DÜNYANIN YAŞANAN ÜÇ GÜNÜ


 Üç günlük dünya deriz…

Dün, bugün ve yarından oluşan üç gün…

Yarına girince yarını bugün yapıp, iyisiyle-kötüsüyle bu­günü yaşayıp, düne gönderiyoruz.

Kaybettiklerimizle, kazan­dıklarımızla, payımıza düşenlerle bir günü daha uğurluyoruz. Yazının devamını oku »

“BOŞ ZAMANLARDA” ZAMANI HARCARKEN


Dünyaya geldik geleli âhirete doğru yol alıyoruz.

Bunun için de âhiret yurdu, bize dünya yurdundan daha yakın.

Ne zaman terk edeceğimizi bilmediğimiz bir diyardayız.

Ve âhiret yolunu tutmuş gidiyoruz.

Sanki bir deniz kıyısında yürür gibiyiz. İleri­de Ölüm durağımız olan bir burun var. Her adım atışta o buru­na biraz daha yaklaşıyoruz ve geride bir ayak izi bırakıyoruz. Şimdiye dek ne kadar ayak izi bıraktık acaba? Ve hangi adımla­rı, hangi niyetle, ne yöne attık?

 

 

Gelip geçtiği halde dokunulmamış, el değmemiş, yaşanma­mış vakitlerimiz var. Hepsi de boşa geçirilmiş. Bize bir hediye gelse hemen paketi açar, hediyemizi kullanırız da, açılmamış paketler olan boş vakitlerimizi yaşamadan geçmişe göndeririz. Hepsi de “tembel” damgasını yiyen paketlerdir.

 

 

Doğan günü batana kadar yakalayamazsak, günün batımı gi­bi batarız. Günün boşa geçirilmesi bir çeşit yavaş intihardır. Biz farkında bile olmadan tembelliğimiz bizi harcar. Ömür dediği­miz sel gider, eser dediğimiz kum kalır. Ama bir tembelin sel gibi gidişinden sonra, bırakacak kumu, eseri de yoktur.

Gider­ken ardımızda iyi eserler bırakmak için faaliyete geçmeli, her yeni günü yeni bir fırsat bilmeli, geçen zamanla savaşa girip ganimetler  toplamalıyız. Aksi takdirde sel gibi geçen zaman, bir tembeli daha yanma katıp götürecektir.

 

 Hepimiz fizikî ve fikrî kaynaklarımızın çok gerisinde yaşıyo­ruz.Sahip olduğumuz kabiliyetler bakımından kâinatın en mü­kemmel varlığıyız. Ve her kabiliyetimiz işletilmeyi, körelmekten kurtulup gün yüzüne çıkmayı bekliyor. Eğer tembellik has­talısına yakalanır da kabiliyetlerimizi kullanamazsak, hepsi zamanla körelmeye ve sönmeye başlar. Ve adeta paslanır. İşle­yen demirin pas tutmadığı gibi, pas tutmaya yüz tutmuş kabili­yetlerimizi işletmeli ve hepsini kurtarmaya bakmalıyız.

 

Uzuvlarımızda bile tembellikten ya da hareketsizlikten mey­dana gelen körelmeleri görebiliriz. Uzun zaman hareketsiz ka­lan bir uzvumuz uyuşmaya başlar ve bize ızdırap verir. Bir gö­zümüzü bir dakika bile kapalı tutsak, açtığımızda bulanık gör­meye başlarız ve işlevini yitirdiğini görürüz. O halde çalışmayı aç gözlülük bilip, gözümüzü açalım. Uyuşukluğumuzu gider­menin tek yolu harekettir. Ama hareketlerimiz de boşa kürek sallarcasına mânâsız hareketler olmamalıdır. Faydalı işler yap­mak üzere harekete geçmeliyiz.

  

Büyüklerimiz, “Bir derenin kenarına otur da, zamanın akışını seyret” demişler. Bakalım oturmaktan ve seyretmekten ne za­man vazgeçeceğiz. Atomlardan güneşe, yıldızlara kadar her şeyde çalışma ve hareket prensibi var. O halde bizler de kendimizi hareketsiz, çalışmaz ve tembel halden kurtarmalıyız. Çünkü gö­revimiz çok, vaktimiz ise alabildiğine sınırlı bir yolcuyuz.

 

Cebimizde paramızla bir alış-verişe çıksak, en az parayla en iyi malı nasıl alacağımızın hesabını yaparız. Yaparız da, en kısa zamanda en iyi işi nasıl yapacağımızı nedense hiç düşünmeyiz, herhalde tembelliğimiz böyle ince hesaplar yapmamıza izin vermiyor. Oysaki milyarlar versek, geçmişteki bir dakikamızı bile geri vermezler. Ömür karşılığında sattığımız günleri bir daha geri alamayız. Çünkü, satılan mal geri alınmaz.

 

Pazardan bir kilo meyve alsak, eve geldiğimizde çoğunun çü­rük çıktığını görsek, aldatılmanın öfkesiyle manava veryansın ederiz. Aldanmayalım. Ömür sermayemizle yaptığımız alış-verişlerde aldatılmak istemiyorsak, ne aldığımıza dikkat etmeli­yiz. O çürük meyveler, “tembellik” damgasını yiyen boş vakitlerimizdir. Çünkü uzun süre duran, yenmeyen meyve çürür. Her hayırlı işimiz, bakî hayata gönderdiğimiz meyvelerimizdir. Tembel insanların nasibiyse boşlanmış vakit, yapılmamış işler ve çürük meyvelerdir.

 

Vaktin değerini daha iyi anlamamız için ölümü sürekli hatır­da tutmak bize yardımcı olacaktır. Her an ölebileceğim düşü­nen insanlar tam bir faaliyet içindedir ve böyleleri tembellik edecek vakit bulamaz. Her halde kabirdeki insanlar dirilselerdi bize vaktin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlatırlardı. Çünkü ancak ömür bitince kıymeti anlaşılacaktır. Ölümü düşünmek, bizlere hayatın kıymetini daha iyi hissettirir ve her gü­nümüzün dolu dolu, iyilikle geçmesini sağlar. Böylece vaktin değerinin anlaşılmasıyla, vakit israfı da önlenir.

 

Tembel oluşumuzun ve vakti israf etmemizin tek nedeni ha­yatın değerini bilemeyişimiz. Bir gün öleceğimize inanıyoruz ama uzun bir zaman sonra, hayallerimizi gerçekleştirdikten sonra olacağını zannediyoruz. Hele sağlığımız da yerindeyse ölüm bizim için dağların arkasında, başka diyarlardaymış kadar uzak geliyor. Bu yüzden hayatın kıymetini bilemeden, önemsiz işlerle uğraşıp gidiyoruz.

 

İnsanlara sorduğumuz ya da insanların bize sorduğu şu soru çok düşündürücüdür: “Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?”

