Hastalık ve Musibetlerin Hikmetleri


Acaba başımıza gelen sıkıntı ve musibetlerin hikmetleri ne­lerdir? Bu davetsiz misafirlerimizi nasıl karşılamalıyız? Bir­kaç yazı çerçevesinde bu konuyu inancımız ışığında değer­lendireceğiz. Şunu da belirtelim ki, iman ve güzel ahlak dışında her nimet aslında bizim için bir imtihandır.

Belki felaketimize sebep olabilir. Bazen nimet sandığımız hususların, gerçekte tersi bizim için nimettir. Allah bazen en büyük nimetleri en büyük musibetler içinde saklar. O bela ve musibetleri nimete ulaşmak için köprü yapar. Genellikle nimete nimetle kavuşulmaz. Rahata rahatla erişilmez.
Yazının devamını oku »

Âhirete İman herkes İçin Nasıl Ümit Kaynağı Olabilir?


1. Âhirete tam olarak inanan bir insanın ölümden korkusu kalmaz. Çünkü onun gözünde ölüm bir yok oluş değil, bir yer değişikliğidir. Vazifenin tamamlanması, ücret alma za­manının başlangıcıdır.

Başta sevgili Peygamberimiz olmak üzere pek çok sevdiklerine kavuşmaktır. Hepsinden daha güzeli Rabbini görebilmek için aşılması gereken bir engeldir.

Bunları kendi ölümü için düşündüğü gibi, çok sevdiği yakın­larının, meselâ annesinin, babasının, çocuklarının, eşinin ölümü için de düşünür. Yakınlarının ölmekle yok olmayacaklarını, ebedî olarak kendisinden ayrılmayacaklarını, kendisinin de onların gittikleri yere gideceğini bilir. Bu yüzden yakınlarının vefatından dolayı, âhirete inanmayan kimseler kadar etkilenmez ve manen yıkılmaz.

Âhirete inanmayan bir kimse ise, ölümü yok oluş şeklinde gördüğünden hem kendi ölümünü düşünmekten, hem de yakın­larının vefat etmesinden dehşete kapılır ve daha dünyada iken bir çeşit cehennem hayatı yaşar.

2. Âhirete imanın bir faydası da çocuklarla ilgilidir. Çocuklar, toplumun aşağı yukarı dörtte birini meydana getirirler. Ölüm, çocukların körpe zihinlerinde çok büyük yaralar açar. Âhirete iman olmazsa, çok sevdiği ve birlikte oynadığı arkadaşının ölümü çocuğu çok sarsar. Sevdiği arkadaşının toprağın altında bö­ceklere yem olduğunu, bir daha onu hiç göremeyeceğini düşü­nür, dehşete kapılır. Annesinin, babasının ve kardeşlerinin ölü­müyle daha da sarsılır.

Fakat âhiret inancı yardımına koşsa, kendisine verilen teselli­lerle sevinç hisseder. Âhiret düşüncesi sayesinde kendisine veri­len tesellilerin etkisiyle şöyle der: “Kardeşim veya arkadaşım öl­dü. Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha güzel yaşar. Orada is­tediği her yeri uçarak dolaşır, canının istediği her şeyi yer içer. Annem öldü, fakat Allah’ın rahmetine gitti. Beni cennette yine kucağına alıp sevecek. Ben de orada o sevgili anneciğimi yeni­den göreceğim.”

3. Âhirete imanın tesellisi insanlığın dörtte birini oluşturan ihtiyarların da imdadına yetişir. İnsan gerçekten de ölümün genç ihtiyar dinlemediğini fazla düşünmeyebilir. Özellikle gençliğinde ölümü kendisinden uzak görebilir. Fakat ihtiyarladıkça ölümün habercisi olan beyaz kıllar ve vücudunda yer edinmeye başlayan hastalıklar ona her an ölümü hatırlatır, kulaklarında ölümü çın­latır. Âhirete inanmadığı takdirde bir ihtiyarın durumu, idamlık bir mahkûmunkine benzer. Cellâdın, “Haydi gel, idam edilecek­sin.” emrini beklercesine titrer. Bu ise onun hayatını zehir eder ve zindana çevirir.

Fakat âhiret inancı yardımına koşsa, idam mahkûmlarım an­dıran o ihtiyarların perişan hali şu müjde ile birden değişiverir: “Merak etmeyiniz, sizin ebedî bir gençliğiniz var. Parlak ve son­suz bir hayat sizi bekliyor. Kaybettiğiniz, akranlarınız, yakınları­nız ve dostlarınızla sevinç ve mutluluklar içerisinde yeniden gö­rüşeceksiniz. Yaptığınız bütün iyilikler muhafaza edildiğinden, onların mükâfatını göreceksiniz.” Bu, onlar için öyle bir müjde­dir ki, başlarına yüz ihtiyarlık gelse, onları üzüntüye sevk etmez.

