeynep 12 yaşındaydı. Annesi ile birlikte arabada giderken en sevdiği müzik kanalını açmak istiyordu. Annesinin istekleriyle ters düşüyordu. Anne ilahi, Kur’an dinlemek istiyordu. Bir gün yengesinin arabasında Zeynep, “Oh be! Annem yok! İlahi ve Kur’an da yok, istediğim kanalı dinleyebilirim!” demişti. Yengesi şaşkındı…

Önce nasıl sevdireceğinizi düşünün

Dinî konularda çocukla inatlaşmak, zorlamak, örnek olma adına olsa da, ne kadar doğru olduğuna inansanız da çözüm değildir. Aileler uzlaşmacı bir yol sergilemeli, çocuğu cezalandırır konuma düşmemeli, onları zorlamamalıdır. Anne-baba öncelikle nasıl sevdirebilirim diye düşünmeli, çocuklarıyla konuşmalı, anlatmalı, yaşına ve bireyselliğine uygun çözüm yolları üretmeli, orta yolu ve dengeyi sağlamalıdır. Çocuklarıyla sevgi bağı güçlü olan ebeveynler, muhakkak çocuklarına önce örnek olacak, sonra da onlara sevdirerek, dinî vecibelerini yerine getirmelerine yardımcı olacaklardır. İbadet saatlerimiz asla çocuklarımızla aramıza girmemeli, hatta onların da gözlediği bir paylaşım saati olmalıdır!

Üç annemiz de bir yerlerde hata yapıyorlardı. Birinci annemiz çocuğuna hiç vakit ayırmıyordu. O hep evdeydi ama nitelikli ve kaliteli zamanı yoktu çocuğu için. Çocuk da sevildiğini hissedemiyordu. Annesiyle arasına giren ve bahane olarak sürülen bu namazı kendisi de sevmemeye ve öfke duymaya başlamıştı. Çünkü sonrasında da annesi sözünde durmuyor, onunla oynamıyor veya parka götürmüyordu. Çözüm nasıl olabilirdi? Namaz kılarken anne onun yanında olmasına izin verebilir veya birlikte kılmayı teşvik edebilir, ödül olarak da parka çıkabilir veya oyun oynayabilirlerdi.

İkinci annemiz ise hatimini bitirmeyi istemekte çok haklıydı ama çocuğuyla inatlaşmamalı ve onunla konuşarak uzlaşmalı, anlaşmalıydı. Bu, bir gün oğlunun çok sevdiği çizgi filmi birlikte izlemek ve bu çizgi film üzerine onunla birlikte yorumlar yapmak, diğer gün de oğlu ile birlikte hatim programını izlemek, ona da takke takmak, yanına oturtmak ve onun parmağıyla birlikte Kur’an’ı takip ettirmek olabilirdi. 12 yaşındaki ergen kızımızı da annemiz anlamalı, zorlamamalıydı. Yolda giderken kızının istediği müzik kanalını, dönerken de ilahi dinleyerek onunla uzlaşabilir, anlaşabilirdi.

 

fazilet seyidoğlu psikolog

ZAMAN

Çocuklarımıza Allah’ı nasıl anlatalım?


Allah’ı bilmek, tanımak, kalp ile tasdik, dil ile ikrar, İslam akidesinde, bir kişinin mümin olmasının ilk ve vazgeçilmez şartıdır. Ne var ki, insanların, ancak beş duyu organıyla algılayabildikleri varlıklar hakkında bilgi sahibi olabilmeleri ve bu özelliğin çocuklar için de geçerli olması, mücerret bir kavram olan Allah’a iman öğretiminde bir zorluğa sebebiyet vermektedir. Ancak bu zorluğa rağmen, iman öğretiminin ihmal edilemeyeceği de bir gerçektir.

Pedagog Rousseau’nun bu konudaki görüşü dikkate şayandır ve o şöyle der: “Bize, doğru olmamızı, birbirimizi sevmemizi, daima iyi ve merhametli davranmamızı, herkese, akrabamıza ve düşmanlarımıza bile vaatlerimizi tutmamızı emreden, insan mukadderatına hükmeden bir Hakim-i Mutlak bulunduğunu çocukların bilmesi icap eder.” (1)

Her şeyin bir yaratıcısı ve idare edicisi olduğuna inanmanın, çocukların psikolojik yapılarına da uygun olduğunu söyleyebiliriz. Her şeyden önce, çocuk, düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanmaktadır. Buna sadece dilin kabul edip inanışı değil, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışı gözüyle bakılmaktadır.

Doğru ve anlaşılır bilgiler verilmeli
Çocukların kolay inandıkları, kendilerine anlatılanları olduğu gibi kabul ettikleri bilinmektedir. Büyüklere sorduğu sorular, onun öğrenme merakını ve olumlu yaklaşımını gösterir. Anlatılanları dinlemeye ve kabul etmeye hazır olduğundan, ona doğru ve anlaşılır bilgiler vermek gerekir. Allah’ın yüceliği, çocuğun sevdiği her şeyi O’nun yarattığı, iyiliklerin ve güzelliklerin sahibi olduğu anlatılarak iman öğretimine başlanabilir. Çocuğun, bebekliğinden itibaren duymuş olduğu “Hû hû hû Allah / Sen uykular ver Allah” şeklindeki ninniler, “Allah kazadan beladan esirgesin”, “Allah uzun ömürler versin”, “Allah yardımcın olsun”, “Allah korusun” gibi dualar, çocuğun merak ettiği Allah hakkında sorular sormasına zemin hazırlamaktadır. İşte, bu soru sorma çağında çocuklara Allah anlatılırken birtakım hususlara dikkat edilmelidir.

Allah sevgisi esas olmalıdır
Çocuklara her zaman ve her hususta sevgi ile davranılması İslamî prensiplerden biridir. Kur’an-ı Kerim’de baba-oğul ilişkisini içeren ayetlere bakıldığında, her defasında, babanın oğula hitap tarzının, “Yavrucuğum, Oğulcuğum” şeklinde olduğu görülecektir (2). Aynı özellik hadislerde de göze çarpmakta ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.), çocuklara karşı, “Yavrucuğum” şeklinde sevgi ve şefkat ifadesiyle hitap ettiği görülmektedir (3). İslam eğitimcilerinden İmam Gazalî, Feridüddin Attar ve Keykavus da, çocuklara yönelik yazmış oldukları müstakil eserlerde, nasihatlerine, “Ey sevgili ve aziz oğlum, Yavrum, Oğlum, Ciğerparem, Ey aziz can, Biricik yavrum, Ey sevgili evladım” gibi sevgi ve şefkat yüklü ifadelerle başlamışlardır. (4) Yıllar sonra Rousseau’da da aynı hitap şeklini görmekteyiz. “Emil” adlı eserinde o da, “Azizim Emil, Sevgili Emil, Sevgili çocuğum Emil” gibi ifadeler kullanmaktadır. Bütün bu örnekler çocuğa sevgiyle hitap etmenin, önce ona sevgiyle yaklaşarak gönlünü kazanmanın gereğine işaret etmektedir. (5)

Allah sevgisi mi, Allah korkusu mu?
İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas duygu görülecektir: Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bu duygular aynı zamanda ibadete yönelten faktörlerdir. Ancak bizim için söz konusu olan, henüz ibadet ile mükellef olmayan çocukta bu iki duygunun nasıl etki bıraktıklarıdır. Yerli-yersiz yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. (6)
Bu nedenle, denilebilir ki, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken bu faaliyette Allah sevgisi esas olmalıdır. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayan küçük yaştaki çocukların, hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, “Allah korkusu” şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmesi yanlış bir tutumdur. Daha önemlisi, çocuğun ilk eğitimcisi olan anne babaların, çocuğun herhangi bir hatalı hareketini gördüklerinde “Allah seni taş yapar“, “Gözünü kör eder“, “Cehennemde yakar” vb. ifadelerle vazgeçirmeye çalışmaları, çocuğun ruh sağlığı ve gelecek hayatı için son derece zararlıdır.
Her şeyden önce, çocuğa Allah Teala’yı sadece “cezalandıran, azap veren biri” olarak tanıtmak, İslam akidesine ve eğitim ilkelerine ters düşmektedir. Çünkü, Allah Teala’nın, “Celal” (zalimleri kahreden, kötüleri cezalandıran) sıfatları yanında, pekçok “Cemal” (kullarını seven, koruyan) sıfatları da vardır. Gerçekte kullarını çok seven ve “sayılamayacak” kadar nimetler veren Allah Teala’yı, çocuğun henüz işlenmemiş, temiz ve saf zihninde, “kızan, azap veren, cezalandıran” biri olarak şekillendirmenin hiçbir doğru tarafı yoktur. Şurası unutulmamalıdır ki, çocuk ruhunu Allah korkusuyla disipline etmek, belki -bir müddet için- mümkündür; ama bu, kalıcı olmadığı gibi, birtakım zararlı sonuçlar da doğuracaktır. Oysa, çocukların disipline edilmesinde başvurulacak en tutarlı ve sağlıklı metot Allah sevgisine dayalı bir öğretimdir.

Sevgi ve bağlanma
Öte yandan, insandaki duyguları ve bunların nasıl geliştiğini inceleyen Psikanaliz de insanda en temel duygunun sevgi ve bağlanma duygusu olduğunu ileri sürmektedir. Gerçekte iman, ümit ve korku duygularını bir arada ihtiva eden bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim’de, müminlerin vasıfları anlatılırken, onların hem Allah’ın rahmetini ümit ettiklerinden hem de azabından korktuklarından bahsedilmektedir. (7) Nitekim iman duygusu, sevgi ve korkudan kaynaklanarak, sonradan ümit, bağlanma ve hayranlık duygularına dönüşmektedir. Duygusal gelişmenin, zihinsel gelişmeden önce olduğunu tespit eden psikologlar, her şeyden önce, çocuğun kalbini kazanarak ondaki güven, ümit ve bağlanma duygularını geliştirmenin gerekli olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu nedenle, özellikle 3-8 yaşları arasında verilecek din eğitiminde, Allah’a iman öğretimi söz konusu olduğunda çocuklara Allah sevgisine dayalı bir öğretim metodu tercih edilmeli, Allah korkusu, ancak vicdan gelişiminin başladığı 8-10 yaşlarından sonra bahse konu olmalıdır.
Öte yandan, lise öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada da gerek öğretmenler, gerekse öğrencilerin, çocukluk yıllarında ailede gerçekleştirilen din eğitimi-öğretiminde, Allah korkusundan ziyade, Allah sevgisinin esas olması gerektiği hususunda görüş birliği içinde oldukları tespit edilmiştir. (8) İki örnek aktarmak istiyoruz.
Bir din görevlisi, 3-4 yaşındaki kızına, bir kandil gecesinde dinî konularda bilgi vermek ister. En çok her şeyi yaratan Allah’ı, sonra da bize iyi ve güzel davranış şekillerini öğreten Peygamberimiz’i sevmemiz gerektiğini söyleyince, çocuk:
- Ben Peygamber’i Allah’tan daha çok seviyorum, der. Babası şaşkınlıkla sebebini sorunca,
- Annem bana, “Allah yalan söyleyeni cehennemde yakar” dedi. Allah’ın cehennemi varmış, Peygamber’in cehennemi olmadığı için ben onu daha çok seviyorum,  cevabını verir.