 

Boş vakitler hayatımızda Öylesine büyük bir yer oluşturmuş ki, insanlar bu soruyu sorma ihtiyacını ve cesaretini gösterebiliyorlar. Hayatımızda boş vakit diye bir kavram olmasaydı, böyle bir soru da olmazdı. O halde aslında bütün bir ömrümüz bize boş vakitler halinde veriliyor ve biz de güzel şeylerle doldurmakla yükümlüyüz. Hani suların kesileceği haberini alınca nası1 kapkacak doldurma telaşına giriyoruz. İşte aynen onun gibi, iyi işlerle vakit doldurma telaşına girmeliyiz. Az sonra su kesil­meyecek, ama ondan daha kötü bir şey olacak. Öleceğiz…

 

“Boş vakitlerinizde ne yapıyorsunuz?” sorusunu bir insana sorduğunuz da hemen ezberlemişçesine sıralamaya başlar: Ki­tap okuyorum, ev işlerine yardım ediyorum, müzik dinliyo­rum, hobilerim var. Aslında bomboş zamanı olan böyle bir insa­nın bu saydıkları, onun dolu zamanının işleridir. Dolu zamanla­rında yaptığı bu işler haricinde bomboş vakitleri vardır. Boş za­manlarını da boşlayarak geçirir.

Eskiden hobi diye bir şey yok­tu. Atalarımız hayırda yarışmaktan, hobi gibi faydasız işlere va­kit bulamazlardı. Hobiler, gayesiz ve hedefsiz yaşayan insanla­rın kullandığı bir çeşit vakit öldürme ve ömür tüketme aracıdır. İbadet etmek için gönderildiğimiz dünyada hobi yapıyorsak, dolu zamanlarımızın işleri de hobilerden farksızsa, tembel ol­duğumuzu kendimize itiraf etmemiz ve âhiretteki güzel şeyler­le tembellerin karşılaşmayacağını da bilmemiz gerekiyor.

 

“Vakit öldürme” tabirini bilirsiniz. Aslında bu, insanın kendi kendini öldürmesidir. Yani bir çeşit yavaş intihar. Doğduğu­muz andan itibaren bize verilen ömür mühletinin içine giriyo­ruz ve büyüdükçe geri sayım başlıyor. Bizse bu mühleti, bu vakti öldürme peşinde koşarken aniden ölüvereceğiz.

 

Niyedir bilinmez “vakit öldürme” eylemini çoğu zaman yapı­yoruz. Bu da ölümün nefesini ensemizde hissetmediğimizin, Ölümün, dağların-taşların ardında bir yerlerde olduğunu zan­netmemizin bir sonucu. Yani ömrümüzü şu sözün iki şıkkından biriyle geçiriyoruz: “insan vardır, zamanı kendi hesabına yontar, insan da vardır, bir ömür boyu zaman onu yontar.”

 

Ne dersiniz? Zamanı faydalı işlerimizle kendi hesabımıza yontabiliyor muyuz? Yoksa zaman, boş vakitlerimizle bizi mi yontuyor? O halde hepimiz, boş vakitlerimizi öldürüp, dolu va­kitlerimizi diriltmek durumundayız.

Bir de vaktimizi habersizce çalan insanlar vardır. Tam güzel bir iş yapacağımız sırada bizi lafa tutup, dakikalarımızı çalan insanlar.

 

 Andre Moris böyleleri için bakın ne diyor:

“Çalışan bir kimse için zaman yiyicilerden sakınmak bir gö­revdir. Bunlar acımasız kişilerdir. Kendilerine karşı koymayan birini son saniyesine kadar alırlar ve bir an bile düşünmezler ki, kendi haline bırakılacak olsa, o adam değerli bir iş çıkartacak­tır.”

 

O halde vaktini öldüren insan yalnızca kendi vaktini öldür­mekle kalmıyor, intiharına çalışan insanları da davet ediyor. İn­sanların da ömürlerini çalıyor.

 

Batılı bir düşünür şöyle diyor: “Osmanlıların güldükleri nadir görülür. Konuşmaları gayet ciddidir. İşlerinden bahsederken çok kısa konuşurlar ve kendilerine de az kelimeyle cevap veril­mesini isterler.”

 

O zamanlar iş yapmaktan konuşmaya vakit bulunmazdı. Bizlerse konuşmaktan iş yapacak vakit bulamıyoruz.

 

O halde hem kendi vakitlerimizi öldürmeyelim, hem de in­sanların ömürlerini çalmayalım. Boş vakitlerimizi öldürüp, do­lu vakitlerimizi diriltelim.

Madem ki ömür sermayemizle dün­ya çarşısına alış-verişe çıktık, yol için ne lazımsa en güzellerini almaya bakalım. Tembellerin âhiretteki nasibi çürük meyveler­dir. Hayırlı işlerde yarışarak, bakî hayatta karşımıza çıkacak gü­zel meyveler alalım.

 

Hülya Kartal

İkiyüzlülüğün İki Çaresi


“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”şeklinde bir söz var.

İçimizin ve dışımızın bir olması, iki yüzlülüğü ortadan kaldır­mak anlamına gelen bu sözü daha iyi hazmetmek ve hayatımı­za da yansıtabilmek için önce “Olduğumuz gibi görünmek” kavramını açmaya çalışalım. Olduğumuz gibi görünmek halini Mevlânâ Hazretlerinin şu sözüyle daha iyi anlayabiliriz.

“Testinin içinde ne varsa, dışarıya o sızar.”

Bedenimizde kalbimiz bir komutan, bir su kaynağı gibi. Bir testiye benzeyen kalbimizde bulunan her şey, düşüncelerimiz, hislerimiz, kalbimizden bedenimize yayılıyor ve bedenimizden de davranışlar ve hareketler olarak dışarıya aksediyor. Bedeni­mizi bırakın, sırf yüz ifadelerimize bile baksak sevinçli bir insa­nın yüz şekli, öfkeli bir insanın yüz şekli, üzüntülü bir insanın yüz şekli ya da düşünen bir insanın yüz şekli…

Gönülde bulunan her şey bedene aksediyor. Ancak şu var ki, kalbimize bazen ruhumuz direktifler verdiği gibi, çoğu zaman da nefsimiz olmadık fısıltılarda bulunuyor. Ruhumuzun ibadet etmek isteğini nefsimiz çoğu zaman engelliyor.

Yani şunu söyleyebiliriz: bedenimize yayılan davranışlarımız bazen ruhani, bazen de nefsani davranışlar oluyor. Bu yüzden­dir ki bir insanı bir gün çok hayırlı bir amel işlerken görüyoruz, bir gün de bakıyoruz o insan ya bir günah ya da bir hata işli­yor. Bizim için de aynı şey geçerli. O halde ilk önce testimizdeki suların, yani gönlümüzün ve orada yerleşen tüm duygu ve dü­şüncelerimizin temizlenmesi, arınması gerekiyor.