4. Âhirete imanın bir diğer faydasını da, gözü görmeyen, ko­lu, ayağı tutmayan, kulağı duymayan, konuşamayan sakat insanlarda görürüz. Âhirete iman olmasa, meselâ kör biri, güzellikleri görememenin; sağır, güzel sesleri duyamamanın; dilsiz, sevdik­leriyle konuşamamanın ıstırabını yüreğinden duyar. Fakat âhirete iman yardımına koşsa, Allah’ın kendilerini o organlarla işlenebilecek günahlardan koruduğunu düşünür ve yoksun kal­dığı bir nimetten dolayı üzülüp yakınmayı bir yana bırakarak, âhirette, cennet nimetlerinden dünyada iken sağlam olanlardan daha fazla istifade edeceğini düşünür, teselli bulur.

5. Âhirete imanın bir diğer faydası da, insanlığın pek mühim bir kısmını teşkil eden hastalarda, zulme uğrayanlarda, musibet­lere maruz kalanlarda, yoksullarda, ağır ceza alan mahkûmlarda kendisini gösteriyor. Eğer âhirete iman olmazsa, ağır bir hastalı­ğa yakalanan biri, her an hastalığının ihtarıyla gözü önüne gelen ölümü düşündüğü için hayatı zindana döner. Zulme uğrayan bi­ri, zalimden intikamım alamadığı ve namusunu mağrur zalimin elinden kurtaramadığı için huzursuz olur ve dünyası bir bakıma zindana dönüşür. Büyük bir musibete uğrayan kimse kendisince boşu boşuna malım ve sevdiklerini kaybetmiş olmaktan gelen sı­kıntının altından kalkamaz. Zulme uğrayarak veya bir iki saatli­ğine nefsine mağlup olduğu için beş on sene hapis cezası çekme­ye mahkûm edilenler, hiçbir teselli bulamazlar.

Kısaca, eğer âhirete imanları olsa, bütün bu saydıklarımız ra­hat bir nefes alırlar. Sıkıntıları, intikam ve hiddetleri imanlarının kuvvetine göre kısmen veya tamamen kaybolur. Yerini huzur ve neşeye terk eder. Meselâ, hasta biri ölümden korkmadığı, ölümü ebedî bir hayatın başlangıcı olarak gördüğü için güven duyar. Hastalık acısının, günahlara kefaret olduğunu düşünmesi de sı­kıntılarını hafifletir.

Zulme uğrayan kimse, hakkını almaya gücünün yetmediği zalimi âhirete, Allah’ın adaletine havale eder, rahatlar.

Musibete uğrayan, musibetin Allah’tan geldiğini bildiğinden kaderine rıza gösterir, bu musibet sebebiyle âhirette verilecek ni­metleri düşünerek huzur bulur.

Mahpus, işlediği günaha tevbe ve istiğfar ederek ve sabır gös­tererek hapishaneyi bir nevi okul olarak görür. Haksız olarak mahkûm edilmişse, âhirette Allah’ın kendisine vereceği mükâfatı düşünerek sabreder.

İnsan başıboş değil

Bu kâinatın yaratıcısı olan Allah, sınırsız bir hikmet, rahmet ve kerem sahibidir. Aynı zamanda sonsuz bir izzet, celâl ve ada­leti bulunmaktadır. O, öyle bir sultandır ki, dünyamızdan mil­yarlarca defa daha büyük olan yıldız ve gezegenleri emrine bo­yun eğdirir. Kâinata koyduğu dengeye her şeyi ayak uydurmaya mecbur eder. Dünyamızı büyük bir canlı gibi her kış ölüme mazhar eder, ardından baharı getirerek yeniden diriltir. Sayısız de­nebilecek çokluktaki bitki ve hayvan türlerini birer ordu gibi ha­yat vazifesinde görevlendirir.

Bu büyük canlılar ordusundaki bü­tün fertlerin hayat süreleri boyunca ihtiyaç duydukları azıkları­nı, giysilerini, silahlarını en adilâne ve uygun biçimde verir. Dünya karargâhında her birisine fıtrî emirleri istikametinde ya­şamaları için gerekli her şeyi temin eder. Önceden belirlediği as­kerlik süresinden, günü ve saati geldiğinde terhis eder. İnkarcı ve günahkâr cin ve insanlardan başka hiçbir şey, O’nun emrin­den kıl payı dışarı çıkmaz. Bunlara fırsat vermesi de imtihan ge­reğidir. Her şey, O’na itaat edip boyun eğer. Ayrıca, tarih boyun­ca inkarcı, azgın ve zalim kavimlerin başına zaman zaman getir­diği felâketlerle sınırsız bir izzet ve büyüklük sahibi olduğunu herkese göstermiştir.