***

Altı yaşlarında bir oğlan çocuğu, yaramazlık yaptığı zaman mütemadiyen, “Allah seni sevmez, cehennemde yakar” telkinleriyle vazgeçirilmeye çalışılmaktadır. Bir sabah kahvaltısında çocuk birden bire, “Baba, bizim köyde de Allah var mı?” diye sorar.
Çocuğun bu sorusunu merak eden babası “Oğlum Allah her yerde vardır; ama niçin soruyorsun?” deyince çocuk:
“Eğer bizim köyde Allah yoksa, oraya gidecektim de…” cevabını verir.

Tedricilik esasına uyulmalıdır
Allah’a iman öğretiminde uyulması gereken esaslardan biri de tedriciliktir. Eğitim-öğretimde kolaydan zora doğru, azar azar, derece derece ilerlemenin önemi tartışılmaz. Bu metodun Kur’an ve Sünnet’te de yeterli derecede örnekleri vardır. Bu itibarla, Allah hakkında sorular sormaya başladığı devreden itibaren kısa ve doğru bilgiler, çocuğun anlayabileceği cümlelerle verilmelidir. Bunu yaparken, ona soru sorma imkânı da tanınmalıdır. Verilecek cevapların sade, sıkıntısız, laubalilikten uzak, ciddi, kısa ve tereddüde meydan vermeyecek şekilde olmasına dikkat edilmelidir. (9)
“Herkese derecesine göre davranılmasını” (10) emreden Hz. Peygamber, ayrıca, “İnsanlara anlayabilecekleri seviyede konuşunuz” (11) tavsiyesinde bulunmaktadır. Öte yandan, her hususta prensip olarak kabul edilebilecek, “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” (12) hadisinin de, iman esaslarının öğretiminde göz önünde tutulması gerekir.
Allah’a iman öğretiminde tedricilik prensibine örnek olması bakımından Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’nin bir hatırasını nakledebiliriz. Ünlü mutasavvıf şöyle anlatır:
“Henüz  üç  yaşlarında idim. Gece kalkıp, dayım Muhammed b. Sivar’ın namaz kılışını seyrederdim. Bir gün dönüp bana şöyle dedi:
- Seni yaratan Allah’ı hiç anmaz mısın? Ben de:
- Nasıl anayım, dedim. Bunun üzerine dayım:
- Gece yattığın zaman, dilini hareket ettirmeden kalbinle üç defa ’Allah şahidimdir, benimle beraberdir ve beni görüyor, de!’ dedi. Ben de bu güzel söze bir kaç gece devam ettim, sonra durumu dayıma bildirdiğimde bana:
- Onu her gece yedi defa söyle” diye tavsiyede bulundu. Dediği şekilde bir süre daha devam ettikten sonra durumu kendisine bildirince, bu defa,
- Onu, her gece on defa söylemeye devam et, dedi. Devam ettim. Bu sözün tatlılığını kalbimde hissetmeye başladım. Bir yıl geçtikten sonra dayım bana:
- Sana öğrettiğim o sözü hafızanda tut ve kabre girinceye kadar devam et; şüphen olmasın ki, o sana, dünyada da, ahirette de fayda verir dedi. Ben de yıllarca devam ettim. Bu defa onun tatlılığını iç âlemimde iyice hissetmeye başladım. Sonra, bir gün dayım:
- Ey Sehl! Allah’ın beraber olduğu, şahidi bulunduğu ve nazar ettiği bir kimseye, hiç günah işlemek yakışır mı, dedi.”(13)

Dil gelişimine paralel eğitim
Kolaydan zor olana doğru bir yol izleyeceğimize göre, dil gelişimine paralel olarak, öncelikle çocuğa “Allah” kelimesi, İslam’ın tevhit inancını içeren “Kelime-i Tevhit” ve “Kelime-i Şehadet”i, bunun yanında “İslam’ın Şartları” ile “iman edilmesi gereken” hususları belirleyen “Amentü” metnini ezberletmekle, iman esasları öğretimine başlanabilir.
Konuşmaya başladıktan itibaren, kendilerine öğretilen kelimeleri ezberlemede çocuklar için herhangi bir zorluk yoktur. Onlar yakınlarının ilgisini çekmek için bol bol konuştukları bu devrede, dinî nitelikli kelime ve cümleleri, duaları, zevkle tekrarlayıp duracaklardır. Nitekim günümüzde Anadolu’da halen devam etmekte olan “soru-cevaplı öğretim”in faydalı olduğunu pek çok yetişkin ifade etmektedir, (15) Öte yandan, Hz. Peygamber’in konuşmaya başlayan çocuklara, birtakım dinî nitelikli cümleler ve ayetler ezberlettiğine dair rivayetler de (16) göz önüne alındığında, çocuğun dil gelişimiyle birlikte konuşmaya başladığı çağdan itibaren dinî eğitimin de gündeme gelebileceği, Allah’a iman hususunda çeşitli telkinlerin de bu dönemden itibaren başlatılabileceği sonucuna ulaşılabilir.
Bu bağlamda, Hz. Peygamber’in, fıtratla ilgili hadislerinden birinde “…Çocuğun bu (fıtrat) hali konuşma çağına kadar devam eder. Sonra artık ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusileştirir” (17) ifadesini zikretmemiz, dil gelişimiyle birlikte, din eğitiminin de başlatılmasının önemini ortaya koyacaktır. Nitekim 3-4 yaşları, hem Hz. Peygamber’in sünnetine, hem de pedagojik realiteye uygundur. (18)

Ben-merkezcilik özelliğinden faydalanma
Önce ben-merkezcilik (egosantrizm) kavramını kısaca açıklamak icap etmektedir. İlgili kaynaklarda egosantrizm, “Çocuğun çevresini keşfettiği, bu çevrenin, kendisi için yaratıldığı inancını taşıdığı ve başka kimselere aldırış etmediği bir dönem” olarak nitelendirilmektedir. Yine egosantrizmin, genellikle 2-6 yaşlarındaki çocuk üzerinde etkili olduğu ve bu dönemde çocuğun kendisi ile kendi dışında olanları ayıramadığı, ifade edilmektedir. Egosantrizm dönemindeki çocuk, dünyayı yalnız kendi bakımından görmektedir. (19) Ona göre, çevresindeki her şey, sadece “onun için” vardır. Bundan dolayı çocuk, konuşmalarında hep kendisinden bahseder, oyuncaklarıyla başkasının oynamasına izin vermez. Anne babasının, yalnız kendisiyle ilgilenmesini bekler ve bu yüzden, yeni doğan kardeşini kıskanır, onu istemez.
Yine bu duygunun tesiriyle çocuk her şeyin ona hizmet için yaratıldığına ve her şeyin bir gayesi olduğuna inanır. İşte, bu duygularla yüklü çocuğa, etrafında gördüğü tüm varlıkların ona faydalı olması amacıyla Allah tarafından yaratıldığı, anlatılmalıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’deki ayetler çocuğun dikkatini çekecektir. (20) Bunun yanında, Allah’ın, yarattığı varlıkları sevdiğinden, özellikle çocukları daha çok sevip, onları, melekleri vasıtasıyla kötülüklerden koruduğundan bahsedilmelidir. Bu şekilde yapılan açıklamalar, çocuğun egosantrik duygularına hitap ettiği için, oldukça hoşuna gidecektir. Ayrıca, Allah’ın, insana çeşitli güzelliklerde “sayılamayacak” kadar nimetler sunduğu, yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, tövbe edilmesi için zaman tanıdığı, iyi ve beğenilen davranışlara kat kat mükâfatlar verdiği ve O’nun bizim Yüce Rabbimiz olduğu da anlatılmalıdır.

Cennet motifi kullanılmalı
Bu arada cennet motifi de uygun bir şekilde kullanılabilir. Çocuğun arzu ettiği her şeyin, cennette Allah tarafından onlara verileceği ve bu dünyada güzel davranışlarda bulunanların cennette çeşitli mükâfatlara kavuşacağı da anlatılabilir.
Çocukça isteklerinin yerine getirilmesi arzusunda olan çocuk için dua da önemli bir sığınaktır. Dua etmekle o, bir bakıma rahatlamakta ve huzur bulmaktadır. Zaman zaman çocuklar, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bakmaksızın “Allah’ım bana şunları şunları ver” diyebildikleri gibi, zaman içinde dua anlayışlarında -aşağıdaki örnekte olduğu gibi- gelişmeler de olabilmektedir.
Annesi ilkokul birinci sınıftaki çocuğuna Allah’a dua etmesini, Allah’tan her şeyi isteyebileceğini söylemiş. Çocuk bir elektronik uçak oyuncağı istiyormuş. Duasını annesine şöyle anlatmış:
“Biliyorum, Allah bana gökten oyuncak atacak değil. Ama senin kalbine, ’Çocuğuma bir elektronik uçak alayım‘ isteği verebilir, sen de bu oyuncağı bana alırsın.” (21)
Görüldüğü üzere, çocuk duayı egosantrik arzuları için bir “vasıta” olarak görmektedir. Ancak burada önemli olan, çocuğun her konuda ve her isteğinde, Allah’a yönelmesini sağlamaktır. Bu nedenle, anne babalar, çocuğa her zaman için, Allah’a dua etmesini tavsiye etmeli ve ezberleyeceği kısa duaları ona öğretmelidirler. Böylece çocuk, küçük yaştan itibaren dualar ile Allah’a yönelip bağlandığı gibi, istek ve arzularını O’na büyük bir içtenlikle arz ettiği için ruhî yönden de huzur içinde olacaktır.
Uykudan önce çocuğa, “Allah’ım! Beni, annemi, babamı, kardeşlerimi ve bütün müminleri Sen koru” şeklinde dua etmesi tavsiye edilmeli ve böyle yaptığı takdirde, meleklerin onu sabaha kadar koruyacağı anlatılmalıdır. Bunun olumlu tesirleri çocukta kısa süre sonra görülecektir.
korku duygusunun, “Allah korkusu” şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri yanlış bir tutumdur.

