Yaramaz çocuğun ilacı nedir?


yaramaz-cocuk-Bir kadın vardı. Çocuğuna hiç laf geçiremiyordu. Kadın ne söylese, çocuk onun zıddını yapıyordu. Çocuğun okulu da kötü gidiyordu. Ne derslerini istekli takip ediyor ne de ödevlerini tam yapıyordu.
Yazının devamını oku »

Bir çocuk 7’sinde ne ise 70’inde de o mudur?


ÇOCUKİnsan yaşamının en önemli dönemi çocukluk yıllarıdır. Zira çocukluk, “hislerin” oluştuğu dönemdir.

Hisler, bir kişinin kişiliğini oluşturan en temel dürtü kaynağıdır.

Mesela, çocukluk yıllarında kendisine “saygıdeğer” olarak davranılmamış, kimi zaman küçük düşürülmüş, kimi zaman aşağılanmış ve ihmale uğratılmış bir çocuğun içinde “değersizlik hissi” oluşur. Böylesi bir hissin oluştuğu kişi, yıllar da geçse, içindeki bu histen kurtulmayı kolay kolay başaramaz.
Yazının devamını oku »

Çocuğu sadece öperek sevmek doğru değildir…


show_imageHocam merhaba, günümüzün çok değerli bir kanaat önderini yetiştiren muhterem bir hanımefendiyi tanıma fırsatım oldu… Kendisi, çocuklarını yetiştirirken onları “çok fazla” öpmez ama şefkatini her hali ile belli eder, koruyup kollar ve oldukça yakından ilgilenir ve ciddiye alırmış çocuklarını. Bu durumda öğrenmek istediğim şey şu; acaba bu hanımefendinin çocuklarını çok öpmeden yetiştirmeye çalışmış olması hakkında ne düşünürsünüz?

Selamlarlımla

Hayrunnisa

————————————————————————————–
Yazının devamını oku »

Kur’an öğreteyim derken dinden soğutmamak gerekir…


iwrw2wBirçok anne baba çocuklarının erken yaşta dini eğitim almasını, manevi değerlerle yaşama tutunmasını arzu eder… Ancak bunu isterken de içlerindeki endişelerden biri de uygun olmayan tarzda bir Kur’an eğitimi alırsa, çocuklarında Kur’ana karşı bir tepki oluşacak olması kaygısıdır…

Bildiğimiz bir gerçek varsa o da çocukların Kur’an öğrenimi sırasında yaşadıkları olumsuzlukları onların belki de bir ömür boyu dini değerlerden uzak kalmasına da neden olmaktadır… O halde bu hassas dengen nasıl kurulmalıdır?

Yaz tatilinin de yaklaştığı şu günlerde acaba çocuklara Kur’an-ı Kerim eğitimi nasıl verilmelidir?
Yazının devamını oku »

Sahte kişilikli çocuklar yetişiyor !



Pedagog Adem Güneş, çocuğun ruhundaki yaratılış sırrına müdahale edilmemesi gerektiğini söylüyor. Güneş’e göre çocuklar, kendi fıtratı ile anne-babanın beklentisi arasında kalıyor. Bu da çocuklarda zoraki sahte kişiliklerin doğmasına sebep oluyor. Çocukta oluşan zoraki kişilik de yetişkinlikte farklı suçlar olarak karşımıza çıkabiliyor.
“Babama karşı içimde sonsuz bir burukluk var. Babamın beni öptüğünü, bana sarıldığını hiç hatırlamıyorum. Bana hep; ‘sen beceremezsin’, ‘sen yapamazsın’, ‘senin aklın yetmez’ diye söylenirdi. Arkadaşlarımla irtibat kuramıyordum. Hep tedirginlik yaşıyordum; ya komik duruma düşersem diye içimde kaygılar vardı. Okul yıllarında en derin hissettiğim duygu ezilmişlikti. Ama bütün bunları etrafımdakilere göstermemeye çalışıyordum. Yaşamım boyunca dik durmak, güçlü görünmek için sahte benliğin içine girdim. Başarılı bir öğrencilik süreci geçirmiş olsam da, şu an iyi bir kariyer sahibi olsam da, kendimi ruhen ezik, çaresiz, güçsüz ve kaygılı hissediyorum. İçimdeki yoksunluklarla yaşamaya devam ediyorum.” diyor 28 yaşındaki Zeynep T.