En küçük bir onur, iktidar ve adalet sahibinin bile, kendisine karşı gelen, emir ve yasaklarını hafife alan, şeref ve onuruna do­kunan zorbalara cezası; emirlerine itaat eden, şefkat ve adalet kanatları altına sığman, izzet ve büyüklüğüne saygı gösteren iyi­lere de mükâfatı bulunmaktadır. Bir köyde bile, huzuru bozan, karışıklık çıkaran, başkalarına haksızlık eden bir kimseye “Ne ya­parsa yapsın!” denilmez. Yetkili ve sorumlular tarafından duruma uygun bir ceza verilir. Nerede kaldı mutlak hâkimiyetin zirvesin­de olan, her şeyi yoktan yaratan, genişliği ışık .yıllarıyla bile ölçülemeyen uçsuz bucaksız bir evreni ahenk ve nizam içerisinde ida­re eden, bütün güç ve iktidar sahiplerinin yaratıcısı Yüce Allah’ın iyi kullarına mükâfatı, kötü kullarına cezası bulunmasın.

Oysa böyle bir adalet, bu dünyada tam olarak sağlanmıyor. Çoğu zaman zalim, bütün kötülükleri ve şımarıklığıyla, mazlum da ezilmişlik ve horlanmışlığıyla hakkını alamadan bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Demek ki hesaplaşma başka bir mahkemeye bırakılıyor. Kur’ân, bunun aksi bir düşünce taşıyanları şöyle ya­dırgıyor:

“Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini inanıp iyi iş­ler yapanlar gibi tutacağımızı mı sandılar? Hayatlarında ve ölümlerinde onlarla eşit olacaklar, öyle mi? Ne kötü hüküm ve­riyorlar.”( Câsiye Sûresi, 45:21.)

Nice insanlar vardır ki, nimetler içinde boğulmuşken nankör­lük edip, kulluk ve hizmetlerini Allah’tan başkalarına yapıyorlar; Allah’ın kullarına zulmediyorlar. Allah’ın, Kendisini tanıtmak için alabildiğine yaydığı sayısız delil ve nimetleri gözü kapalı olarak karşılıyorlar. İnkâr içerisinde, zalim, gaddar ve zorba bir hayat geçirerek, ceza da görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Oysa İlahî izzet, celâl ve adalet bu edepsizlere gerekli dersin ve­rilmesini, mazlumların hakkının kendilerinden alınmasını gerek­tirir. Bu dünyada tam olmadığına göre, âhirette olacaktır ve ora­ya bırakılmaktadır. Şu İlahî vaadin yerine gelmemesi mümkün mü?

“Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş) bir hardal tanesi ağırlığın­da bile olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.”( Enbiyâ Sûresi, 21:47)

Allah imhal etse (mühlet verse) de ihmal (ceza vermezlik) etmez. Küçük suçların cezaları küçük yerlerde verilir. Cana kıy­mak, vatana hıyanet etmek gibi büyük suçlar ise, büyük merkez­lerdeki büyük mahkemelere havale edilir. Köyde adam öldüren bir kişiye hemen orada ceza verilmemesi, onun cezasız kalacağı anlamına gelmez.

Bunun gibi, birçok insanı öldüren bir zalimin veya manen bü­tün varlıkların hukukunu çiğneyen bir inkarcının dünyada ceza­landırılması, işlediği suça karşılık gelmemektedir. Çünkü ömür süresi bu suçun cezasını tam olarak görmesine yeterli olmamak­tadır. Onun için böyle insanların hesabı, asıl hesap yeri olan âhirete bırakılmaktadır.

Öyleyse insan kendisini, canının her istediğini yapabilecek başıboş bir varlık sanmamalı. Çünkü şu dünya misafirhanesinde hikmet gözüyle bakılsa başıboş, gayesiz hiçbir varlığa rastlana-maz. “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?”( Kıyamet Sûresi, 75:36) âyeti yadırgayıcı bir üslupla bu gerçeği dile getirmektedir. Kâinat ağacının mey­vesi olan, her şey emrine verilmiş, ayrıca her organına, hatta her hücresine binlerce hikmet takılmış, görevler yüklenmiş insanın bütünüyle başıboş, vazifesiz, hikmetsiz, mükâfatsız ve cezasız bı­rakılması mümkün mü? “Bizim sizi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”( Mü’minûn Sûresi, 23:115) âyeti aynı gerçeğin başka bir ifadesidir.

Âhiret düşüncesini yok saydığımız takdirde, gerçekte ahlâk denen kavramın artık bir değeri kalmayacaktır. Zira bu durumda, kötülük yapanlar dünyada diledikleri gibi yaşadıkları için akıllı sayılacaklardır. İyi kimseler ise aptal durumuna düşmüş olacaklardır. Onlar sırf iyilik yapmak için birçok zorluğa katlan­mışlar ve ahlaka aykırı pek çok şeyi de kendi çıkarları söz konu­su olsa dahi yapmamışlardır.

Nitekim Tîn Sûresinde Yüce Allah, hayatlarını yaratılış gaye ve çizgisinde, iman ve faydalı eylemler dairesinde sürdürenlerle, insanlık çizgisinden ayrılıp aşağılara doğru alçalanların varlığına dikkat çektikten sonra insana şöyle hitap eder:

“Bundan böyle hangi şey sana hesap ve ceza gününü yalanlatabilir? Allah, hükmedenlerin en üstünü değil midir?”( Tîn Sûresi, 95:7-8.)