Bunun için de Öncelikle kendimizi kötülüklerden ve kötü arkadaştan alıkoy­man, sonra da iyilikleri gönlümüze almalı ve iyi insanlar arayı­şına çıkmalıyız. İşte bu noktada Özümüze bir dönüş, bir yöneliş yaşıyoruz.

Olduğumuz gibi görünmemiz için, ilk önce ne olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Bunun için de hatalarımızı, günahlarımızı tüm çıplaklığıyla kendimize itiraf etmeli, elimizdeki zararların, içimizdeki kötülüklerin farkına varmalıyız. Yani kendimizi, “İyi bir insanım” diye kandırmacalarla avutmak yerine, kendimize karşı dürüst davranmalı ve eksikliklerimizi belirlemeliyiz. Ne olduğumuzu belirledikten sonra da, ne olmamız gerektiğini be­lirlememiz gerekiyor. Bu da, “Ben kimim? Niçin varım?” soru­larının cevabını bulup, hayatımızda yaşamakla mümkündür, içimizde ruhumuzun ibadet çığlıklarını duyuyorsak, nefsimizin habire bize kötülükleri fısıldayışını hissediyor ve onunla bir mücadele içine giriyorsak kendimizi tanımaya başlıyoruz de­mektir. Kendimizi, nefsimizi, duygu ve düşüncelerimizi tanı­mamız bizim için çok önemli. Çünkü yaşadığımız bir olay, ya da yaptığımız bir davranış nefsânî mi yoksa manevî mi ancak o zaman anlayabiliriz.

Olduğumuz gibi görünmek, içimizle dışımızın bir olması de­mek, içimizdeki nefse göre dışımızı yönlendirmek değil, gönlü­müzü, maneviyatımıza göre yönlendirmek anlamındadır. Yani hayırlı bir insan, lâyık bir kul olmamız gerekiyor. Bu bizim için bir hedef olmalı. “Hayırlı bir insan” imajını, kıyafetimize kadar hayalimizde bir canlandıralım.

 

İşte o olmamız gereken hedefi içimize nakşedip, dışımıza da yansıtma mücadelesine girmeli­yiz. “Öyle olmam gerekiyor” deyince, devamında da öyle olma mücadelemiz başlıyor. Olduğumuz gibi görüneceğiz, içimiz neyse dışımız o olacak. Doğru olanı bu. Ama önce içimizi güzelleştirelim ki, böylece içimiz de dışımız da güzel olsun. Çün­kü ancak içinden aydınlanan insan dışına ışık verir. Ve testimi­zin içindekiler berrak olmalı ki, dışarıya sızdırdıklarımızdan gün gelip de pişman olmayalım.

Olduğumuz gibi görünmezsek bir riyakârlık, bir iki yüzlülük yaşıyoruz ve içimiz dışımız arasında derin bir uçurum, büyük bir çelişki baş gösteriyor. Böylece iki farklı âlem, farklı bir iç âlem ve farklı bir dış âlem yaşarız ki, bu da kişilik çatışmasın­dan başka birşey değildir.

Diyelim ki testimin içi çamurlu, bulanık sularla doludur. Siz haliyle benim içimi görmüyorsunuz. Ama dışım, testimin dışı öyle güzel ki üzerinde oymalar, çok güzel desenler var. Gören hayran oluyor. Testimi öyle bir güzelleştirmişim ki, öyle bir dikkat çekiyor ve alkış alıyor ki, içimdeki bulanıklığı hiç kimse farketmiyor ve ben de bu yolla gizliyorum. Şimdi ya olduğum gibi görünmeliyim ya da göründüğüm gibi olmalıyım. Ya içim­deki bulanıklığı tüm çıplaklığıyla ortaya sermeli, “ben buyum” diye gerçek yüzümü göstermeliyim ya da dışımdaki kabımı, o güzel testime lâyık olan berrak bir su sahibi olmalıyım. Hiç ol­mazsa o güzel kabım benim içime güzellik getirmeli. Tabii su kötüyse testi ne yapsın? Testi suya bir şey yapamaz normalde ama davranışlarımız, ibadetlerimiz, hattâ kıyafetimiz de güzel bir testi, bir kap bizim için…

Mesela diyelim ki, hiç kimseye iyilik yapmak, cömert olmak, ikram etmek gibi güzel bir yanım yok. Ama sırf beni iyi biri bil­sin diye içimdeki cimriliği gizlemeye çalışarak isteyene bir şey veriyorum. Çünkü az sonra beni methedeceğini, bana teşekkür edeceğini ve ne kadar cömert bir insan olduğumu söyleyeceğini

biliyorum. Şimdi ya gerçek yüzümü göstermeliyim, olduğum gibi görünmeliyim, ikiyüzlülüğümü ortadan kaldırarak vermek istemediğimi ona bildirmeliyim. Ya da göründüğüm gibi olma­lıyım. O cömert davranışım bende bir şeyler uyandırmalı ve be­ni cömert bir insan haline getirmeli. Yani ya “Ben aslında cimri­yim, bana boşuna teşekkür etme, vermiyorum” demeliyim ya da “Madem ki teşekkür ettin, beni iyi biri bildin,,senin bu zannını boşa çıkarmayacağım ve gerçekten cömert biri olacağım” demeliyim.

Önemli olan, aradaki çelişkiyi, içimle dışım arasındaki zıtlığı ve derin uçurumu yok etmektir. Ama daha da önemlisi başta da söylediğimiz gibi, ilk önce ne olduğumuzu iyi belirlememiz ve sonra da ne olmamız gerektiğine karar vermemiz gerekiyor. Ol­duğumuz gibi görünmeliyiz. Ya da madem ki etraftan, dışardan bakılınca iyi biri biliyorlar, o şekilde görüyorlar o halde görün­düğümüz gibi iyi olmalıyız.

“Göründüğümüz gibi olma” olayını, şimdi de kıyafetimiz, ya­ni görünüşümüz, giyinişimiz açısından inceleyelim.

Bir kere şu kesin bir gerçektir ki, dış görünüşümüz, kıyafetimiz hâlet-i ruhîyemizi, düşündüğümüz olayları, yaptığımız davranışları, girdiğimiz ortamları da dolaylı olarak etkiliyor. İnsan giydiği kıyafet hangi kesime hitap ediyorsa, o kıyafeti giyen insanların ortamında buluyor kendisini. Ve zaten girmek istediği ortam hangisiyse, ilk yaptığı şey o ortamın kıyafetini giymek oluyor. Nedeni ne? Kendisini o değer verdiği insanlardan biri gibi his­setmek için ve onların arasında kabul görmek için, “Ben de siz­denim” diyebilmek için. Mesela camiye gitmeye hazırlanan bir insanın kıyafetiyle, diskoya gitmek isteyen insanın kıyafeti elbetteki girdikleri ortama göre şekillenir. Bu noktada o ortamın insanları bizi yönlendiriyor. Ama kıyafetlerimiz de düşünceleri­miz doğrultusunda değer verdiğimiz insanların yönlendirişi doğrultusunda değişiklik gösteriyor.