Zeynep T. ve daha niceleri anne-babalarının istekleri için yeni bir karakter ve kişiliğe büründü. Oysaki her çocuğun özünde, o çocuğun nasıl bir yetişkin olacağının şifrelerini barındıran ‘çocukluk sırrı’ vardır. Bu sır, çocuğun içinde ‘buyurucu bir iç kılavuz’ olarak, mütevazı bir sabırla, adım adım o çocuğun kişilik ve karakterini oluşturma mücadelesi verir. Günümüzde anne-babalar çocuğun özünde gerçekleşen bu ince yapılanmayı hesaba katmadan kendilerince bir zoraki kişilik oluşturma gayreti içinde. Pedagog Adem Güneş’e göre çocuğun ruhundaki yaratılış sırrına müdahale edilmesi, çocuğun başka bir kişiliğe bürünmesine zemin hazırlıyor. Çocuk, çevresinin kendisini nasıl kabul ettiğini sezinleyerek duruma göre sahte kişilikler geliştiriyor.

Adem Güneş’in Nesil Yayınları’ndan çıkan ‘Çocukluk Sırrı’ adlı kitabı, çocuğun benliğini zarara uğratmadan kişilik ve karakterini bozmadan, onlara nasıl bir rehberlik yapılacağı konusunda ebeveynlere yol gösteriyor. Ebeveyn sevgisinin ‘başarılı ve akıllı uslu olmak olarak’ algılandığı günümüzde, çocuk, anne-baba sevgisini alabilmek için kendi dünyasını yaşamak yerine onların istediği gibi olmak zorunda kalıyor. Adem Güneş, çocuğun anne-baba sevgisini kaybedeceği endişesiyle farklı bir kişiliğe dönüştüğünü söylüyor. Güneş, “Çocuk dışa vurduğu dünyanın olduğu gibi kabul edilmeyeceği endişesini taşırsa, anne-babasının kendisini ciddiye almadığını anlarsa ve incitileceğini onların gözlerinden veya sözlerinden bir defa sezerse kendi ruhundaki yaradılış sırrını dışa vurmaz. Duruma göre sahte bir kişilik geliştirir. Bu çocuklar koza içinden çıkmadan canı çıkmış olan çocuklardır. Yaşamlarını bir beden olarak sürdürseler de bedenlerinin içinde henüz kendi sırrını açığa vurma cesaretini toplayamadıkları için ruhu başka, bedeni başka, davranışları bambaşka bir haldedirler. Çocuk ne kendisi gibi olabiliyor ne de anne-babasının zoraki kişiliğini ruhuna sindirebiliyor. Ne deve ne de kuş olabiliyor. Kendi fıtratı ile anne-babasının beklentileri arasında kalıyor.” diyor.

Pedagog Adem Güneş, çocuğun anne-babasına gösterdiği dünya ile iç dünyasının birbirinden farklılaşmaya başlaması halinde bu durumun bir felaket sinyali göstereceğini belirtiyor. Güneş’e göre bu çocuk, sadece sahte benliği ile etrafı mutlu etmeyi öğrenmekle kalmaz, bir süre sonra kendi içindeki ezikliğin intikamını çok acı bir şekilde almayı normal gibi görür. Vicdanen de rahatsız olmaz. Onun için birine ihanet etmek, birine darbe vurmak zor bir şey değildir. Zira bütün bunlar, çocukluk döneminde kendisine yaşatılmıştır. Bunlar yabancı olduğu duygular değildir ki, birine karşı aynı şeyleri yaptığında içinde bir acı duysun.

Güneş, anne-babaların insanın içindeki mükemmel yaratılıştan habersiz, çocuğunu adam etmeye çalışma içerisine girmesinin yanlış bir yol olduğunu belirtiyor. Çocuğun dünyaya geldiği andan itibaren ‘mükemmel bir adam’ olduğunu dile getiren Güneş, şöyle konuşuyor: “Önemli olan, o ‘aziz misafirin’ eksiksiz yaratılışını zarara uğratmamak. Zira çocuk tamamen ebeveynin insafına terk edilmemiş. Çocuklar bir program dâhilinde içlerinden gelen buyruğa boyun eğerek insan olmaya hazırlanıyor. Bu sessiz ve derin yolculuk da çocukluk sırrı içinde yer alan buyurucu iç kılavuzdan başkası değil.

Kişilikli ve karakterli bir çocuk yetiştirmek için neler yapmalı?

Ödüllendirerek veya cezalandırarak çocuktan birtakım davranışlar sergilemesini istemeyin. Çocuk, yapacağı davranışları vicdanında duymalı, duygu dünyası ile kendisinden arzu edileni anlayıp kabul etmeli.

Çocuk ne ise o olmasına izin verilmeli. Onları dar kalıplar içine sokmamalı, kişilik ve karakterlerinde tahribat oluşturulmamalı.