Evet, hâkimler hâkimi olan Allah, bir şeye söz vermişse mut­laka gerçekleşecektir. Tüm mazlumların tek ümidi, bilcümle za­limlerin korkulu rüyası âhiret, kıştan sonra baharın, geceden sonra sabahın gelişi kadar kesindir ve gelecektir.

Ölümsüzlük özlemi

İnsanda ebedî yaşamaya yönelik bir susuzluk, bir hasret ve özlem bulunmaktadır. Oysa insan beden olarak fânî olduğu gibi, münasebet halinde bulunduğu diğer insanların dünyası ve kâi­natın şu mevcut şekli de fânidir. Her biri saatin saniye, dakika, saat ve günleri sayan milleri gibi birbiri ardınca seyirlerini ta­mamlayacaklardır. Ölümsüzlük özlemi, tarih boyunca insanlarda çeşitli yansımalarla kendisini göstermiştir. Reenkarnasyon inan­cından tutun, mumyalanmaya ve günümüzde insan kopyalama teşebbüslerine varıncaya kadar, hep bu özlemin tatminine yöne­lik girişimler olarak görülebilir. Benzeri gelişmelerin ardından medyanın, “Dünya ölümsüzlüğün peşinde”, “Ölümsüzlüğe bir adım daha”, “Ölümsüzlük enzimi bulundu!” gibi başlıklarla ko­nuya ilgilerini dile getirmeleri, aslında gönüllerin bu derin arzu-

sunun dillendirilmesinden başka bir şey değildir. Yine her insa­nın, kendisini mümkün olduğunca dünyada yâd ettirecek, şahsı­na kalıcılık kazandıracak resimler, heykeller ve kişisel yetenekle­riyle gerçekleştirdiği çeşitli eserler hep bu susuzluğun bir nebze olsun dindirilmesine yöneliktir. Demek ki. ölümsüzlük insan için büyük bir ihtiyaçtır.

Hz. Âdem’i şeytanın tuzağına düşüren ve cennetten çıkarıl­masına neden olan yasak ağacın, ona “şeceretü’l-huld=ebediyet ağacı” olarak gösterilmesi(Tâhâ Sûresi, 20:120.)değil miydi?

İşte, aklı başında, gaflet sarhoşluğuna düşmemiş her ayık vic­danın derinden derine özlemini çektiği ve her yüreğin kanayan yarası olan ölümsüzlük hasretinin tek merhemi âhiret inancıdır. Bu ihtiyacın biricik doğru tatmin vesilesi âhiret inancıdır. Onun dışında bu özlemi, bütün dünya ve binlerce yıllık ömür verilse gideremez. İnsan, görünüşte küçük bir varlıktır. Ancak, taşıdığı ruha, kafasındaki akla, kalbinde beslediği istidatlara bakıldığın­da bulunduğu bu âlem ona dardır, içine alamaz. O ruhun arzu­larını, aklın düşüncelerini ve istidatların eğilimlerini tatmin ve temin edecek, âhiret âlemidir.

Bu özellikleri de gösteriyor ki in­san, sonsuzluk için yaratılmış ve ebediyete gidecektir. Bu dünya onun için bir misafirhane, âhirete geçiş için bir bekleme salonu­dur. İnsan geçici bir süre için küçük bir havuza bırakılmış bir ba­lina yavrusuna benzetilebilir. O yavru, aslında kabiliyetçe büyük deryaların çatılışıdır. Yalnızca kendi doğal ortamında rahat ede­bilir. Belli bir süre sonra mutlaka oraya taşınmalıdır. Başka türlü rahat yüzü göremez. Bu dünya, ihtiyaç ve özlemleri sonsuzluğa doğru uzanan insan için o havuz konumundadır; onun deryası ise, gerçek vatanı âhiret âlemidir.

Bizlerdeki “ölümsüzlük” özlemi, kendimizden doğmuş ola­maz. Sonsuz ve ölümsüz olan Rabbimiz, bizi yaratırken benliğimize bu fikri nakşetmiştir. Eğer sonsuz bir hayatı vermeyecek ol­saydı, bize bu fikri vermenin bir anlamı kalmazdı. Madem ki bi­zi, hararetle sonsuzluk isteyen varlıklar olarak yaratmış, demek ki sonsuz hayatı da verecektir. Öyleyse ölüm, yokluk ve son de­ğildir. Ölüm ötesinde sonsuz bir hayat, yani âhiret bizi bekliyor.

Âhiret inancı, insana ebedî cenneti kazandırmakla kalmaz, bu dünyayı da cennete çevirir. Âhirete iman, “ebediyet” için yaratı­lan ve ebedî saadetten başka hiç bir şeyle tatmin olmayan insan için, bitmez tükenmez bir hazine ve saadet kaynağıdır. Ayrıca dünyanın bir an bile eksik olmayan türlü türlü üzüntülerine kar­şı bir teselli vesilesidir.