Kaynakça:
(1). J. J. Rousseau, Emil, (ter. H. Ülken, A. Ülgener, S. Güzey) İstanbul 1966, s. 299.
(2). İlgili ayetler için bk. M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım? İstanbul 1987, s. 85.
(3). Bu konudaki hadisler için bk. Wensick, el-Mu’cemu’l-Müfehres, li Elfazi’l-Hadisi’n-Nebevi, Leiden 1943, I, 225.
(4). Bk. Gazali, Eyyühe’l-Veled (çev. L. Doğan) İst. 1963 s. 10 vd.; Keykavus, Kabusname, (çev. M. Ahmed) Tercüman 1001 Eser, I, 84, 87, 91, 102, 119, 199;  Feridüddin Attar için bk. İslam Ansiklopedisi, MEBY 1966, II, 6-12.
(5). Rousseau, age, s. 356, 382, 387, 388.
(6). Bk. Atalay Yörükoğlu; Çocuk Ruh Sağlığı, 7. bs., Ankara 1984, s. 171 vd.; Mualla Öztürk; Din Eğitimi ve Çocuk Ruh Sağlığı (tebliğ), Ankara 1981, s. 206.
(7). Bakara, 2/218; A’raf, 7/59; Yunus, 10/15; Bu konudaki ayetlerin tamamı için bk. M. F. Abdulbaki, Mu’cemu’l-Müfehres, İst. Ofset ts. “Havf” ve “Reca” mad.
(8). M. Emin Ay, Din Eğitiminde Mükâfat ve Ceza, İzmir 1995, s. 176.
(9). Rousseau, age, s. 167.
(10). Ebu Davud, Edeb, 22.
(11). Münavî, Feyzu’l-Kadir, III, 377.
(12). Buhari, İlim, 11.
(13). Abdullah Ulvan, Terbiyetü’l-Evlad fi’l-İslam, Beyrut 1978, I, 169.
(14). Rousseau, age, 306.
(15). Bk. Beyza Bilgin, ”Okul Öncesi Çağı Çocuğunda Din” Kavramlar”, Din Öğretimi Dergisi, Ankara 1984. sy. 8-9, s. 26.
(16). San’anî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334.
(17). Müsned, IV, 24.
(18). Bk. Jacquin Guy; Çocuk Psikolojisinin Ana Çizgileri (ter. M.Toprak), İstanbul 1976, s. 23.
(19). Bk. Refia Şemin, Karakter Formasyonu, İstanbul 1973, s. 17; Mithat Enç, Ruhbilim Terimleri Sözlüğü, Ankara 1974, s. 30; R. Alaylıoğlu-F.Oğuzkan Ansiklopedik Eğitim Sözlüğü, İstanbul 1976, s.27.
(20). İnsanoğlunun egosantrik duygularına hitap eden ayetler için bk. İsra, 17/70; Ra’d, 13/2; İbrahim, 14/32, 33; Nahl, 16/12, 13, 14; Hacc, 22/65.
(21). Bilgin, agm, s. 29.

 

Prof. Dr. Mehmet Emin Ay

Çocuğum akşamları uykuya direniyor! Ne yapmalıyım?


Birçok ailede akşamları yatma saati ile ilgili çocuklarla ebeveynler arasında anlaşmazlıklar çıkıyor. Ya çocuğunuz yatmayı reddediyor ya da yattı yatacak derken yatağından tekrar kalkıyor. Özellikle akşamları günün yorgunluğunu bir an önce atmak isteyen yetişkinler için bu durum son derece zahmetlidir. Hele bir de anne-baba çalışıyorsa ebeveynlerin zahmeti katmerleşiyor. Erken yaşlardan başlayarak çocuğa verilecek uyku eğitimiyle, çocukta gündüz uykusuna direnme, kendi yatağında uyumama gibi problemlerin önüne geçebilirsiniz. Uyku problemi, eğer herhangi organik sebebe bağlı bir durum yoksa, ebeveynlerin özverisine bağlı olarak çözülebilir.

 


ÇOCUĞUNUZ NEDEN GEÇ YATMAK İSTİYOR?

* 3-6 yaş döneminde özellikle çocuklar kurallara karşı gelerek inat davranışlarla ebeveynlerinin sınırlarını kontrol ederler. Genellikle bu test, ebeveynlerin yapılmasını istedikleri en önemli şey ne ise onun üzerine kurgulanır. Çocuk ayak direterek sizin kararlılığınızı kontrol ediyor olabilir.

* Özellikle anne-baba çalışan ailelerde, çocuk ebeveynleri ile akşamları daha çok vakit geçireceğini düşünerek ilgi ihtiyacını karşılamak için eğlenceli aile ortamını bırakıp yatmak istemeyebilir.

* Çocuğunuz geceleri korkudan dolayı uykuya dalmakta güçlük çekiyor olabilir. Okul çağı çocuklarında uykuya dalma güçlüğü ve uyuyamama problemleri daha çok kaygıya, stres ve korkulara bağlıdır. Bu problemler gece bir şeyden korkmaya, bir kâbusa ya da gündüz olan travmatik bir olaya veya başka bir spesifik olaya tepki olarak ortaya çıkabilir. Özellikle de boşanma, yeni kardeş, okul problemleri gibi stresli bir dönemde ebeveynlerin verdiği olumsuz tepkiler problemleri daha da kötüleştirebilir. Örneğin yeni doğan kardeş bu kaygıların bir nedeni olabilir, çocuğunuz kendisi yattığında kardeşine sizin daha çok zaman ayıracağınızı düşünerek yatmak istemeyebilir. Çocuğun yaşadığı bu tür kaygıları fark etmek çok önemlidir. Bu yönüyle ebeveynlik fedakârlık ve özverinin yanında bilgi, beceri ve emek isteyen bir sanattır.

* Erken çocukluk döneminde ebeveynlerin tutum hataları nedeniyle evde düzenli bir uyku saatinin olmaması veya uyku saatine riayet edilmemesi sonucu çocukta uyku saati bilinci oluşmamıştır.

 

 


 

Uyku saati alışkanlığını çocuğunuza nasıl kazandırabilirsiniz?

 

* Uykuya özendirmek için yatmadan önce ona bir masal anlatın. Yaşına göre odasında gece lambası yakabilirsiniz. Eğer korkuyorsa odasının kapısını hafif açık bırakabilir, yanına uykuda ona rahatsızlık vermeyecek sevdiği bir oyuncağı koyabilirsiniz.

 

* Çocuğun yaşına göre neden erken yatması gerektiği çocukla paylaşılmalıdır. Oyun çağı ve okulöncesi çocukların günde 10-12 saat uykuya ihtiyaçları varken yetişkinlerde bu durum 6-8 saat arası olmaktadır. Bu durumu çocuğa anlayabileceği dille anlatabilirsiniz.

* Öncelikle; makul bir çerçevede çocuğunuza uyku saati için belirli bir sınırlama ve değişmeyen bir uyku planı koymalısınız. Uyuma saatinin ebeveyn iradesine bağlı olduğunu unutmayın. Çocuğunuzun sizinle salonda uyuklayıncaya kadar kalmasına izin vermemelisiniz. Burada çocuk anne-babadan birinin kararlılığında bir boşluk hissederse bunu hiç çekinmeden kullanır. Önemli olan, dengeli bir yaklaşımla evde anne-baba olarak aynı dili konuşmanızdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, uyku saatine verdiğiniz önemi abartmamanızdır. Örnek olarak, çocuğunuzun yaşadığı travma veya stresli bir olay ya da ailecek paylaşılacak bir mutluluk çocuğun uyku düzenini değiştirebilir. Zaman zaman çocuğunuzun olumlu davranışlarını pekiştirmek amacıyla uyku saatinde biraz esnek davranarak geç uyumasına izin verebilirsiniz.

 

 

* Cazip bir aile ortamında siz TV’nin başında keyif çatarken çocuğunuza “Uyku saatin geldi, git yat” demek, çocuk için kabullenilmesi kolay olmayan bir durumdur. Özellikle uyku saati kavramının oluşturulmaya çalışıldığı ilk dönemlerden başlayarak, TV’nin kapatılması, kişisel ihtiyaçların giderilmesi, ortamın loş bir hale getirilmesi, uyku saatinden yarım saat önce “Biraz sonra yatma zamanın gelecek.” gibi geribildirimlerle, çocuğunuzu uykuya hazırlayabilirsiniz. Ayrıca uyku zamanına yakın bir vakitte çocuğu heyecanlandırıcı, hareketli oyunlardan da kaçınmak gerekir.

* Gece uyanma ya da yatmama problemi olan çocuklar elbette geç uyanma problemi de yaşayacaktır. Bu problemi azaltmak için çocuğunuzun her zamankine oranla erken yattığı ve erken kalktığı bir günü bulmaya çalışın ve o günü mümkün olduğunca elverişli geçirin. Daha sonra gün hakkında çocuğunuzla konuşabilir ve ona “Dün erken yattığın için bugün erken kalkabildin ve biz de seninle ne kadar çok zaman geçirebildik.” diyerek onu erken yatmaya özendirebilirsiniz.