Çocuk, her hali ile kabul görmeli. Çocuksu acemilikleriyle sergiledikleri yanlışlıklar sırasında alaya alınmamalı, küçük düşürülmemeli, bakışlarla dahi ceza ve şiddete maruz bırakılmamalı.
Çocuğun benlik inşası için ebeveyn müdahale etmek yerine rehber olmalı. Müdahale edilmesi durumunda çocuk, öğrenmeyi iç kılavuzunun yol göstermesiyle değil dış müdahalelerin tesiriyle gerçekleştirir. Bu da merak duygusunu köreltir. Günümüzdeki yaşanan öğrenme güçlüğünün en büyük sebebi, gereksiz müdahalelerdir.

Diğer çocuklarla kıyaslanmamalı, hiçbir çocukla yarış içerisine sokulmamalı.

ZEYNEP KAÇMAZ
ZAMAN

Eyvah, Çocuğum Konuşamıyor !


Çocuğun dudaklarından çıkacak ilk kelime her anne-babanın büyük merakla beklediği bir andır. O an gelince büyük bir sevinç yaşanır ailede. Ama ya o ilk kelime gelmezse? Çocuğunuzun konuşması gecikirse, akranları cıvıl cıvıl konuşurken sizin çocuğunuz tek kelime dahi etmezse ne olacak? Bu durumda ilk yapmanız gereken şey panik yapmamak, sonrasında ise sabırlı davranarak bu konuyu aşmaya çalışmak olacak.

Birçok anne baba, çocuklarının gelişim sürecinin normal devam edip etmediği konusunda merak içindedir. “Acaba çocuğumun kilo alışı normal mi?” ya da “Çocuğumun zihinsel gelişimini nasıl takip ederim”  sorusu her anne babanın merak ettiği soruların başında gelir.

Tıpkı bunlar gibi, çocukları bir yaşına gelen her bir anne babanın gözleri, çocuklarının o minik dudaklarından çıkacak ilk kelimelere yoğunlaşır…  Acaba çocuğun ilk kelimesi ne olacak… Ya da ne zaman “anne” diyecek veya ne zaman “baba” diyecek? Dudaklardan dökülen ilk kelimeler, anne-babayı büyük heyecana sürükler ve bu sevinç akraba ve dostlarla paylaşılır. “Dün akşam öyle bir tatlı dille ‘anne’ dedi ki anlatamam” diyerek şeker şerbet gibi anlatılır çocuğun ağzından dökülen ilk kelimeler…

Ancak bazı durumlar da vardır ki, zaman ilerler ama çocuğun ağzını bıçak açmaz… Çocuk kimi zaman iki yaşına girmiştir ama henüz iki kelimeyi yan yana getirip bir söz söyleyememiştir. Bu durum doğal olarak anne babayı telaşa sevk eder… “Acaba çocuğun zihninde mi bir anormallik var?” sorusu ilk akla gelen soru olur ya da “İsmini duymadığımız birçok rahatsızlıktan birini mi taşıyor bizim çocuk?” sorusu zihinlerde dolaşır durur…

İşte bu yazımızda, anne babalara çocuklarının konuşma gecikmesinde çözüme rehberlik edecek bir dizi bilgiyi ele almaya çalışacağız.

 

Konuşma gecikmesi nedir?

Bir çocukta, bir yaşını geçtiği halde konuşma isteği yoksa ve iki yaşını geçtiği halde de konuşma becerisi görülemiyorsa, bu tür çocuklarda “konuşma gecikmesi” ihtimali üzerinde konuşulmaya başlanılabilir.

“İhtimal” diyoruz çünkü her ne kadar çocuklarda belli bir yaşta konuşma becerisi görmek âdet olsa da, bazı durumlarda çocuklar hiçbir sorun olmadığı halde daha ileriki yaşlarda konuşmakta ve dil gelişimi hiçbir sorunla karşılaşmadan devam edip gitmektedir. Örneğin dünyanın en zeki insanı olarak kabul edilen Albert Einstein dokuz yaşında konuşmaya başlamıştır.

Ancak bazı durumlar vardır ki, gecikmiş konuşma birtakım rahatsızlıkların da belirtisi olabilmektedir. Bunların başında çocuğun zihinsel gelişiminin normal bir şekilde devam edip etmemesi ya da duyma engelinin bulunup bulunulmadığının tespit edilmesi gelir.

Çocuklardaki konuşma gecikmesi sadece bu iki faktöre bağlı olarak ortaya çıkmaz, bunlar gibi onlarca faktör çocuğun dil gelişim sürecine tesiri vardır.