Meselâ, bu inanç ölüm gerçeğine karşı büyük bir tesellidir. Doğan bebek, anne rahminden daha güzel bir dünyaya ayak bas­tığını bilseydi belki de ağlamazdı. İşte, âhirete tam inanan bir ki­şi de ölümü sonsuz bir âleme doğuş olarak görür ve ölümden korkmaz. Askerliğini bitirip, tezkeresini alan asker sevinir. Çün­kü görevini yapıp memleketine dönmekte, onlarca akraba ve ya­kınlarına kavuşmaktadır.

Uzak bir ülkeye okumaya giden bir öğ­renci eğitimini başarıyla tamamlayıp vatanına döndüğünde ağlar mı? işte, dünya hayatı da insanlar için bir askerliktir; bir eğitim ve öğretim sürecidir. Ölüm ise, bir terhistir; gerçek vatanımız olan cennete dönüştür; âhirete göçmüş milyonlarca akraba, dost ve yakınlarımıza kavuşmadır.

Ebedî mutluluğa inanmayan insanlar için ölüm bir idamdır. Onlar, infaz zamanı belirsiz idam mahkûmlarıdırlar. Her an ya­kalanıp idam sehpasına çıkarılma korku ve endişesi onların ha­yatını mahveder. Yapacakları tek şey, beyinlerini uyuşturmak ve acı sonlarını düşünmekten kaçmaktır. Oyun ve eğlencelerle, sar­hoşlukla toz-pembe hayatlarının sona ereceğini unutmaya çalı­şırlar. Kendilerini kandırarak geçici bir süre basit ve nefsanî zevklerle oyalanırlar. Ne var ki gerçek mutluluğu hiçbir zaman tadamazlar. Çünkü en büyük isteği sonsuzluk olan insanı, ancak sonsuzluğa iman etmek ve o doğrultuda yaşamak tatmin edebi­lir.

Sonumuz sonsuzluktur

Dış dünya ile insan vücudu arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Bu karşılıklı münasebet ve tamamlayıcılık, Yaratıcılarının da bir olduğuna delildir. Meselâ, dışta duyulan, tadılan, görülen şeyleri yaratan kim ise, insana duyma, tat alma ve görme duyu­larını veren de O olmalıdır. Bu ölçüyle insana baktığımızda, onun sırf dünya için yaratılmadığını görüyoruz. Tıpkı anne rah­mindeki bir çocuğa veya yumurtadaki bir kuşa bakıldığında onun sürekli olarak o dar yerde yaşamak için yaratılmadığının anlaşıldığı gibi. Anne rahmindeki yavrunun böyle bir geleceği görmemesi, hatta bunu inkâr etmesini var saymamız bile, belli bir süre sonra onu bu dünyaya gözünü açmaktan alıkoyamaz. Bu dünya da bizim için ikinci bir anne rahminden ibarettir. Âhiretin olmadığını farz ettiğimiz takdirde yaratılışımız ve bu dünyada bulunuşumuz tam bir muamma olarak kalır. Bunun içindir ki, tarih boyunca bütün akıllı insanlar, hep “İnsan nedir? Nereden gelmiştir? Buradan nereye gidecektir?” sorularının cevabını me­rak etmiş ve bu üç muammayı çözmeye çalışmıştır.

Kısaca, insa­nın bir yerlere yolcu olduğu kestirilmiş, fakat nereye gideceği tam olarak tespit edilememiştir. Bu soruların cevabı sadece in­sanın Yaratıcısı tarafından görevlendirilmiş peygamberlerce do­yurucu bir biçimde verilebilmiştir.

Öte yandan, bu âlemde sınırsız bir cömertlik göze çarpmakta­dır. Kâinatta her şey, son derece sanatlı olmasına rağmen niha­yetsiz bolluktadır. Bir çiçekteki sanatı düşünelim. Bütün insanla­rın bir araya gelip rengini, desenini, tazelik ve canlılığını vere­mediği böyle bir çiçeğin sayısız benzerleri yeryüzünün her tara­fında bolca ve cömertçe yaratılıyor. Koca ağaçların hayat prog­ramlarını içinde taşıyan tohum ve çekirdekler sınırsız sayıda çoğaltılıyor, kimisi öğütülüp yeniyor, kimisi kuşlara ve haşerelere yem oluyor, kimisi de ayaklar altında ezilip gidiyor.

Cismi itiba­riyle bir toz zerresi kadar bile kâinatta yer tutmayan şu küçücük insan için, uzayda sistemler düzenleniyor. Güneş, ısı ve ışığıyla başını okşayıp âlemini aydınlatırken, diğer yandan sayısız türde­ki meyve ve yiyeceklerini pişirmeye vesile oluyor. Eğer bu İlahî cömertlik olmasaydı, bir çekirdeği, bir ceviz ve nar tanesini, bir yudum suyu, bir nefeslik havayı bile milyarlar verseydik elde edemezdik.