 

ABDULLAH PURTAŞ

ZAMAN

Okul Öncesi Çocuklarda Allah İnancı ve Din Duygusu


‘Çocuğa; neyi, ne zaman, nasıl ve kimin öğreteceği’ sorusu, eskiden beri anne, babaları ve eğitimcileri meşgul etmiştir. Anlatılacak hususlar, imana dair konular olunca, bu soru daha önemli hale gelmektedir. Günümüzde bu konuda çok farklı şeyler söylenmekte, hatta maksadı belli kişiler tarafından, 11-12 yaşına kadar çocuğa asla dinî konularda bir eğitim verilmemesi söylenmekte ve zaman zaman ailelere bu hususta ciddi telkin ve baskılar yapılabilmektedir.
İnsanın hiçbir zaman dinsiz yaşadığı görülmemiştir. Adı ve şekli ne olursa olsun, tarihin her döneminde, muhakkak bir ‘din’ olmuştur. Maddî ve mânevî unsurları bünyesinde barındıran insanoğlu, bir yandan maddî varlığının devamı için uğraşıp çabalarken, öte yandan kendisine yaratılışta verilen inanma ihtiyacına tatmin edici cevaplar aramaktadır. Bunun, özellikle de sağlam bir ‘dinî bilgi’ ile yapılması önemlidir. İnsanın çocukluğunda aldığı dinî telkinler, hayatı boyunca kendisinde derin tesirler bırakır. Bunun için bu bilgiler daha çocukken verilmelidir. Ağacın yaşken eğilebileceği unutulmamalıdır.
İmam Gazzâlî; çocuğun kalbini, “bomboş, saf, her şeyi almaya ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak nitelerken, İbn Miskeveyh; bu durumdaki çocuğun kendisine yapılacak bütün telkinleri kabul edeceğini söyler. Çünkü İbn Sina’nın da dediği gibi; çocuk, doğarken beraberinde birçok kabiliyet getirir. Fakat bunların geliştirilmesi gerekir. Yani bu kabiliyetler iyiye, dine yöneltilirse çocuk dindar; kötüye ve dinsizliğe yöneltilirse çocuk dinsiz olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri konuyla alâkalı şunu söyler: “Çocuk küçüklüğünde kuvvetli ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-i Müslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmek derecesinde zor olur.”
Çocuk psikolojisiyle ilgili eserlere bakıldığında, çocukluk çağının çeşitli devrelere ayrıldığı görülecektir. Genelde kabul edilen tablo şu şekildedir.

Bebeklik : 0-3 yaş
İlk Çocukluk : 3-6 yaş
Son Çocukluk : 6-l l yaş (kızlar) 6-13 yaş (erkeker)
Çocuğun geleceğine tesir etmesi bakımından ilk iki dönem daha önemlidir.

Bebeklik dönemi

0-3 yaşları arasını içine alan bu dönemde, çocukta herhangi bir dinî duygu ve düşünce belirtisi görülmez. “Çocuk tamamen pasif durumda ve her konuda ebeveynine muhtaçtır. Ancak dünyadan ve çevresinden tamamen izole edilmiş de değildir. Çocuk, ciddi mânâda herhangi bir fizikî ve sosyal aktivitede bulunamasa da, çevresindeki hâdiselere karşı hassastır. Çünkü yapılan araştırmalar, çocuğun, dışarıdan gelecek olan dinî motiflere ve telkinlere karşı ‘ruhen’ yetenekli ve hazır yaratıldığını göstermiştir. Bunu merhum Elmalılı Hamdi Yazır: “Her ferdin ruhuna bir hak duygusu ve Allah’ı bilme gücü yerleştirilmiştir.” şeklinde ifade eder. Alman Psikolog Hollenbach ise: “Çocukta görünmeyen ve henüz izah edilemeyen çok güçlü bir merak duygusu ve kendine yardım edecek, kendini koruyacak ‘sonsuz bir kuvvet sahibi’ arayışı vardır. Çocuğu dindar yapan onun içindeki bu sonsuzluğa karşı duyduğu merak ve özlemdir. Ancak bu özlem ve merakın, aile tarafından teşvik edilmesi ve yönlendirilmesi gerekir.” demektedir.

İlk çocukluk dönemi (Taklit dönemi)

Üç yaşından itibaren çocuk çevresiyle yoğun bir şekilde ilgilenmeye başlar. Eline geçirdiği her şeyle oynamaya ve onları tanımaya çalışır. Çocukta bu dönemde, güven duyma, sevme ve sevilme gibi duygular yoğunluk kazanır. Çocuk bu ihtiyaçları karşılamada, başkasına muhtaç olmadığını göstermek ister. Dolayısıyla çevresindeki eşyalara sahip olmaya, onları kırmaya, yırtmaya, bu şekilde kendini ispatlamaya çalışır. Bu yaşlardaki çocuklar, öncelikle duygularıyla hareket ederler. Duygularına hitap eden şeylere ilgileri daha fazladır. Ayrıca çocuğun zekâsı henüz bütün kavramları anlayacak kapasitede değildir. Karşılaştığı olaylara nasıl bir tepki vereceğini bilemez. Bundan dolayı da bu yaşlardaki çocuklarda ‘taklit’ ön plâna çıkar.
Bu yaştaki çocuklar, kendilerine ideal bir model edinme ihtiyacı hisseder. Çocuk için ideal model olabilecek kişiler ise, ailesidir. Yapılan araştırmalar, dinî tutum ve davranışların oluşmasında, çocuğun çevresindeki kişilerin (ailenin) tesirinin en belirgin faktör olduğunu göstermiştir. Peygamber Efendimiz (sas); “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ebeveyni onu, Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar. Eğer anne-babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.” derken, çocukta dinî duygu ve düşüncenin oluşumunda aileye, özellikle de anne-babanın önemine işaret etmiştir. Bu yaşlardaki çocuklar, kendilerine ‘ideal model’ edindikleri aile fertlerinde gördükleri ibadetleri, dinî motifli her türlü davranışı samimi bir şekilde kabul ederek yapmaya çalışırlar. Kaynağını, “sevileni taklit etme” psikolojisinden alan bu fıtrî meyil, çocuğun dinî hayatının oluşmasında oldukça önemlidir. Bu yüzden çocuk için model olan kişilerin sözlerine ve davranışlarına dikkat etmeleri gerekir. “Çocuklarının dinî duygularını geliştirmek için nasihatte bulunan ebeveynin sözleri; kendi pratik hayatlarına aksetmez ve namaz, hac, oruç, zekât, gibi ibadetlerle derinleştirilmez, söyledikleri güzel sözler, sonradan güzel davranışlarla hayat bulmazsa ve davranışları sözlerinden daha doğru görülmezse, söyledikleri sözlerin tesiri şöyle dursun, bazen aksü’l-amel yapması bile söz konusudur.” Peki bu modellerin (ailenin) davranışları nasıl olmalıdır? Sözlerinin çocukları üzerinde tesirli olmasını isteyen anne ve babalar; “öncelikle söylemek istedikleri şeyleri, evvelâ kendileri kemâl-i hassasiyetle yaşamalı, sonra onları çocuklarının yapmasını istemelidirler.”

Çocuğa model olma

Çocuğun, çevresindeki kişilerce (modeller) yapılan duaları işitmesi, yapılan ibadet ve dinî davranışları görmesi çok önemlidir. Bu gördükleri ve duydukları şeyler çocuğun şuuraltına yerleşir ve yavaş yavaş çocuk tarafından benimsenir. Meselâ anne babasından birini namaz kılarken gören 3-4 yaşlarındaki çocuk, önce onları gözler, davranışlarını takip eder, sonra da bunları taklit eder. Bunun gibi ezan okunduğunda namaza hazırlanan bir ebeveyni gören çocuk, bir süre sonra ezan okunduğunda, kendini göstermek için, anne ve babasından önce harekete geçerek, ‘haydi namaza’ der. Evde yapılan sesli dualara ve şükür ifadelerine, çocuk da bir süre sonra eşlik etmeye başlar. Aynı şekilde çocuğa ihtiyaçları için Allah’a dua etmesi gerektiği söylenmelidir. Bu şekilde onda Allah’ın sığınılacak tek kapı olduğu inancı yerleşir. Çocuğa Allah’a inanmanın ve kul olmanın faydaları, Allah’ın kullarına yardımları anlatılmalıdır. Bunu yaparken de, çocukların ilgi duyduğu masal ve hikâye yolu kullanılmalıdır.
İnanma ile ilgili hikâye ve menkıbeler, çocukta, eşyânın ötesinde bir kuvvetin olduğu düşüncesinin gelişmesini hızlandırır. Bunun için, çocuklara Kur’ân-ı Kerîm’deki peygamber kıssaları ve Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatı anlatılmalıdır. Ayrıca sahabilerin gösterdikleri sabır ve kahramanlıklar, inandıklarını yaşamadaki azim ve gayretleri nazara verilmeli, bu şekilde, çocukların zihninde ideal model oluşturulmalıdır.

Çocuğa alınacak oyuncaklar nasıl olmalı?

Çocuk bu dönemde mücerret kavramları anlayamadığı için, daha çok dinî sembollerle ilgilenir. Bunun için çocuğa verilecek oyuncaklarda, dinî hayatı temsil edebilecek, hatırlatacak ve bazı dinî kavramları sembolize edebilecek özellikler bulunmalıdır. İçinde dinî unsurlara yer verilen yap-bozlar, legolar, bulmacalar, çizgi film cd’leri vs bu konuda oyuncak olarak kullanılabilecek malzemelerdir. Bunların yanı sıra çocuğun model aldığı kişilerden kendisine hediye edilecek seccade ve tesbih gibi eşyâlar, böyle bir öğretim metodu için önemlidir. Çünkü çocuklara din duygusu ancak sevgiyle kazandırılabilir. Çocukların Allah’a ümit ve sevgi ile bağlanması, ileri yaşlarda aklî ve zihnî melekelerin ilgi duyması ve tatmin edilmesi açısından önemlidir. Allah sevgisine dayalı bir iman öğretimi, çocuklarda temel duygulardan sayılan ümit ve bağlanma duygularıyla birleşecek, kuvvetlenecek ve sağlam bir imanın temellerini oluşturacaktır.”

Son olarak; biri beş diğeri altı yaşında iki çocuğun aldıkları ‘din eğitimini’ ve ‘Allah inancını’ özetleyen iki ifade:
Murat (5 yaşında): “Allah, bizi namaz kılınca ve insanlara iyilik yapınca sever. Hata yapınca da affeder. Anneleri, babaları, kardeşleri, nineleri, arkadaşları, herkesi sever. Ufak çocukları daha çok sever.”
Ali (6 yaşında): “Allah bizi yakar, anneme babama karşı geldim diye… Anneye ve babaya karşı gelirsen, onları döversen, Allah’a da karşı gelmiş sayılırsın. O zaman Allah seni siyah suyun içine atar, orada yakar. Kötü lâf söyledik mi, Allah bizi ateşin üstünde yürütür.”
Bu ifadelerden hangisinin daha doğru olduğunu söylemeye gerek var mı ?