Meselâ diyelim ki, bir pop şarkıcısına değer veren bir insan onun giydiği bir şeyi giyer, onun taktığı bir şeyi takar.

Amacı onun gibi olabilmektir. Çünkü hedef olarak onu belirlemiştir. Ama diyelim ki, Peygamberimizi (a.s.m.) sürekli düşünen, ona değer veren bir insan bu kez Peygamberimizin (a.s.m.) giydiği bir şeyi giymek, onun taktığı bir şeyi takmak ister. Çünkü hedef olarak onu belirlemiştir.                 ‘     –   ‘

O halde kimlere değer veriyor olduğumuz, neleri daha çok düşünüyor ve yaşıyor olduğumuz bizim için çok önemlidir. Çünkü düşüncelerimiz kıyafetimize yansıyor. Kıyafetimiz de ruh halimizi etkiliyor.

 

Kıyafetimiz neyse onun gereği olan şeyleri yaşarız. Mesela ta­kım elbise giyen bir adamın daha kibar, daha nazik davranışlar sergilediğini görürken, aynı adamın kot pantolon ya da eşof­man, spor ayakkabı giydiğinde hareketlerinin de ona göre daha rahat ve sportif davranışlara dönüştüğünü görürüz.

İlk önce içimizde hayırlı bir insan imajı belirledik. Ne olma­mız gerektiğine karar verdik. Sonra gün geldi, başardık ve öyle olduk. Olduğumuz gibi görünmek böylece devreye girdi ve te­settüre girmeyi başardık.

Giydiğimiz kıyafet halimizi ve hare­ketlerimizi etkiliyor ve onun gereği olan şeyleri yaşıyoruz, de­miştik.

Madem ki bu böyle, tesettür de bir heybeti, bir ulaşılmazlığı, bir dokunulmazlığı, daha bir olgunluğu ve mütevaziliği ve da­ha bir ağırbaşlılığı getirir. Bu durumda, tesettürlü bir insanın hoplayıp zıplaması, aşırı davranışlar sergilemesi o kıyafetle ruh hali arasındaki çelişkidir. Bu noktada insan bir kişilik çatışması yaşıyor demektir. Çünkü giyimi ruha hitap ediyorken, bu du­rumda hareketler nefis komutasında yön buluyor. Bunu yalnız­ca hanımlar için söylemiyorum, genel anlamda durum böyle. O halde göründüğümüz gibi olmamız da, giydiğimiz kıyafetin, hakkını vererek giymemizden geçiyor.

Neticede şunu diyebiliriz ki, göründüğümüz gibi olmamız için de önce görünüşümüzü düzeltmemiz gerekiyor.

Önce içi­mizi güzelleştireceğiz, sonra da dışımıza yansıtacağız. Hem olduğumuz gibi görünelim, hem de göründüğümüz gibi olalım. Eksiklerimizi tamamlamaya, kusurlarımızı gidermeye çalışalım. Hakkımızda iyi şeyler düşünen insanların zanlarını boşa çıkar­mayalım. Ancak o zaman içimizle dışımız arasındaki derin uçu­rumlar, çelişkiler, ikiyüzlülük söz konusu olmayacak. Ve nefsi­mizi yenmemize, kendimiz olmaya kapı açacaktır.

Hülya Kartal

Yalnızlıktan Nasıl Kurtulmalı


İnsanlar “Kalabalık yalnızlıklardan bahsederler. Hani onca kalabalıklar vardır da insanların birbirleriyle pek ilgileri yoktur. İnsanlar o hengâmede, o kalabalıkta bir yalnızlık yaşarlar. Aca­ba gerçekten yalnız mıyız? Acaba insan kalabalıkları bizi yal­nızlıktan kurtarıyor mu?

 

 

Eğer yalnızlığımızın olmaması, çevremizde insanlar olmasına bağlıysa o zaman görünüş itibariyle yalnız değiliz. Annemiz, babamız, arkadaşlarımız, sevdiğimiz ve değer verdiğimiz in­sanlarla biraradayız. Onlar görünüş itibariyle bizi yalnızlıktan kurtarırlar. Bir kişiyiz, onlarla birlikte üç-beş kişi oluruz. Ama aslında yalnızız. Şu an için insanlar bizlerle birlikte, peki ya on­lar olmadığı zamanlarda?

 

Mesela geceleyin odanızda tek başını­za olduğunuz andaki halinizi düşünün. Tek basmasınız. Etrafı­nızda hiç kimse yok. Sadece siz varsınız, duygularınız, düşün­celeriniz var. Bir de kabirdeki halinizi düşünün. Sevdikleriniz sizi toprağın altına koyup gittiler. Duygunuzla, düşüncenizle, yaptıklarınızla orada, yerin altında tek basınasınız.

 

 

Demek ki insanlar bizim yalnızlığımızı bir yere kadar paylaşı­yorlar. Bir yerden sonra yine yalnızız. Üstelik ne kadar uğraş-sak, kendimizi yeterince tanıyamıyor, tanıdığımız kadarının hepsini de insanlara yeterince anlatamıyoruz, anlamıyorlar. De­mek ki aslında yalnızız.

 

O halde şimdiden insanları bir tarafa, kendimizi diğer bir tarafa atmak zorundayız. Çünkü, insanlarla sürekli birlikte olmamız bize kendimizi unutturuyor, aynı za­man da onları bizim için birer kurtarıcı olarak görmeye başlıyo­ruz. Onlar bize varlıklarıyla güven veriyorlar. Ama onların ol­mayacağı zamanlarımızdaki halimizi ne derece düşünüyoruz.?

 

Kabirdeki yalnızlığımızı düşünelim.  Yalnızlığımızı  bizimle paylaşan insanlarla dünyada bir şeyler yaşadık, paylaştık, gül­dük, ağladık. Sonra da onlarla yaptıklarımızın günahı ve seva­bını alıp, tek başımıza, kendi nefsimiz adına hesap vermeye git­tik. “Faunaya ne dedin? Özlem hakkında ne düşündün? Anne­ne nasıl davrandın?” İşte bütün sevdiklerimiz, işte onlarla yap­tıklarımızın, konuştuklarımızın hesabı ve biz.

 

 

Demek ki bizim için önemli olan insanlar, onların yanımızda olup-olmaması değil. Önemli olan onlarla biraradayken, ya da yalnızken neler yapıp ettiklerimizdir. Bu noktada aklımıza şöy­le bir soru geliyor; Yalnızlık mı daha iyidir yoksa kalabalıklar mı?

 

 

Bu sorunun cevabına Montaigne’nin   şu yaklaşımıyla başla­mak istiyorum:

 

“Herkesin gözü dışardadır. Ben gözümü içime çevirir, içime diker, içimde gezdiririm. Herkes önüne bakar, ben içime baka­rım. Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi toplarım. Her kes kendinden başka şeylerin peşindedir. Hep kendisinin ötesinde gitmek sevdasın­dadır. Kimse kendi içine inmeye çalışmaz.”