Böylesi sınırsız bir cömertlikle iş gören Rabbimizin, ölümle başımıza vurup, bu sonsuz hediyeleri elimizden ebediyen düşür­mesi düşünülemez. Çünkü böyle bir şey, nimetin Sahibine düş­manlığı netice verir. Bu da O’nun hikmetine ve kâinatın yaratılışındaki mukaddes gayeye zıttır. Çünkü O, âlemi ve hayatı kendi zatını tanıtmak ve sevdirmek için yaratmıştır. İlk bakışta bu ni­metler böyle acımasızca elimizden almıyor gibi görünse de, as­lında daha büyük nimetlere sahip kılmak içindir. Tıpkı anne rah­mindeki besin ve nimetler arasından alınıp şu geniş dünyadaki sayısız nimetlere kavuşturulduğumuz gibi…

Dünyadaki nimetler âhiretteki asıllarının numuneleri ve gölgeleridir; onlara teşvik için verilmektedir. Yoksa eğer âhiret olmazsa, Allah’ın bunca cö­mertliği aksiyle nitelenirdi. Bu da O’na asla yakışmaz. O, böyle çirkinliklerden münezzeh ve yücedir.

Bir bahar mevsiminde, rengârenk çiçekler, şırıl şırıl akan çay ve ırmaklar arasında kuşların türlü melodilerle ötüşünü seyredip dinleyebiliyoruz. Bütün bitki ve ağaçların zümrüt gibi yemyeşil güzelliğini, güneşin doğuş ve batışını ve bulutsuz bir gecede mehtabı seyrediyoruz. Bütün bu eşsiz tablolar, o sonsuz cemal sahibi olan Allah’tan mesajlar taşıyor. Hepsi de O’nun güzelliği­nin birer parıltısıdır. Biz de bunları kendimizden geçercesine te­maşa ederken Ressamını tanımaya çalışıyoruz.

işte eğer bunca güzellikleri seyrederken birden bire ebedî yoklukla perde kapanıverse ve bir daha da böyle güzellikler ol­mazsa, bu güzelliklerin bir anlamı kalır mı? Nimet azaba, sevgi nefrete, akıl da bir işkence aletine dönüşmez mi? Oysa böylesi bir cemal sahibi böyle bir çirkinlikten münezzehtir. Demek ki Al­lah, sonsuza dek cemalini gösterecek bir âlemi açacaktır.
Bir asker, generallik mertebesine kadar çıkarılıp sonra suçsuz yere, baş aşağı fırlatılırcasına rütbesi elinden alınır mı? Başta Hz. Muhammed (a.s.m.) olmak üzere bütün peygamberler ve ev­liyalar, yoktan, hiçten yaratılıp, bin bir gayretleriyle en yüksek manevî mertebelere çıkarılmışlardır. Âhiretin gelmemesi demek bütün bu yüce rütbeli zatların hakkıyla lâyık oldukları rütbeleri­nin suçsuz yere sökülüp atılması ve ömürleri boyunca Allah’a ka­fa tutmuş Firavunlar ve Ebu Cehillerle aynı toprak altında eşit seviyeye indirilmesi anlamına gelir. Allah’ın güneşlerden daha açık rahmet ve adaletini yok saymadan, hatta bütünüyle Allah’ı inkâr etmeden bunu kabul etmek mümkün değildir.
Demek ki âhiret, Allah’ın varlığı kadar kesindir.

Sonsuzluk mutluluktur

Hayatı, kayan bir yıldız gibi veya ilk tutuşturulduğunda gür yanan, ardından cılızlaşa cılızlaşa sonunda sahibinin parmağını yakarak ebediyen sönen bir kibrit çöpü gibi düşünen bir kimse­nin bu dünyada mutlu olması düşünülebilir mi? Zevk ve neşele­rimiz, herhangi bir kuşku ve endişe ile zedelenmemelidir. Mutlu­luğu tamamlayan, devamlılıktır. Saadetler devam etmezse zıtlarına dönüşürler. Devamlı olacağına kesin kanaat getirilirse ger­çek bir mutluluk verirler.

Meselâ, rüyasında dünyanın en güzel saraylarında yaşadığını, krallar gibi ağırlandığını gören bir kim­se, bunun geçici bir rüya olduğunu bilse, haz ve lezzet alamaz; mutluluğu bulanır. Ancak, bir başka şekilde de olsa bunun de­vam edeceğini, hem de artarak süreceğini bilse, tam zevk ve lezzet alır. Bu dünyadaki durumumuz da uykusunda rüya gören in­sanın durumuna benzer. Sahip olduğumuz güzellik ve mutluluk­ların, bu dünyanın ötesinde de süreceğine ve ebediyen devam edeceğine inanmazsak, onları kaybetme korkusu ağır basacak, tüm mutluluğumuzu silip götürecektir.