Kaynaklar

- Ay, M.Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İstanbul 2002.
- Nursî. Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası.
- Peker, Hüseyin, Din Psikolojisi, Aksiseda Yayınları, Samsun 2000.
- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dinî Kur’ân Dili, İstanbul 1978, VI, 3.3824
- S. J. M, Hollenbach, Christliche Tiefenerziehung, Frankfurt, 1960, s. 80′den aktaran Peker, Hüseyin.
- Yavuz, Kerim, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, DİBY Yay. Ankara, 1983.
- Pazarlı, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1972.
- Buhari, Cenaiz, 79, Müslim, Kader 23.
- Gülen, M. Fethullah, Çekirdekten Çınara, Nil Yay. İzmir 2003.

Şeref YILMAZ

SIZINTI DERGİSİ

Çocuklarda Okuma İsteğini Artırmak


‘Okumanın yaşı yoktur.’ Bu söz genellikle büyükler için söylenir. Böyle algılandığı için de, çocuklarımızın okuma problemi yokmuş gibi düşünürüz. Oysa esas problem, çocukların okumaması veya çocuklara kitap okunmamasıdır. Anne-babalar çocuklarını nasıl eğitecek? Kültürümüzü ona nasıl verecek? Kahramanlarımızı ve değerlerimizi nasıl tanıtacak? Mevcudattaki güzelliği, yardımlaşmayı, çeşitliliği ve sayıca çokluk içindeki birliği, çocuğa başka türlü nasıl anlatacak? Eğlence ihtiyacı nasıl karşılanacak? Çocuklar için hazırlanan kitapları onlara okumayan veya okutmayan kaç anne, çocuğa basit bilgiler dışında bir şeyler verebilir? Anne-babalar şimdi bu sorulara cevap arıyor.
Okuma ciddiye alınmadığı sürece, çocuğun iyi yetiştirilemeyeceğini onlar da biliyor. Ancak pek çok anne-baba çocuğa hangi yaşta ne verileceğini bilmediğinden, seviyesinin üstünde bilgiler yükleyerek; onu okumadan, öğrenmeden ve bilgi edinmeden nefret ettiririm endişesi taşıyor. O halde anne-baba, öğretmen ve rehberlere düşen vazife, çocuğa kitap okumayı sevdirerek; doğru kitapları, doğru zamanda okutmaktır, diyebiliriz.

Okul öncesi dönemde kitap okuma

Pek çok anne-baba şu soruyla karşılaşır: Çocuğuma kitap okumaya ne zaman başlamalıyım? Bütün anne-babalar bilmelidir ki, okumaya başlamanın yaşı yoktur. Onunla kitap okumaya ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi olur. Küçük çocuklara kitap okumak onlarla ilgilenmenin en güzel yollarından biridir. Çocuğun kişiliği büyük nispette bu yaş döneminde geliştiği için ona söylenen ve telkin edilen şeyler onun kişiliğinin şekillenmesine tesir eder. Peygamber Efendimiz (sas)‘in, çocuk doğar doğmaz kulağına ezan ve kamet okumayı tavsiye etmesi ve kendisinin de bizzat bunu uygulaması çok manidardır. Demek ki çocuğun ruhunu beslemek için daha ilk günden başlayarak onun kulağına birşeylerin söylenmesi ve onunla konuşulması gerekmektedir. Bugün çocuk gelişimi üzerinde çalışanların tespitleri de bundan başka bir şey değildir.

Çocuk görmeye, renkleri ve şekilleri ayırt etmeye başladığında, onunla kitaplar aracılığıyla konuşmaya geçebiliriz. Bir resim veya şekil çocuğun ilgisini çeker. Eğer bir konuyu çocuğa uygun bir resim, fotoğraf veya şekille anlatırsak, işitme ve görme duyusunu birlikte kullanacağından, söylenen daha kalıcı olur. Bundan dolayı daha bebek iken; onu kucağımıza aldığımızda resim kitabını açarak hem resmi ona gösterir, hem de resimle ilgili konuşmalar yaparsak, onu kitapla erkenden tanıştırmış oluruz. Bu uygulama, anne-babaya yakın temas sebebiyle çocuğa sevildiğini hissettirmenin yanında, dil gelişimi ve anne-baba ile diyalog kurma bakımından da faydalı olur. Daha büyük bir fayda ise, erken yaşta çocuğun hayatına kitabın girmesi ve kitaba karşı alâkanın uyanmasıdır. Artık kitap onun için sıcak bir arkadaş olur ve okuma sürekli bir ihtiyaç haline gelir. Victor Hugo’nun dediği gibi, ‘Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez.’
Batı, okul öncesi döneme ait çocuk kitabı çeşitliliği, kalitesi ve sayısı bakımından bizimle kıyaslanamayacak kadar ileridir. Ancak bizde de son yıllarda bu konuya daha fazla önem verilmekte ve bu sayede okul öncesi kitap ve dergi yayımcılığında takdir edilecek bir gelişme yaşanmaktadır. Bu kitapların çocuklara ulaştırılması ve okunmasında okul öncesi eğitim kurumları önemli rol oynamaktadır. Pek çok anne-babanın çocuk yetiştirme hususunda bilgisiz veya ilgisiz olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki problemin sadece kitap yayımlama olmadığı, bunun yanında anne-babalara rehberlik hizmetinin de çok eksik olduğu söylenebilir.
Okul öncesi dönemde anne-baba her gün çocuğa kitap okuduğunda onun kelime hazinesi genişler, düşünme kabiliyeti ve buna bağlı olarak zekâsı gelişir. Dinlemeyi ve konuşmayı öğrenir. Kitap okumayı seven bir fert olarak yetişir. Hikâye okunurken o sık sık soru sorar. Çocuk soru sorarak öğrendiğinden buna izin verilmelidir. O, kelimeler, hikâye kahramanları veya kitap hakkında konuşmak istediğinde hemen sözü kesilmemeli, konuşması sağlanmalıdır. Onun sorularına mantıklı, doğru, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Asla yalan yanlış şeyler söyleyerek soruları geçiştirilmemelidir. Çocuklar aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten sıkılmazlar. Bildikleri hikâyeleri defalarca dinlemeyi sevdikleri gibi aynı kitabın tekrar tekrar okunmasını da severler. Bu işlem, kelimelere aşina olmaya yardımcı olduğu gibi kitapta verilmeye çalışılan mesajın akılda kalmasına da yarar.

Kitap ne sağlar?

Çocuklarımız, ülkemizde en fazla ihmale uğrayan, sadece kafalarına bilgi yüklenen ve televizyonun kuşatması altında olan en kıymetli varlığımızdır. Okullarımızda öğretimden eğitime vakit ayrılamadığı, çocukların kelime dağarcığının yeterince gelişmediği, dürüst yaşama biçiminin öğretilmediği, çocuğun iyi ve kötü davranışı ayırt edemediği, kimin iyi insan olduğunu tanıyamadığı, hangi insanlarla dost olacağını bilemediği, pek çok eğitimci ve ebeveyn tarafından dile getirilmektedir. Aile veya öğretmen bütün bu açıkları kitapla kısmen veya tamamen kapatabilir. Kitap, çocuk eğitiminin en önemli aracıdır. Çocuklara kültürümüzü kitaplarla veririz. Kitap; anne kadar önemlidir, diyemeyiz ama, anne çocuğa ne veriyorsa kitaplar da onları verebilir ve vermelidir. Kitaplar dilin kullanımını geliştirir ve yaşama tarzlarını öğretir. Çocuklar kitapla insanları tanıyıp değerlendirebilir. Roman ve hikâyelerin akışı içinde insanların davranışlarını tanır. Buradan hareketle, hangi davranışa sahip insanlarla dost olunacağını ve hangi davranışlardan da uzak durulacağını sezer hale gelir.

Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan çocuk, kendi hayatında benzer bir problemle karşılaştığında ben bunun çözümünü biliyorum, der. Kitap insana hayal kurmayı; insanları, tabiatı, canlıları sevmeyi öğretir. İcatlara ve teknolojiye merak uyandırır. İnsanın kâinattaki yerini ve görevini bildirir. Okuduğu hikâyeler ona karıncanın ezilmeyeceğini, kuş yuvalarının bozulmayacağını, hayvanların aç ve susuz bırakılmayacağını, ormanların yakılmayacağını öğretir. Yalan söylemenin kötülüğünü, hırsızlığın, kavga ve savaşın çirkinliğini vicdanında hissettirir. Çocuğa; nasihatle veremediğimiz insanları sevme, karşılıksız iyilik yapma, cesaret, azim, mütevazilik, kendine hedef koyma, başarılı olmak için çalışma gibi değerleri, çocuk okuduğu kitaplardaki kahramanları taklit ederek kendiliğinden kazanır.
Kitap, aynı zamanda bir eğlence aracıdır. Bilmece ve bulmacalar, zekâ oyunları ve fıkralar, çocuğu; hem eğlendirir, hem zihnini geliştirir, hem de ibretli dersler verir.

Okumanın gerekçesi

Okumanın gerekçesi, adam olup dünya nimetlerinden daha fazla pay almak değildir. Çünkü, çok okuyanlar az okuyanlara göre her zaman daha zengin ve daha varlıklı değildir. Diğer yandan, dünyada ne olup bittiğini anlamak için sadece gazete okumak da okuyucu olmak için yeterli değildir, gerekçesi olamaz, çünkü radyo ve televizyon bu hizmeti bize hiçbir zahmete katlanma gereği duymayacak şekilde sunmaktadır. Okumak, dünyayı algılayışımızla, hayata, kâinata ve insan olarak kendimize bakış açımızla alâkalıdır. Okumak, bir şeyleri keşfetme duygusunun, insanın kendini, kendisinin varolma sebebini, Yaratıcısını anlama arzusunun ve kâinatın içindeki sırları açığa çıkarma heyecanının bir tezahürüdür. Kur’an ilk âyetinin “oku” emriyle başlamasının hikmeti de bu olsa gerektir. İnsanın yaratanını bilmesi, kâinatın sırlarını ve kendini keşfetmesi, ancak okumakla mümkündür.

Çocuğu, kitaba ve okumaya nasıl yönlendirebiliriz?