 

 

Herhalde Montaigne’nin ” Gözü dışarıda” tabirini kullandığı insanlar, kalabalıklara koşan ve sürekli başkalarının ne yapıp ne ettiği, nereye gittiği, kendisine ne aldığı ya da ne giydiğinden başka meşguliyetleri olmayan insanlar. Bu düşünür kendi derinine inmeyi, sürekli kendisini gözlem altında tutmayı yalnız­lıkla başarmıştır. Çünkü insanlarla birarada olursak onların ne yaptığı, kendimizle baş başa olursak bizim ne yaptığımız gün­demimize geliyor.

 

 

Gözü dışarıda olmanın, insanlarla sürekli birarada bulunma­nın daha kötü yanları da var. Öyle günahlarımız var ki bunlar insanlarla birlik olmamız neticesinde meydana geliyor. Ve yal­nız kalmadığımız müddetçe kurtulamıyoruz.

 

 Mesela gıybet et­mek ve dinlemek. Yalnızken kendi kendimize gıybet etmenin imkânı yok. Yalnızken ancak kötü zanlarda bulunabiliriz ki, bu da zaten haram edilmiş. O kötü zanlar beslediğimiz insanı tanı-masaydık, ya da onun yaptığını görüp, düşünüp gözü dışarıda olmasaydık bu da olmazdı.

 

Sonra iyiliği emredip, kötülükten men etme görevimiz var. Bunu da çoğu zaman yeterince yapamıyoruz. Susunca asi olu­yoruz, söyleyince de dargınlıklar, husûmetler başlıyor. Biz de ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

 

Ve gösteriş ve riya. insanlara güzel görünme sevdamız, onla­rın gözünde bir değerimiz olsun diye iyi bir insan imajı oluştur­ma eylemlerimiz bizi çoğu zaman gösterişe ve iki yüzlülüğe iti­yor. Haset ettiğimiz, çekemediğimiz insanlar… Onlara karşı ki­birlendiğimiz insanlar… Ve son olarak kötü arkadaştan da an­cak yalnızlığımıza yönelişimiz sayesinde kurtuluyoruz.

 

 

Montaigne gibi, gözü dışarıda insanlar olmayıp, bizim derdi­mizin insanlar olmadığını, çünkü bize çare olamayacaklarını, bizim derdimizin fendimizle olduğunu anlamak için yalnızlığa ve tefekküre ihtiyacımız var. Kendi iç dünyamızı, kâinatı, mahlûkatı tefekkür ederek Rabbimize daha çok yakınlaştığımızı görmemiz için yalnızlığa ihtiyacımız var. Ama bu noktada yal­nız kaldığımızda neler yaptığımıza çok dikkat etmemiz gereki­yor. Faydasız şeylerle oyalanıp yalnızlığımızı gidermeye, unut­maya çalışırsak o zaman zararlı şeyler elde ederiz.

 

 

Peygamberimiz (a.s.m.) bile önceleri yalnızlığı ve uzleti se­verdi. Nur Dağında peygamberlik makamı kendisine verilince­ye kadar hep Hira mağarasına gitti ve insanlardan uzak durdu. Rabbinden gelecek olan müjdeleri, nurları almak için Onunla başbaşa kalmak ve Onu yaşamak için.

 

 

Rabbimizi kâinatın çok ötelerinde bir yerde, çok uzaklarda zannetmemeliyiz. Madem ki biz insanlar küçük bir kâinatız ve madem ki Rabbimiz bize şah damarımızdan daha yakın ve gön­lümüz de Allah’ın evi, o halde Onu kendi içimizde, canımızda aramalı ve Ona, tefekkürle, ibâdetle, faydalı ilimlerle yaklaşma­ya çalışmalıyız.

 

 

Bakınız Malik bin Dinar (r.a) ne diyor: “Allah ile konuşmayı, insanlarla konuşmaktan daha çok sevmeyenin, ilmi az, kalbi hasta, Ömrü hederdir.”

 

Bir kimse bir veliye dedi ki: “Yalnızlığa nasıl sabrediyorsun?” Veli zat cevabında şöyle dedi: “Ben yalnız değilim. Hakla bera­berim. Onunla gizli konuşmak istediğim zaman namaz kılarım, O bana sırrını açmak dilerse Onun kitabını okurum.”

 

Fudayl bin Iyad da şöyle diyor:

“Gece olunca sabaha kadar Allah ile halvette olurum diye kalbim sevinir. Sabah olunca, in­sanlar bu halvete mâni olur diye üzülüyorum.”

İnsanlarla bedenî, maddî yalnızlıklarımızı gidermeye çalışı­yoruz. Bu yüzden de mânevi yalnızlıklara düşüyoruz.

 

 

Onlar varken mutlu, onlar yokken mutsuz hale geliyoruz böylece. As­lında insanlardan uzak ve yalnız kalırsak Rabbimizi hep yanı­mızda hissettiğimiz için, meleklerini, mahlûkâtını tefekkür etti­ğimiz için, ibadet ettiğimiz için manevî yalnızlıktan kurtuluyor ve zengin bir iç âlem sahibi oluyoruz.

 

 İnsanlarla birarada olmak önemli değil, önemli olan kimlerle birarada olduğumuz ve be­raber olunca kimlerden konuştuğumuzdur. Buna önemle dik­kat edersek, zarardan kurtulmuş oluruz. Yalnızken de dikkat edeceğimiz husus, yalnızlığımızı paylaşacak en güzel dosta, en eüzel yardımcıya, kimsenin bilmediği gönlümüzü bilen, biz uyurken bile bizi unutmayıp, bizi yalnız bırakmayan Rabbımıze yönelmek.

 

 

Hülya Kartal

Can Sıkıntımızı Nasıl Yeneriz?


Öyle anlarımız olur ki içimizi sıkıntılar kaplar, hafakanlar ba­sar, ne yapsak, ne etsek bir türlü can sıkıntısından kurtulama­yız, bütün gün oflayıp puflarız. Acaba can sıkıntılarımızın ne­deni nedir ve bunu nasıl giderebiliriz?

Can sıkıntıları, aslında Rabbimizin bize verdiği, sonunda çok faydasını göreceğimiz güzel bir histir. Tabii ki eğer can sıkıntısı­nı fikir ufkumuzun genişlemesine ve aydınlanmasına bir vesi­le, bir kaynak olarak görürsek güzel bir histir.

 

Hepimiz kabul ediyoruz ki içimizde boşluklarımız, eksikleri­miz, gediklerimiz var. Ruhumuz ibadet etmek, dua etmek, yalvarmak yakarmak istiyor. “Canım sıkılıyor” diyor ve bize bu  konuda bir şeyler yapmamızı söylüyor. Bunu duyan nefsimiz ” hemen harekete geçiyor, müdahale ediyor ve bizi gereksiz, fay­dasız, hatta zararlı şeylere yöneltiyor. Bilmeliyiz ki, can sıkıntı­mızın nedeni nefse uymanın getirdiği tabii bir sonuçtur. “Ca­nım sıkıldı” diyerek televizyonu açıp karşısına geçiyor, hobilere başlıyor ya da en sonunda tası-tarağı toplayıp seyahatlere çıkı­yoruz.