Ölümsüzlüğe âşık ve bu özlemini gerçek bir âhiret inancıyla tatmin etmeyi başarmış olan kimse, üstünlük ve lezzeti fânî şey­lerde aramaz: dünya işlerinden kazandıklarıyla şımarmaz; kaybettikleriyle de yıkılmaz. Ebedî mutluluğu bilmeyen, fânî ve ge­çici mutluluklardan medet ummaya kalkışır. Bunun vasıtaları olarak gördüğü para, makam ve şöhret gibi şeyleri haddinden fazla önemser. Bunlar birer araç iken amaç haline getirir. Uğrun­da, çok daha değerli olan dostluk ve insanlık gibi nitelikleri feda etmekten çekinmez. Âhirete inanan bir kimse ise, oradaki ebedi saadeti kazanmak için bunları bir vasıta bilir ve o gayesine ulaş­ma yolunda birer basamak yapar. İnsanlığın hizmetinde kullanır. Mükemmel, sevilip sayılan bir insan haline gelir. Bu tutumu da ayrıca bir mutluluk kaynağı olur.

Âhirete inanan kimse, tüm zevk ve eğlencelerinde meşru dai­rede kalmaya çalışır. Harama iltifat etmez. Gezilerini, tatillerini, düğünlerini, kutlamalarını ve tüm mutlu anlarını, ebedî mutlulu­ğa gölge düşürmeyecek şekilde, helâl sınırlar içinde kalarak icra eder. Bir anlık eğleneceğim diye, ebedî mutluluğunu berbat ede­cek davranışlar sergilemenin, akıllı bir insana hiç yakışmayacağı­nı bilir. Mutluluğuna mutluluk katar. Aksi halde tadılan geçici zevkler yerlerini kalıcı elemlere bırakır ve pişmanlıkla son bulur­lar. Şuurlu bir mü’mîn, ağlamakla bitecek gülmelere, eleme dö­nüşecek lezzetlere, pişmanlığı netice verecek haram zevklere ilti­fat etmez.

Bizim öyle dost ve sevdiklerimiz var ki, onları canımızdan bi­le önde tutarız. Onların mutluluklarıyla mutlu olur, en ufak bir sıkıntılarıyla üzülürüz. Âhirete inanmayan bir kimse, böylesine sevdiği dostlarının bir daha ebediyen dönmemek üzere ayrıla­caklarını, dirilmemek üzere ölüp gideceklerini düşündükçe kalp ve ruhu cehennem azabını aratmayacak bir acı hisseder. Bu tür dost ve yakınlarımız bir değil, bazen binlercedir. Böylesine bü­yük ve ağır bir yük altında ruhen ezilen bir kimseyi hangi şey mutlu edebilir? Ne ile teselli bulabilir? . . .

Âhirete inanan bir kimse ise, bütün ayrılıkların geçici olduğu­nu bilir. Tüm o dostların çürüyüp yok olmadıklarını anlar. Başka bir âlemde bütün o sevdikleriyle yeniden buluşacağını düşünür. Büyük bir teselli ve mutluluk hisseder.

Çocuğunu kaybeden bir anne ve babayı düşünelim: Yıllarca emek verdikleri, şefkatle büyüttükleri ve canları gibi sevdikleri ciğerparelerinin ölümü karşısında ne ile teselli bulacaklar ve yü­rek yangınını nasıl söndürecekler? Geceleyin, üstünün açılması­na bile razı olmayan ve kaç kere tatlı uykusunu bölüp çocuğu ile ilgilenen bir anne, vefat eden yavrusunun, yumuşak döşeğinden alınıp kabrin sert ve soğuk toprağına bırakılması karşısında, na­sıl tahammül gösterecektir? İşte böylesine müthiş bir ümitsizlik kaosu içerisinde nefes alamaz haldeyken âhirete iman imdadına gelip, ruh ve kalbine cennet âlemlerinden bir pencere açar. Ölü­mün o zahiren soğuk ve sevimsiz yüzündeki kara peçeyi kaldırıp güzel gerçeği gösterir:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber!”

Âhirete imanın önemi

İnsanlığın bilinen en eski tarihinden bu yana her aklı başında olanı meşgul eden bazı önemli sorular vardır. Bu soruların ba­şında, insanın kim olduğu, nereden geldiği, niçin geldiği, bu dünyada görevinin ne olduğu ve buradan nereye gideceği husus­ları gelmektedir. İstisnasız bütün ilim ve fikir adamları bu mu­amma dolu soruların cevabını bulmak için kafa yormuşlardır. Busorulara en doyurucu ve kesin cevapları verenler ise, hiç şüp­hesiz, kâinatın Yaratıcısından mesajlar alan peygamberlerdir. Çünkü kâinat ve insanı yaratan, onların yaradılış gaye ve vazi­felerini en iyi bilendir. Dolayısıyla, O’ndan mesaj almayan, Ki­tabının güneş misali ışığı altına girmeyen ve yalnızca ateş bö­ceğine benzeyen akıl feneriyle hareket eden kimselerin bu konu­daki sözlerinin hiçbir değer ve güvenilirliği yoktur.