Okumayı sevdirmenin sihirli bir yolu yoktur. Bununla birlikte okumayı sevdirmek için değişik yollar denenebilir. Okul öncesi dönemde uygulanabilecek olan bazı metotlara yukarıda temas edilmişti. İlâve olarak, değişik yaştaki çocuklara uygulanacak pek çok yol bulunabilir.
Her şeyden önce aile büyükleri evde devamlı olarak kitap okuyor ve kitaptaki konuları veya kahramanları ailedeki diğer kişilerle paylaşıyorsa, bu ortamda yetişen çocuk, kitap okumaya ilgi duyar. Okuma, önce ailede başlar. Okuma bilmeyen çocuk bile kitabı eller, sayfaları açar, resimlere bakar, onlarla ilgili sorular sorar, âdeta yeme-içme gibi kitapla iç içe büyür. Kısaca okuma bizim hayat tarzımız ise, çocuk da okur.

Kitap bir bilgi aktarma aracı olarak gösterilmemelidir. Kitabın eğlenceli ve sıcak yüzü ön plâna çıkarılmalıdır. Çocuk kitapla bir dost, bir arkadaş niyetiyle tanışmalıdır. Çocuğun ilgisini çekecek kitaplar, genellikle resimli hikâyeler, romanlar, bilmece, bulmaca ve fıkra kitaplarıdır. Bu kitaplarla karşılaşan çocuk, onları oyuncak veya eğlence aracı olarak görür. Bu yakınlık çocuğu okumaya hazırlar.

Çocuklarla birlikte kitap okunmalıdır. Çocuğun okuyacağı kitabı birlikte okumak onun hoşuna gider. Kitap okurken ses tonu kahramanlara göre ayarlanmalı ve okumaya canlılık kazandırılmalıdır. Hep anne veya baba okursa, bu çocuğu sıkar. Bazen o okumalı anne-baba dinlemelidir. Bazı aileler uyku öncesi hikâye okumayı düzenli bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu alışkanlık çoğu ailenin uygulayabileceği pratik bir metottur.
Çocuk, kitap fuarları ve kitap satış merkezlerine de götürülmeli, burada kitapları inceleyebilmesi için yeterli zaman ayrılmalıdır. Tamamını olmasa bile, çocuk, ilgi duyduğu kitapları kendisi seçmeli ve kendisi almalıdır. Ancak alınan kitaplar, çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Kitap üzerinde yaş grubunun yazılması okuyucuya kitap seçiminde büyük kolaylık sağlar. Kitabın iyi bir dil, güzel resimler ve iyi bir baskıyla hazırlanmış olması gerekir.
Kitap okumayı sevdirme bakımından okul da önemli bir faktördür. Bu gâye ile günlük programa okuma saatleri konulabilir. Kitap okuma yarışmaları düzenlenerek, çok okuyanlara mükâfat verilebilir. Öğretmen çocuğun okuduğu kitap hakkında onunla konuşmalı ve okuduklarını paylaşmalıdır. Kantinlerde kitap satılması da teşvik edilmelidir. Okullarda kütüphane olmalı fakat kitaplar dolaplarda kilitli olarak tutulmamalı, çocuk kitapla daima haşir neşir olabilmelidir.

Netice olarak, uygun yollarla yaklaşılırsa her çocuk kitap okumayı sever. Ancak baskıyla çocuğa kitap okutulamaz. Okumayı sevdiremiyorsak, hiç olmazsa okumadan nefret ettirmeyelim. Çünkü okumadan nefret eden kişi, en uygun vasatta bile kitaba kolayca ısınamaz.

 

Prof.Dr. Harun AVCI

SIZINTI DERGİSİ

Çocuklarda Aşırı Hareketlilik Ve Dikkat Eksikliği


Çocuklar genellikle canlı, hareketli ve hayat doludurlar. Gün boyu oynar, koşar, zıplarlar. Yorulmak nedir bilmezler. Dışarıda oynadıkları yetmiyormuş gibi, evde de çok kere annelerini kızdıran koşmalı, atlamalı oyunlar oynarlar. Öyle ki, annelerin çoğunun zamanı çocuklara “Dur, otur, koşma, gürültü yapma, karıştırma…” demekle geçer.

Ancak kimi çocuklar vardır ki, bu olağan hareketliliğin çok ötesinde dikkati çekecek derecede aşın hareketlidir. Bu belirti, yürümeye başlamalarıyla birlikte göze çarpar ve giderek artar. Özellikle okul döneminde ve toplum içinde başkalarını rahatsız edici seviyelere varır. Uyarıları dinlemeden, durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket ederler. Oturması beklenen yerlerde oturmazlar. Sınıf öğretmenleri sık sık ayağa kalkmalarından, sağa sola sataşmalarından ve laf yetiştirmelerinden yakınabilir. İlkokulun her sınıfında böyle bir-iki çocuk bulunur ve arkadaşları içinde kolayca farkedilirler. Bu çocuklar ödevlerini geçiştiriverirler. Savruk ve düzensizdirler. Yazıları bozuk ve yanlışlarla doludur. Misafirlikte yaramazlık yaparlar. Olmadık yerlerde koşturur, koltukların üzerinden atlar, dolaplara tırmanırlar. Boyundan büyük işlere kalkışır, dur durak bilmezler. Çabuk uyarılırlar. Çok hareketli oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamayabilirler. Mesela balkondan aşağıya tehlikeli biçimde sarkabilir veya merdivenleri 3-4 basamak atlayarak inebilirler. Engellenmeye dayanamazlar. Küçük sebeplerle ağlamalar, tutturmalar, aşırı neşe belirtileri gösterebilirler. Konuşmalara aradan dalar; başkalarının sözlerini keserler. Sıralarını beklemede güçlük çekerler. Sabırsızdırlar. Boş vakitlerini sakin bir biçimde geçiremezler. Oyunları sıklıkla çok gürültülüdür. Genellikle çok fazla konuşurlar. Dikkat süreleri kısadır. Ebeveynlerinin zoruyla uzun bir süre derslerinin başında otursalar bile kalem, silgi ve kalemtıraşla oynarlar. Kendilerine bir şey anlatıldığında dinliyor gibi görünseler bile başka şeylerle ilgilenirler. Sık sık okul araç ve gereçlerini kaybedebilirler. Günlük işlerinde unutkandırlar. Mesela bakkala ekmek almaya gittiklerinde başka şeylerle ilgilenir, dalıp giderler ve vaktinden daha geç zamanda geri dönerler. Başladıkları işi çoğunlukla tamamlayamaz, yarıda bırakırlar. Maymun iştahlıdırlar.Yukarıdaki satırlar biraz dikkatle okunduğunda, çoğumuzun aklına bir çocuğun ismi gelebilir. “Sanki bu bizim ……‘yı anlatıyor” veya “şu çocuk aynen böyle” diyebiliriz. Bu belirtiler, toplumda sık rastlanan “Dikkat Eksikliği, Aşırı Hareketlilik Bozukluğu” dediğimiz bir rahatsızlığın belirtileridir. Hemen şunu belirtmek gerekir ki, bu teşhisi koymak için yukarıda sayılan belirtilerin hepsinin bir çocukta mutlaka bulunması gerekmez. Ancak teşhisin mutlaka bir hekim tarafından konulması gereklidir.

ÜÇ ÖNEMLİ RİSK

Birinci risk, okuldaki başarısızlıktır. Dikkat eksikliği sebebiyle, ilkokuldan başlayarak derslerinde başarısız olurlar ve eğitimlerinin temelleri zayıf atılmış olur. Bunlardan bazıları okumayı geç söker. Yazıları genellikle bozuk, defterleri düzensiz ve dağınıktır. İkinci sınıfta çarpım tablosunu tam olarak ezberleyemeyebilirler.

Bu çocukları bekleyen ikinci risk, arkadaşlarıyla sağlıklı bir iletişim kuramamalarıdır. Beraberlikleri genellikle kısa sürelidir. Arkadaşlarına tükürür, sopayla dürter, saçını çeker vb. rahatsız edecek davranışlarda bulunabilirler. Arkadaşları tarafından itilip kakılabilirler veya arkadaşları onlardan köşe bucak kaçarlar. Gerek okuldaki başarısızlıkları, gerekse arkadaşlarıyla olan ilişkilerinde yaşadıkları problemler, kendilerine olan güvenlerinin ve saygılarının azalmasına sebep olur.

Bir başka risk de ebeveynlerin bu çocuklan yetiştirirken karşılaştıkları güçlüklerdir. Aşırı hareketli ve dikkati dağınık bir çocuğun eğitim ve öğretimi güçtür.

AİLE FAKTÖRÜ

Bütün bunlarla beraber çeşitli aile problemleri de söz konusuysa, bu çocuklarda, ileride davranış bozukluğunun gelişme ihtimali daha da artmaktadır. Mesela babanın işi sebebiyle sık sık evinden ayrı kalmak zorunda olması ve annenin böyle zor bir çocuğun eğitiminde yalnız kalması bunlardan biridir. Aile içi geçimsizlikler, ciddi evlilik anlaşmazlıkları, anne babadan çocuğa farklı mesajların gitmesi, ebeveynlerin çocuklarının arasında ayrım yapmaları, babanın hissi uzaklığı, baba ve annede ruhi bir bozukluğun bulunması, düşük sosyo-ekonomik seviye ve üvey ebeveyn yanında yaşama gibi faktörlerin varlığı bu çocuklarda davranış bozukluğu ihtimalini artırmaktadır. Başka bir deyişle, bu çocukların ailelerinde yukarıda sayılan risk faktörleri de bulunuyorsa, bunların iyice söz dinlemez, haylaz, asi, anneye babaya karşı gelen, sık sık kavga dövüş çıkaran, yalan söyleyen, para aşıran, eve geç vakitlerde gelen, evden- okuldan kaçan, toplumun kaidelerini tanımayan bir genç olma, yani davranış bozukluğunun gelişme riski artmaktadır.

Dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğunun sebepleriyle ilgili birçok şey söylenmişse de, çok belirgin bir faktör bulunamamıştır. Ancak bu bozukluk, doğuştan, yaradılıştan gelen ve çok çeşitli dış faktörlerin tesirinde oluşmuş alışkanlıklar ve karakter özellikleriyle ortaya çıkmaktadır.