 

 İnsanlar hep aynı rolleri oynamaktan, aynı işleri yapmaktan dolayı dünyayı sıkıcı bulabiliyorlar. Demek ki, canımız aynı monoton hareketleri tekrarlamaktan dolayı sıkılıyor. Özellikle bilinmeyen, garip meselelerin ürkütücülüğü bizi yeniliklere her zaman kapalı tutuyor. Eskiler de bir ülfet, göz alışkanlığı hasıl ettiği için eski ve sıkıcı geliyor. Oysa düşüncelerimizi merak ve hayret uyandıran meselelerle genişletmek zorundayız. Çünkü düşüncelerimiz sınırlandığı, daraldığı için içimizde daralmalar başlıyor. O halde önce düşüncelerimizi genişletmenin yolunu bulmalıyız. Bu durumda can sıkıntımızı gidermenin en güzel yolu da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.

 

Tefekkür etmek… Tefekkür etme olayını ancak nefsimizle mü­cadele ederek başarabiliriz, içimizdeki “benlik” hapishanesin­den kaçmanın, çevremizdeki “nefis duvarı”nı aşmanın tek yolu var. Sessiz, sakin bir yerde tek başımıza oturmak, düşünceye, tefekküre dalmak. Kusurlarımızı hatırımıza getirip, acizliğimizi anlamak. Nefsimizin ha bire kendisini müdafaa ettiği, Öne sür­düğü mekanizmayı bozmanın yolu, ancak kişinin kendini tanı­masıyla, kendi kâinatını okumasıyla mümkündür. Bunu da an­cak her an akıllı ve uyanık olmakla başarabiliriz.

 

 Fikirlerimizi incelemeyi, böylece kendimizi tanımayı öğren­meliyiz. İçinde yaşadığımız dünyayı, çevremizi, derûnumuz-daki zaaflarımızı takip eden, sürekli gözlem altında tutan ger­çekçi bir insan olmalıyız. Elbetteki bu yöntem bizi ebediyen sı­kıntıdan kurtaracak değildir. Zira sıkıntı ve zahmet, hayatın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Ama bu yöntem bizim dar sınırlarımızı genişletir ve bizi zevkli fikir seyahatlerine götürür. Çoğumuz belli meslekler ve meşguliyetler sahibi insanlarız. Ama bir mesleğin sahibi olup, kendimizi yalnızca buna alıştırıp, bununla sınırlandırırsak bir zaman sonra sıkıntı, bıkkınlık ve monotonluk içine düşeceğimiz muhakkaktır.

 

Yalnızca yapa gel­diğimiz meşguliyete hapsolmamalı, başka şeyler de aramalıyız. Çünkü sürekli aynı şeyleri yapmak, bir zaman sonra sabitleş­memize yol açıyor ve gelişmemizi engelliyor. Özellikle düşünce dünyamız, bilgi dünyamız daralıyor ve bu da olaylara dar çer­çeveden bakmamıza, sıkıntılara düşmemize yol açıyor. Bu yüz­dendir ki tefekkür, bizim dar dünyamızı genişliğe ve aydınlığa çıkarmak için başvuracağımız en güzel yoldur.

 

Tanınmış düşünür Bertrand Russell şöyle diyor: “Mesut bir havat için belli ölçüde sıkıntılara tahammül gücü şarttır. Büyük adamların ekserisinin hayatı birkaç önemli an hariç, hareketli ve alâka çekici olmamıştır. Sıkıntıya tahammül edemeyen bir nesil, ancak küçük adamların nesli olabilir.”

 

Sıkıntılardan kaçıp kurtulmaya çalışarak çoğu zaman kendi­mizi yanlış uğraşılara yönlendiriyoruz. Bunu da, monotonluğu­muzu, sabitliğimizi öne sürerek yapıyoruz. Değişik şeyler yap­ma isteğimiz bizi çoğu zaman zararlı şeylere itebiliyor. Oysa ha­yat devamlı olarak heyecan ve hareketten ibaret değildir.

 

Haya­tın tabii iniş-çıkışlarından, med-cezirlerinden hoşlanmaya bak­malıyız. Ancak sıkıntıya tahammül eden, sıkıntısını güzel ve verimli çalışmalarla yenmesini bilen insan olgunluğa erebiliyor güçlü ve zengin bir iç dünya sahibi olabiliyor. Yoksa can sıkıntı­larını bahane edip evde faydasız şeylerle vakit öldürmek, kom­şulara ya da uzak mesafelere seyahatlere gitmek, insanın ken­dinden kaçışından başka bir şey değildir.

 

 Her can sıkıntısı yaşadığımızda, içimizde bir daralma hissetti­ğimizde tefekküre dalabilsek, şu kendi kâinatımızı okumayı dü­zenli olarak yapabilsek, ne kadar çok faydalar elde edeceğimizi tahmin etmek zor olmasa gerek. Cato isimli bir düşünür bakın ne diyor: “Düşünmekten daha faal, kendi başına olmaktan daha sakin olunamaz.”

 

Gerçekten de tefekkür çok verimli bir düşünce faaliyetidir. Böylece yapıcı ve keşfedici faaliyetlerin kaynağı olan faal sessiz­liği bulmuş oluruz. Evet. Faal sessizlik… Sessiz, sakin, kimsenin olmadığı bir mekânda tek başımıza oturmak, tefekküre dalmak suretiyle sessiz bir faaliyet içine giriyoruz. Belki görünüş itibariyle hiçbir şey yapmıyor görünüyoruz, ama düşüncelerimizde aşırı bir faaliyet meydana geliyor.

 

 Netice olarak, tefekkür, faaliyet yolunu ve şeklini öğreten en güzel yöntem ve can sıkıntılarımızı gidermenin de en güzel yoludur.

 

 Aslında bizi tefekküre yönlendirdiği için can sıkıntılarımıza teşekkür bile etmeliyiz. Hatta belki de Rabbimiz can sıkıntıları­mızı bize tefekkür edelim, faydalı meşguliyetlerle kendisine yö­netelim diye veriyordur, ne dersiniz?

O halde hepimiz can sıkıntılarımızla tefekkür arasında sağ­lam bir köprü ve güzel bir dostluk kurmaya çalışalım. Ve böyle­ce her zaman içimizi daraltan can sıkıntılarımızın gereksiz ol­madığını, ne kadar verimli faaliyetlere yol açtığını görerek mutlu olalım.

Hülya Kartal

Herkesin Aradığı Kapı


Rahman ve Rahîm olan Rabbimiz çok merhametli.

Ama buna karşılık biz insanlar, kusur etmekten, günah işlemekten geri durmuyoruz.