İşte Allah’ın elçileri olan peygamberler bu soruları genel bir çerçeve olarak şu şekilde cevaplandırmışlardır:
İnsanlar, Allah’ın kudretiyle, yokluk karanlıklarından, nurlu varlık sahasına çıkarılmışlardır. O yüce Yaratıcı, insanları, kendi arzularıyla Rablerini tanıma ve emirlerine uygun yaşama göre­viyle görevlendirmiştir. Dünya bir imtihan meydanıdır. İnsan bu imtihan meydanında, öncelikle kendisini buraya göndereni tanı­mak ve O’nun hoşnutluğu çerçevesinde yaşamakla yükümlüdür. Kendisine verilen ömür sermayesiyle âhireti için bir ticaret yapa­caktır.

Birer çekirdek ve tohuma benzeyen kabiliyetlerini olumlu yönden filizlendirip geliştirecektir. Buradan da, kendisi için ikin­ci bir doğumu andıran ölümle sonsuz bir âleme gözlerini açacak­tır. O âlemde göreceği rahat ve lezzet dünyada yaptığı iyilikleri ölçüsünde olacaktır. Bu dünyada, bunca elçi ve uyarılara rağmen Yüce Yaratıcısının emir ve yasaklarım çiğneyenler, Öbür dünyada cehennem denilen zindanda cezalarını çekeceklerdir.

Cennetin anahtarı imandır. İmanı olan, günahkâr da olsa belli bir süre ce­hennemde cezasını çektikten sonra, cennete girecek, imanı ol­mayanlar ise, sonsuza kadar cehennemde azap çekeceklerdir.

İnsan bu dünyada bir yolcudur; hem de ebedî bir âlemin yol­cusu. Başka bir âlemden başlayan bu yolculukta uğrayacağı bir­çok duraklar vardır. Bunlar, kabir, mahşer, büyük mahkeme, mi­zan, sırat, son menzil cennet veya cehennemdir. Hem yolculuğu esnasında, hem de son menzilde göreceği rahat ve huzuru bura­da yaptığı hazırlıklara bağlıdır.

Özellikle günümüzde insanların bütünüyle kendilerini dünya­ya kaptırmaları, ölümü ve sonrasını hemen hiç hatırlarına getir­memeleri, imanın bu esası üzerinde durmayı daha bir önemli ha­le getirmiştir. Gerçekten içinde bulunduğumuz asır, tam bir maddeci özelliğe sahiptir. Çoğu kimse bu dünyayı ebedî ve ken­disini de Ölümsüz gibi görmekte, bir hesap ve ceza gününün bu­lunduğunu hatırına getirmemektedir. Müslümanlar bile bu has­talıktan fazlasıyla nasiplerini almışlardır. Bu nedenledir ki, güç­süzler ezilmekte, namuslar çiğnenmekte, hak hukuk ayaklar al­tına alınmaktadır. Buna karşılık mazlumlar ve ezilenler de hak­larını alamamanın çaresizliğiyle yanıp karamsarlığa düşmekte­dirler. Kısaca, insanlığı içinde bulunduğu bunalımdan kurtaracak biricik çare, âhiret inancıdır.

Kur’ân öldükten sonra dirilişi ispat eder “O ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır ve ölmüş toprağa ha­yat verir. İşte siz de öldükten sonra böylece diriltileceksiniz.

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri, sizi toprak­tan yaratmış olmasıdır. Sonra dünyaya yayılmış beşeriyet haline geldiniz.

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, kendile­rine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda düşünen kim­seler için ibretler vardır.

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı farklı ol­masıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, gecele­yin uyumanız, gündüzün de O’nun geniş lütfundan geçim vesile­lerini aramanızdır. Elbette bunda işiten kimseler için ibretler vardır.

“O’nun delillerinden biri de, kâh korku, kâh ümit vermek için size şimşeği göstermesi, gökten bir su indirip ölmüş toprağa onun sayesinde hayat vermesidir. Elbette bunda aklını çalıştıran kimseler için ibretler vardır.

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, göğün ve yerin, Kendisinin buyruğu ile kaim olmalarıdır (belirlenen yerde sapasağlam işlerinin başında bulunmalarıdır). Sonra sizi yattığınız yerden çağırdığı zaman, birden kabirlerinizden çıkıverirsiniz.

“Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Onların hepsi, isteye­rek veya istemeyerek O’na itaat ederler.

“Mahlûkları ilkin yoktan yaratan, ölümden sonra da dirilten O’dur. Bu diriltme O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. Gerçekten O mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”( Rûm Sûresi, 30:19-27)

“Bizim sizi boşuna yarattığımızı, huzurumuza dönüp hesap vermeyeceğinizi mi sandınız? Şunu bilin ki, gerçek hükümran olan, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan ve pek yüce Tahtın sahibi Allah bundan son derece münezzehtir.”( Mü’minûn Sûresi, 23:115-116.)

Yazar: Prof.Dr.Abdulaziz Hatip

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 75 takipçiye katılın