Bu çocuklar oldukça atak, canlı ve coşkuludurlar. Bu sebeple kolayca tehlikeli davranışlara girebilirler. Ancak bu özellikler iyi değerlendirildiğinde kimi durumlarda çok da yararlı olabilirler. Kim bilir geçmişte kalelerin burçlarına tırmanıp bayrakları oralarda dalgalandıran akıncılar, Kıbrıs savaşında tankları dağların zirvelerine çıkaran Mehmetçikler veya hiç çekinmeden Batı ülkelerinde ve Orta Asya’da önemli ticari yatırımlarda, eğitim ve öğretime yönelik girişimlerde bulunup başarılı olan müteşebbislerimiz belki de çocukluklarında aşırı hareketliydiler. Toplumda gördüğümüz başarılı birçok insan çocukluğunda aşırı hareketli olarak bilinmektedir. Demek ki, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğu olan bir çocuğun ileri yaşlardaki durumu farklı olabilmektedir ve bunu önceden kestirmek zordur. Neticeyi genellikle aile, yakın çevre, okul ve toplumla ilgili faktörler belirlemektedir. Bu çocuk ve gençleri genellikle üç farklı gelecek beklemektedir:

1. Aşırı hareketli çocukların bir kısmı yetişkinliklerinde birçok alanda normal davranış göstermektedir.

2. Bazılarında sosyal, hissi ve reaksiyoner problemler devam etmekte; ancak bunlar ciddi ruhi problemler haline dönüşmemektedir.

3. Özellikle aile problemleri de olan ve kendileriyle yakından ilgilenilmeyenlerin bazılarında kişilik bozukluğu gibi problemler ortaya çıkmakta, bunlar suç işleyebilir hale gelmektedir.

NE YAPMALI?

Çocuklarında dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğu olduğunu düşünen aileler, bu belirtileri duyunca hemen tel a�!9Fa kapılmamalıdırlar.

Böyle bir çocuğu olan ailelerin yapabilecekleri nedir? Ailenin, çocuğun durumunu anlayıp uygun davranması veya konuyu bilen birinden danışmanlık alması da kimi zaman yeterli olabilmektedir. Çocuğun ihtiyaçlarına yatkın, sevecen, biyolojik yaşına değil gelişim yaşına uygun kaideler koyup, disiplin uygulayan ve tutarlı bir aile çevresi, bu çocuklar için en yararlı ortamdır. Aşırı hoşgörü ve aşın disiplin ise uygun olmayan tutumlardır. Anne ve babaların tutumlarının bir olması, ��ocuklarına olan davranışlarında ayrı düşmemeleri, çocuklarım aşırı yaramaz diye itip kakmamaları, suç işlediğinde hemen dayak yolunu tercih etmemelerinin yanı sıra istenilen davranışları yaptığında da ödüllendirmelerle çocuklarını yönlendirmeye çalışmaları önemlidir. Anne babaların “Çocuğumun eğitimi için ne yapabilirim?”, “Nasıl topluma yararlı bir çocuk yetiştirebilirim?” sorularının cevaplarını devamlı aramaları ve çocuk yetiştirmeyle ilgili terbiye kitapları ve peygamberimizin çocuklarla olan münasebetlerini konu eden eserleri okumaları ve gerektiğinde danışmanlık almaları gereklidir.

Dikkati dağınık bir çocuğa, bir saat sürekli ders çalıştırmanın gereği ve yararı yoktur. Böyle bir Çocuğun ders çalışma programı kısa aralıklarla planlanmalıdır. Mesela 15-20 dakika ders, 10 dakika teneffüs şeklinde bir sistem uygulamak, bir saat dersin başında zorla tutmaktan daha yararlıdır. Ancak teneffüslerin uzamamasına da dikkat edilmelidir. Annesinin sözünü dinlemeyen bir çocuğa şiddetli dayak atmaktansa, merakla beklediği 20 dakikalık bir çizgi filmin ilk 3 dakikasını seyrettirmemek ve bunun sebeplerini anlayabileceği bir dille açıklamak ve çocuğun yanlışlarını görmesini sağlamak daha eğiticidir. Cezalar uzun ve bıktırıcı olmamalıdır. Anne babalar da tutarlı olmalı, kararlılıklarım göstermeli ve sözlerini yanar döner gibi değiştirmemelidirler. Çocuklarına “bir daha şöyle yaparsan ben de böyle yaparım” diyen bir anne, yapamayacağı bir şeyi söylememeli, daha önce uygulayacağını söylediği cezadan merhamet duygusuyla vazgeçmemeli, ufak ceza ve ödüllendirmelerle çocuğun davranışlarını yönlendirmelidir. Cezanın, öfke hissinin tatmini için değil, terbiye vermek gayesiyle uygulanması gerektiği unutulmamalıdır.

Aileler ve toplum, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğu gösteren bu çocukları ihmal etmemelidirler. Fıtratları gereği kötüye meyletme ihtimalleri bulunan, terbiye ve eğitimleri güç olan bu çocuk ve gençlerle, sabırla ve bilinçli olarak ilgilenilmeli ve gerekirse mutlaka profesyonel danışmanlık verilmelidir. Kimi zaman, anne babaların çocuklarına olan yanlış tutumlarını değiştirmelerinin, yapıcı bir tutum ve anlayış içine girmelerinin ve onları anlamaya çalışmalarının problemi oldukça azaltabileceği ve bu çocukların emsallerinden daha başarılı hale gelebileceği de dikkate alınması gereken bir başka husustur.

İnsanı, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki varlık sebebini bilen, insana bu anlayış doğrultusunda muamele eden, onu bütün problemleriyle kabul ederek yapıcı bir anlayışla kucaklayan örnek bir toplum olma dileğiyle…

Dr. Hulusi Burak

SIZINTI DERGİSİ

Çocuk Eğitimi mi Anne-Baba Eğitimi mi?


Çocuğunuz öfkeyle karşınıza dikiliyor ve size meydan okuyor mu? Onun nereye gittiğini bilmiyor, meraktan çatlıyorsunuz ve gelince de size hiçbir şey söylemek istemiyor mu? Evde hiçbir şey yapmak zorunda olmadığını, doğmayı kendisinin istemediğini ve bu sebepten sizin ona bakmakla yükümlü olduğunuzu söylüyor mu? İnanç ve değerleriniz çocuğunuzun inanç ve değerleriyle çatışıyor mu? İsteklerini yerine getirmediğinizden şikâyet ediyor mu? Bu soruların hepsine “hayır” cevabı verecek anne-babaların sayısı çok azdır. Çünkü her çocuğun çeşitli istekleri olur, davranışla ilgili veya hissî problemleri bulunabilir. Meselâ, arkadaşı veya kardeşiyle iyi geçinemez, sürekli yeni eşya veya giyim ister, okul ve ödevler sıkıcı gelir, sizin uygun görmediğiniz kişilerle arkadaşlık eder; hattâ yatma kalkma saati, yemesi, odasını düzenlemesi, hafta sonu ve boş zamanını nasıl değerlendireceği konularında anne-babasıyla anlaşamaz.
Bu tip problemler karşısında siz, ona emirler vererek yönlendirmeye mi çalışıyorsunuz? Uyarıp gözdağı mı veriyorsunuz? Yoksa nasihat edip, nutuk çekip, çözüm teklifleri sunup, ahlâk dersi mi veriyorsunuz? Ya da yargılıyor, suçluyor, tenkit ediyor ve aynı düşüncede olmadığınızı mı söylüyorsunuz? Veya ad takarak, alay ederek utandırıyor musunuz? Yoksa aynı düşüncede olduğunuzu belirtmeyi, övmeyi, her yaptığını desteklemeyi ve güven vermeye çalışmayı mı tercih ediyorsunuz? Veya onun davranış ve düşüncelerini analiz edip yüzüne karşı yorumlar mı yapıyorsunuz? Ya da onu oyalıyor, konuyu saptırıyor, sorular sorarak anlatmak istediklerini mi sınırlıyorsunuz? Bu soruların en azından bazılarına “evet” demek ebeveynlere ters gelmez. Oysa bunlar anne-baba ile çocuk arasında iletişim kurulmasını engeller. Emir ve yönlendirme, çocuğa duygularının ve ihtiyaçlarının önemli olmadığını anlatır. O hâliyle kabullenilmediğini iletir. Bu ise çocuğu kırar, kızdırır ve düşmanca hareketlere sebep olur. Gözdağı vermek, çocuğu korkak yapar ve küstürür. Yerli yersiz ahlâk dersi verilen çocukta suçluluk duygusu uyanabilir. Hep nasihat etmek ve çözüm teklif etmek, çocuk için, “anne-babam benim çözüm bulma kabiliyetimin olmadığını düşünüyor” anlamına gelir. Böylece çocuk düşünmeye değil, anne-babasına bağımlı kalmaya yönelir ve aşağılık duygusuna kapılabilir. Çocuklar nutuk dinlemeyi de, hatalarının yüzlerine vurulmasını da sevmezler. Bunlar ona, onu küçük gördüğümüz, yetersiz bulduğumuz düşüncesini verir. Yargılamak, eleştirmek ve suçlamak, çocuklara kendisini yetersiz, aptal, değersiz hissettirir. Tenkit, çocuklarda sevilmedikleri duygusunu uyandırır. Ad takmak, alay etmek ve utandırmak, çocukların kişiliği üzerinde olumsuz etki yapar. Söylenenin tersini yapıp kendisini haklı çıkarmaya çalışabilir. Oyalamak ve konuyu saptırmak, onunla ilgilenmediğimiz, saygı duymadığımız ya da reddettiğimiz zannını uyandırır. Aşırı iltifat da çocuklar üzerinde olumsuz tesire sahiptir. Sürekli övülen çocuklar övülmediklerinde bunu kabul edilmeme veya yargılanma olarak algılayabilirler. Arkadaşlarının yanında övülen çocuk utanır ve rahatsız olur.O hâlde ebeveyn olarak ne yapacağız? Çocuklarla ilişkilerimiz neye dayanacak? Onları nasıl etkileyeceğiz? Bu konuda çok farklı şeyler söylenmiştir. Ama mesele, iki önemli esas üzerine oturtulabilir. Birincisi, “etkin dinleme” yoluyla, çocuğun açılmasını, duygularını dışa vurmasını sağlamak, onu belli söylem ve davranışa iten esas faktörleri anlamak ve çözüm yolunu çocuğun kendisine buldurmaya yardımcı olmaktır. İkincisi, onunla nasıl konuşacağımızı, düşüncelerimizi ve isteklerimizi nasıl ileteceğimizi bilmek ve ona göre davranmaktır. Bu ise “sen-iletisi” yerine “ben-iletisi”ni kullanmaya dayanır.Etkin dinleme ve ben-iletisi, anne-baba ve çocuk arasında iyi bir diyalog kurulmasını, tarafların birbirlerinin duygularını anlamasını sağlar; çocuğa doğruluk, cömertlik, yardımseverlik gibi değerleri kazandırır ve inançlarımızı kolaylıkla öğreteceğimiz bir ortam hazırlar. Bunları öğretmek, anne-babanın hem hakkı, hem de görevidir. Çocuk değer ve inançları hakkındaki bilgiyi, büyüklerin bu konulardaki konuşmalarına kulak misafiri olarak veya bizzat kendisiyle konuşularak ya da okul, arkadaş ortamı gibi aile dışı çevrelerden öğrenir. Ama en önemlisi, anne-babanın bir hayat boyu yaşayışıyla, davranışıyla çocuğa iyi bir model olmasıdır. Kendimiz ahlâklı ve dürüst isek, inançlarımızın gereğini yerine getiriyorsak çocuk bizden bunları alır. Yetişkinlerin dedikleri ve yaptıkları birbiriyle çelişiyorsa, çocuklara ve gençlere değer ve inançları adına verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunlar baskıyla değil, onlara uygun yaşayarak öğretilebilir.