Nefis taşıdığımız için ibadetlerimizi bile çoğu za­man eksik ve kusurlu yapıyoruz.

Ama merhametli Rabbimiz bizlere tevbe etmemiz, af dilememiz için izin veriyor ve günah­larımızı bir pişmanlığımızla adeta temizleyerek rahmetini gön­deriyor.

Aksini düşünürsek bunu daha iyi anlarız. Rabbimiz tüm canlılara ve biz insanlara azap etmek isteyen bir Rab olsay­dı, en küçük bir hatamızda hemen üzerimize azabını indirirdi. Tevbe olmadığı için günahlarımız biriktikçe birikirdi ve hep bir­likte cehennemin yolunu tutardık.

Hattâ böyle bir durumda cennet gibi muhteşem bir ikram ve mükâfat yeri de olmazdı. Ve hepimiz yalnızca azap edilmek için yaratılmış olurduk, ama Rabbimiz azap etmek isteyen bir Rab değil. Zaten öyle olsaydı bunca uyarıcı ve müjdeleyici pey­gamberlere, evliyalara, âlimlere gerek kalmazdı.

Rabbimiz bizi bizden daha çok seviyor, bize bizden daha çok acıyor ve bizi bizden daha çok düşünüyor. Günahlarımızı affetmek için bizle­re tevbe gibi bir nimeti ve Rahmeti ihsan eden Rabbimizden af diliyor muyuz? Tevbe kapısından, rahmet kapısından içeri gir­mekte acele ediyor muyuz?

Şu an hiçbirimizin haberdâr olmadığı bir ağaçtaki, bir elma­nın içindeki aciz kurdun aç karnını bilen ve onun dört bir yanı­nı rızıkla donatan Rabbimiz, bizleri de cennetine, asıl rızık ve ikram sofrasına çağırıyor. Bir pişmanlığımızla, günahlarımızın affını isteyerek bir tevbemizle oraya kavuşabiliriz.

Hayatımızda, günlük yaşantımızda bilerek ya da bilmeyerek yaptığımız kusurlarımız, hatalarımız vardır. Meselâ, bir dostu­muza karşı o anki öfkemizle bilerek kırıcı davransak, bir müd­det sonra hatamızı anlar, özür diler, onun gönlünü almaya çalı­şır ve affedilmeyi bekleriz.

Yolda, otobüste giderken birine çarpmamızın, bilmeyerek bi­rinin ayağına basmamızın hemen ardından gelen söz, “affeder­siniz özür dilerim” sözüdür. Bilerek ya da bilmeyerek işlediği­miz kusurlarımız içimizdeki vicdan süzgecinden geçer, içimiz­de küçük bir azap uyandırır. Bu yüzden insanlardan özür dile­yerek, af isteyerek içimizi rahatlatmaya ve vicdanımıza huzur getirmeye çalışırız. Hele özür dilediğimiz insan” Zararı yok, olur böyle şeyler” diyerek hoşgörüyle affetse derin bir oh çeke­riz.

Hatalarımız sonucunda insanlardan özür dilemek, onların gönüllerindeki merhametin devreye girmesini beklemek kadar tabîi ve affetmeleri kadar bizi rahatlatan bir şey yoktur, insanlar arasındaki durumumuz böyle. Onlara karşı hatada bulunuyo­ruz. Gönüllerine yerleşen Rahîm sıfatının tecellisi, küçük mer­hamet kırıntıları sonucu affediliyoruz ve rahatlıyoruz.

Peki Rahman ve Rahîm olan Rabbimize karşı işlediğimiz ku­surlarımız, günahlarımız bizim vicdanımızda bir rahatsızlık uyandırmıyor mu? Gönlümüze soralım. Bakın ne kadar pişman olduğunu fısıldıyor. Fısıldamak bir yana adeta haykırıyor. Ve Peygamberimiz de (a.s.m.) buyuruyor” Bir kimse bir günah iş­ler, sonra pişman olursa, bu pişmanlığı günahına keffaret olur. Yani, affına sebep olur” diyor.

Bunca nimete mazhar olup, bunca günahı işlemek acziyetimizi ortaya koymakla birlikte yüreğimizi dağlıyor. Üstelik nimet­ler şu anda da gelmeye devam ediyor, ama bizler ibâdetlerimizi bile kusurlarla beraber yapıyoruz. Hiç tanımadığımız, bize hiç­bir iyiliği dokunmamış bir insanın ayağına bastığımızda hemen özür dilerken, Rabbimize olan özrümüzü ne derece dile getiri­yoruz?

Şimdi de bize karşı hatalı olan dostlarımızı düşünelim. Diye­lim ki, dostunuz sizi kırdı, sizin bir eşyanızı alıp geri vermedi, sözünde durmadı, istediğiniz iyiliği yapmadı… Ve hâlâ hatasını anlayıp da bir türlü gelip sizden özür dilemiyor. Siz sadece su­çunu kabul edip, Özür dilemesini bekliyorsunuz. Bir “Özür dile­rim.” sözcüğü sizi ne çok memnun edecektir. Ama hâlâ yapma­dı. Bir de daha ötesini düşünün. Suçunu görüp af istemek bir yana bir de kendisinin suçu olmadığını söylüyor, pek çok maze­retler öne sürüp kendisini savunuyor. Hattâ öylesine kafa tutu­yor ki neredeyse sizi suçlu çıkaracak.

Rabbimiz de bizden suçumuzu kabul edip, itiraf edip, özür dilememizi istiyor. Ama hâlâ çoğumuz kusurumuzu görmüyor, kendimizi güya haklı çıkaracak nedenler ileri sürüp savunuyor ve hâlâ özür dilemiyoruz. Hattâ daha çok günah işlemek suretiyle adeta kafa tutuyoruz.

Suçu kabul edip, itiraf ederek af dilemek ya da suçu kabul et­mek bir yana, kalkıp kafa tutmak olayını çok gerilerde, insanlı­ğın en başında görüyoruz. Hz. Adem ve Havva (a.s) şeytanın yalan yeminine kapılarak yasak meyveden yediler ve cennetten çıkarıldılar. Fakat suçlarını itiraf edip, af dilediler ve affedildi­ler.

Oysa şeytan, Hz. Âdem ilk yaratıldığında ona secde emrine uymamış, kendinde üstünlük görmüştü. Hatasını anlayıp af di­leyeceği yerde Rabbine kafa tutmaya başladı. Bir de kıyamete kadar mühlet isteyip, doğru yolda olanları saptırmak için izin istedi.

Sonuçta ne oldu? Hz. Âdem ve Havva (a.s) affa mazhar oldu­lar, şeytansa ebedî cehennemlik oldu.

Şu sonuca varabiliriz: suçu itiraf olayı, bizim için çok önemlidir.Çünkü suçunun farkına varmayan insan, kendini suçsuz gö­rür. Suçunu gizlemeye, herkesi suçlu, kendini suçsuz çıkarmaya çalışan insan kendini kandırır. Suçunu bilip itiraf eden ve af di­leyen insan da affedilir.

Diyelim ki sizi inciten dostunuz size gelip suçunu itiraf etti, sizden özür diledi. Ama siz bir türlü affetmeye yanaşmıyorsu­nuz. Böyle zamanlarımızla bazen karşılaşırız. Affetmemiz için bin bir dil döker, elinde hediyelerle gelir ama dönüp bakmayız bile. Çünkü suç işleyen gözümüzde daha bir küçülmüştür, biz de böylece güya büyümüş oluruz. Peygamberimizin ahlâkına bakalım. Uhud gazasında kâfirler yanağını kanatıp, dişini kır­dıkları zaman onların affını istemişti. Biz insanlarsa küçücük bir olayda öfkelenip affetmeye yanaşmıyoruz. Affetmeyi bilmiyo­ruz, ama Rabbinden en çok af isteyenler de yine bizleriz.

O halde şunu diyebiliriz ki, suçu kabul edip özür dilemek işi, aslında bir nefsi yenme işidir. Nefsini yenemeyen insan suçu ol­sa da özür dilemez. Ancak nefsini yenen insanlar büyük oldu­ğuna göre, özür dilemek aslında bir büyüklüktür. Ama, kendi­sinden özür dilendiği halde affetmeyen insan, kendini kusur­suz, karşısındakini kusurlu gördüğü için affetmez. Bir çeşit kib­re bürünür. Oysaki, “Affetmeyen affedilmez.” Yerdekilere mer­hamet etmeyene, göktekiler merhamet etmez.”

“O Hâlık-ı Azimdir ki, size korku ve ümit için şimşeği göste­rir ve ağır ağır bulutlar yaratır.” (Ra’d Sûresi, 12)

Bir şimşeğin gümbürdeyerek çakması, bulutların adetâ ateşle­nerek elektriklenmesi bizi çok korkutur. Hepimiz bu ateşten ve gürültüden korkup, sığınacak yerler ararız, camdan bile bakamaz geri çekiliriz. Bu hadise

Rabbimizin azabından korkarak, Onun rahmetine sığınmamıza yol açar. Rabbimiz, “Rahmetim gazabımı geçmiştir” buyuruyor. Gerçekten de şimşek çakmala­rı, bu şiddetli ve korku dolu gürültü birkaç kere duyulur ve gö­rülür. Ardından günlerce rahmet olan yağmur, gökyüzü semâlarından, bulutlardan yeryüzüne iner ve biz canlılara ha­yat verir. Bu hadise gerçekten de rahmetin âzâbı geçtiğine bir delildir.

O halde Rahman ve Rahim olan Rabbimizin azabından kork­malı ve merhametine sığınmalıyız. Affetmeyi seven Rabbimizin affına mazhar olmamız için pişmanlığımızı dile getirip, tevbe etmeliyiz. Tevbe, Rabbimizin bize ihsan ettiği bir nimet, bir rah­mettir. Rahmet yağmurları, kirli yolları temizlediği gibi, bir rah­met olan tevbe de günah kirlerimizden bizi temizleyecek ve arındıracaktır.

Hiçbirimiz tozu-kiri sevmeyiz. Doğarken günahsız doğduğu­muz için fıtratımızda bir temizlik var. Kirlerden hoşnut olmadı­ğımız ve onları temizlediğimiz gibi, günah kirlerimizden de hoşnut olmayalım ve onları temizleyelim. Halıyı süpürürcesine günahlarımızı süpürelim, masadaki tozları silercesine günahla­rımız silelim, bulaşıklarımızı suyla yıkarcasma gönlümüzü yı­kayalım.

Tevbe, günahlarımızı silmek için yaptığımız bir temiz­lik faaliyetidir. Bir daha kirletmemek üzere gönlümüzü temizle­yelim. Bir daha dönmemecesine günahlarımızdan tevbeyle dö­nelim. Rahmet kapıları açılmak üzere tevbemizi bekliyor. Bu kapıdan içeri girmek için daha fazla beklemeyelim.

Tevbe etmek için güneşin batıdan doğmasını, kıyametin kop­masını beklemeyelim. Çünkü kıyamete kadar yaşamayacağımız kesin. Kendi kıyametimizin kopmasını, yani ölüm halimizi de beklemeyelim. Çünkü Firavun da son anda, öteki âleme geçiş anında tevbe edip iman etmişti, ama bir faydası olmadı.

O halde tevbe etmek için en uygun vakit şimdidir. Vakit şim­didir, “isteyin size verilir, arayın bulursunuz, kapıya vurun, si­ze açılır.”

“BOŞ ZAMANLARDA” ZAMANI HARCARKEN


Dünyaya geldik geleli âhirete doğru yol alıyoruz.

Bunun için de âhiret yurdu, bize dünya yurdundan daha yakın.

Ne zaman terk edeceğimizi bilmediğimiz bir diyardayız.

Ve âhiret yolunu tutmuş gidiyoruz.

Sanki bir deniz kıyısında yürür gibiyiz. İleri­de Ölüm durağımız olan bir burun var. Her adım atışta o buru­na biraz daha yaklaşıyoruz ve geride bir ayak izi bırakıyoruz. Şimdiye dek ne kadar ayak izi bıraktık acaba? Ve hangi adımla­rı, hangi niyetle, ne yöne attık?
Yazının devamını oku »

İyi Bir İnsan mıyız?


Sizce yeterince iyilik yapıyor muyuz?

İyi bir insan olmanın mücadelesini veriyor muyuz?

Ya da en azından kötü olmamaya gayret gösteriyor muyuz?

Acaba insanlar bizi nasıl biri olarak biliyorlar?

Unutmayın ki insanlar hep bizim şahidimiz oldular. Bizi toprağa koymadan önce, “Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sorulduğunda, “İyi bilirdik” diyenler, acaba bunu gerçekten inanarak söyleyecekler mi?
Yazının devamını oku »

BÜYÜKLERİMİZ Mİ YAŞLI, BİZ Mİ?


Hepimiz bir yolculuk içindeyiz. Hayatımızda çocukluk, genç­lik, ihtiyarlık, kabir gibi konaklara geliyoruz. Şimdi bu yolculu­ğun ihtiyarlık konağına gelmiş yaşlılarımızı anlamak ve anlat­mak istiyoruz.
Yazının devamını oku »

KUSUR ARAYAN “KUSURSUZ” İNSAN


“Ey imân edenler. Çokça zan etmekten kaçınınız. Şüphe yok ki zannın bazısı günahtır. Ve kusur araştırmakta bulunmayınız. Ve bazınız bazınızı gıybet etmeyiniz. Sizden biriniz ölü karde­şinizin etini yemeyi sever mi? Bilâkis onu kerih görmüş olursu­nuz. Artık Allah’tan korkunuz, şüphe yok ki, Allah, tevbeleri kabul edicidir, çok esirgeyicidir.”(Hucurat Sûresi 12)
Yazının devamını oku »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 74 takipçiye katılın