Etkin Dinleme
Dinleme çok önemlidir; çünkü çocuğa kendisinin önemli olduğunu, kulak vermeye değecek kadar değerli olduğunu anlatır. Dinleme sayesinde; çocukların hayal kırıklıkları vaktinden önce, işler kötüye gitmeye başlamadan önce görülebilir. Çocuğun bir ihtiyacı olduğunda, bir şey isteyeceğinde, canı bir şeye sıkıldığında anne-babasına bunu iletmek ve duygularını onlara açmak ister. Eğer anne-baba çocuğun isteğini duymazlıktan ve görmezlikten gelirse, çocukla ebeveyn arasındaki ilişki giderek kötüleşir ve sonunda kopma noktasına gelir. Oysa, etkin dinleme metodunu kullanan anne-baba çocuğun duygularını ve iletinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışır, sonra bunun doğruluğunu sınamak için kendi sözcükleriyle anladığını geri iletir. Burada dinleyici (ebeveyn), karşıdakinin (çocuğun) söyledikleri hakkındaki değerlendirmesini, önerisini, görüşünü ona bildirmez ve soru sorma gibi kendinden bir şey eklemez. Yalnızca gönderenin iletisinden anladığını geri iletir, duygu, düşünce ve yorumları kendine kalır. Meselâ, çocuk akşam yemeğinde, “bu akşam yemek yemek istemiyorum” dediğinde, anne-baba, “haydi hemen gel, üç öğün yemek yemen lâzım, ne yediğimizi gör” gibi emir ve mantıkla inandırma yoluna gidebilir. Çocuk, “öğle yemeğinde çok yedim, hiçbir şey yemeyeceğim” diyerek tavır koyduğunda, “hemen masaya gel!” emriyle karşılaşırsa, “aç değilim, masaya da gelmek istemiyorum!” deyip inatçı tavrını sürdürebilir. Bu durumda anne-baba çocuğun esas sıkıntısını asla anlayamaz. Bunun yerine etkin dinleme yöntemi kullanılırsa, “bu akşam yemek yemek istemiyorum” ifadesine karşı, “bu akşam yemek yemek istemiyorsun” dendiğinde, çocuk “evet, midem sanki düğümlenmiş gibi” diyebilir. Dinleyici “bugün gerginsin” diyerek etkin dinlemeyi sürdürürse, çocuk “gergin değilim, çok korktum” deyip duygusunu açmaya başlar. Dinleyici “bir şeyden çok korkmuşsun” deyip duygusunu anladığını iletirse, “evet, bugün arkadaşım aradı ve konuşmak istemediğini söyledi, çok ciddiydi, her zamanki gibi değildi” diyerek yemek yemek istememesinin arkasındaki asıl sebebi ortaya koyar ve duygularını açar.

Etkin Dinleme Ne Sağlar?
Sıkıntı veren duygular bastırılarak, başka şeyler düşünülerek yok edilemezken, açıkça dile getirildiklerinde yok olurlar. Erişkin insanlar bile, sıkıldıklarında veya darda kaldıklarında, çare üretmekten aciz olsa da kendini dinleyen kişilere içini dökerler. Kendisinin dinlenmesi kişiye büyük bir rahatlık verir. Aynı şekilde, etkin dinleme, çocukların duygularının keşfedilmesine ve sıkıntı kaynağı olan duyguların boşalımına yardım eder.

Etkin dinleme, anne-baba-çocuk arasında sıcak bir ilişki geliştirir. Dinlenildiğini, anlaşıldığını bilen çocukta karşı tarafı sevme duygusu artar. Benzer duygular anne-babada da uyanır. Böylece iki taraf arasında daha derin bir yakınlık ve daha derin karşılıklı sevgi-saygı doğar. Etkin dinleme çocuğun problemlerinin çözümünü kolaylaştırır. Çocuk içini döker, problemlerini paylaşır, dinleyici de ona yardımcı olur. Çünkü anne-baba çocuğu dinliyorsa, çocuk da onları dinlemeye ve onların düşüncelerini almaya yatkın olur. Uzmanlar, çocukların kendilerini dinlemediğinden yakınan anne-babalarla, “çocuklarını dinlemedikleri konusunda bahse girebilirsiniz” demektedirler. Diğer yandan etkin dinleme sayesinde çocuk, problemini kendi kendine analiz etmeye, onun üzerinde düşünmeye ve çözüm bulmaya yönelir.Etkin dinlemenin kullanılabilmesi için anne-babanın çocuğun söylediğini duymak istemesi, onu dinlemek için zaman ayırması, o anki probleme gerçekten yardımcı olmak istemesi, onun duygularını, kendisininkinden farklı olmasına rağmen kabul edebilmesi, çocuğun duygularını tanıyıp onunla baş edebileceğine güvenmesi, duyguların değişebileceğini bilmesi ve çocuğu, kendisinden farklı kendine has duygu ve düşünceleri olan bir birey olarak görebilmesi gerekir. Eğer anne-baba çocuğu dinlerken kendi duygularını askıya alamayacaksa, kendini onun yerine koyamayacaksa, dünyayı onun gördüğü gibi göremeyecekse, gerekirse kendini değiştiremeyecekse, etkin dinleme gerçekleşmez. Onun yaptığı, yapmacık bir hareketten öteye geçmez.Anne-baba-çocuk arasındaki her ilişki veya her durum etkin dinlemeyi gerektirmez veya etkin dinleme için uygun zaman olmayabilir. Etkin dinlemenin en uygun zamanı, çocuğun ihtiyacının veya isteğinin yerine gelmediği, yani çocuğun problemi olduğu zamanlardır. Arkadaşı ve kardeşiyle geçinemediği, dersleri ve ödevleri zor geldiği, bir konuda karar veremediği, birisine kızdığı, mutsuz olduğunu hissettiği anlar gibi. Hemen hemen bütün çocuklar bu tür problemlerle karşılaşırlar. Genellikle anne-baba çocukların problemlerini üstlenmeye yatkındırlar. Oysa yapılması gereken şey, probleme çocuğun sahip çıkmasına izin vermek, ona problemini çözebileceğine dair güven vermektir. Etkin dinleme, çocuğun probleminin çözümünde ilk adımı oluşturur; yani duygular açıklanır ve problem tanımlanır. Artık ev, çocukların problemlerinin konuşulduğu bir ortama dönüşür. Çocuklar daha önce anne-babalarına açamadıkları problemlerden söz etmeye başlarlar. Bu ilk adımdan sonrasını genellikle kendileri getirir ve kendi çözümlerini bularak, problemin üstesinden gelirler.

Sen-İletisi Yerine Ben-İletisi
Anne-babalar istemediği bir davranış karşısında çocuğa genelde, öznesi “sen” olan; “yapma”, “öyle yaparsan…”, “neden gidiyorsun”, “bozma”, “çalış”, “daha iyi olmalısın”, “başımın derdisin” gibi iletiler gönderirler. Bütün çocukların istediği, kendi duygularının anlaşılmasından sonra anne-babanın duyguları yönünde olumlu bir şeyler yapmaktır. Anne-baba-çocuk ilişkisinde problem her zaman çocuktan kaynaklanmaz. Onlar da yorgun, üzgün, uykusuz, sıkıntılı, kızgın, endişeli olabilir. “Yorgunum”, “dinlenmek istiyorum” gibi açık bir kodla gerçek duygunun ortaya konması “ben-iletisi”dir. Anne, “tertemiz mutfağımı kirlenmiş görünce üzülüyorum” derse ben-iletisini kullanmış olur. “Mutfağı neden bu kadar kirlettin” ifadesi ise sen-iletisidir.Sen-iletisi çocuğu isyana, inatlaşmaya ve direnmeye kışkırtırken, ben-iletisi bunları önleyebilir. Onun davranışının bizim üzerimizdeki etkisini dürüstçe iletmek, onun kötü olduğunu söylemekten daha etkilidir. Bu, çocuğa duygularımızı anlatır, davranış seçme özgürlüğünü ona bırakır, sorumluluk almasını öğrenmesinde yardımcı olur. Ben-iletisi dürüst olduğundan, çocuğa da duygularını dürüst iletilerle anlatmasını öğretir. Bu açıklığın en büyük yararı, çocuğun anne-babasını olduğu gibi tanıması, kendi duygularını açığa vurması ve içten, samimi bir ilişkinin gelişmesidir. Çocuklar anne-babalarındaki bu gerçek olma özelliğinin değerini bilirler ve şöyle derler: “Annem ve babam benimle arkadaş gibiler. Onlar iyi insanlar. Herkes gibi onların da yanlışları var, ama ben onları öyle de seviyorum.”Sonuç olarak, anne-babalar çocuklarını seviyorlarsa onların daha mutlu, daha saygılı, daha sorumlu, daha dürüst olmalarına ve olgunlaşmalarına nasıl yardım edeceklerini öğrenmek zorundadırlar. Türkiye’de son yıllarda, anne-baba eğitimi konusunda kurslar düzenlenmekte, seminerler verilmekte, kitap ve makaleler yazılmaktadır. Hattâ bu gaye ile vakıf ve dernekler kurulmaktadır. İnanç sistemimiz ve kültürümüzde de çocuklara nasıl davranılacağı konusunda zengin güzel örnekler vardır. Bu imkânları değerlendirerek mükemmel ebeveyn olmak, her anne-babanın elindedir.

Prof.Dr. Harun AVCI

SIZINTI DERGİSİ

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 78 takipçiye katılın