 

Dil gelişimi

Fiziken ve ruhen sağlıklı bir çocuğun dil gelişim sürecinin kendi yaşıtları ile aynı oranda gitmesi beklenir. Ancak çocuğun üzerine tesir eden birtakım faktörler vardır ki, çocuktaki dil gelişimini sekteye uğratabilir. Bunlar;

1-             Zekâ geriliği: Konuşma bir beceridir. Bu beceri, ses tellerinin kullanılmasından tutun da, dudak ve damak hareketlerine kadar birçok kasın ve sistemin ortaklaşa ürünü olarak ortaya çıkar. Vücuttaki onlarca ayrı organın aynı anda uyum içinde çalışması ile konuşma fiili gerçekleşir. Bu uyumu gerçekleştiren merkez ise beyindir. Beyin, çocuğun zihinsel gelişimine paralel olarak dil gelişimini de beraberinde sürdürür. Eğer çocuğun zihninde bir gerilik söz konusu olursa, doğal olarak bu konuşma sürecine de yansıyacaktır. Nadir de olsa, böylesi bir ihtimal anne babaları uzmanlarla görüşmeye itmelidir.

2-             Sağlık nedenleri: Çocuklar bazen gelişim evrelerinin en önemli dönemecine girdiklerinde ağır ve uzun süreli hastalıklarla karşılaşabilirler. Ağır hastalık çocuğun beslenmesini ve beslenmeye bağlı olarak gelişimini yavaşlatır. Ayrıca, konuşma evresine denk gelen gırtlak iltihabı (larenjit) veya boğaza yerleşmiş çeşitli mikrobik rahatsızlıkların ses telleri üzerinde oluşan yumrucuklar sesin kısık ve boğuk çıkmasına neden olur.Böylesi bir durum ise, çocuğun konuşma isteğini yavaşlatır veya duraksatır.

3-             İşitme engeli: Konuşma becerisinin gelişimi duymaya bağlıdır. Çocuk duyduğu kelimeleri taklit eder. Eğer çocuğun gizli bir işitme engeli varsa ve aile bunu vaktinde fark edemez ise bu işitme engeline bağlı olarak çocuğun konuşması da gecikecektir. Yeni doğan her çocuğun mutlak surette işitme testinden geçirilmesi bu açıdan hayati önem taşımaktadır.

4-             Sinir ve kas uyumsuzluğu: Dil gelişimi engeli bazen konuşmayı sağlayan kaslar ile o kaslara bağlı sinirler arasındaki uyumsuzluktan da kaynaklanabilir. Örneğin “dil”e bağlı kaslara bağlı olan sinirler beyne gönderdiği sinyalleri vaktinde iletemez ya da beyinden gelen konuşma isteğini sinir sistemi dile vaktinde iletemez. Beyin ile dil arasındaki iletişim sağlıklı çalışmamaktadır. Böylesi bir durum çocuğun geç konuşmasına ya da engelli olarak konuşmasına neden olabilir.

5-             Negatif pedagojik atmosfer: Çocukluk döneminde çocuğun maruz kaldığı şiddet, psikolojik baskı, travma, ölüm ve ayrılık gibi negatif pedagojik atmosfer çocuğun konuşma yeteneğini olumsuz yönde etkileyebilir. Böylesi bir duruma maruz kalan çocuk, konuşma kabiliyeti olduğu halde bile bile konuşmamayı tercih edebilir, ya da yaşadığı travmanın çocuğun ruhunda bırakacağı tesirin şiddetine göre çocuğun konuşma yeteneğini zedeleyebilir.

6-             Yarık damak, dudak ve ağız yapısı: Çocuğun doğuştan veya sonradan konuşma organlarında meydana gelen fizyolojik bozukluklar çocuğun konuşmasına da tesir oluşturur. Örneğin, bir kaza sonucunda dudağın yarılması halinde çocuğun konuşması gecikebilir. Ya da doğuştan yarık damağa sahip olan bir çocuk da yine konuşma engeli riski taşıyacaktır.

7- Doğum esnasında oluşan komplikasyonlar: Çocuğun doğum esnasında meydana gelen birtakım komplikasyonlar da çocuğun geç konuşmasına neden olabilir. Örneğin çocuğun doğum esnasında beyninde oluşan ufak bir zedelenme geç konuşmaya neden olabilir. Oluşan bu zedelenme çocuğun zihni gelişimine hiçbir engel teşkil etmediği halde sadece konuşmayı geciktirebilir. Örneğin Albert Einstein doğum sırasında beyninde oluşan bir zedelenmeden dolayı 9 yaşına kadar konuşamamıştır. Bütün zihni çok mükemmel çalışan Einstein’in sadece konuşma engeli bulunuyordu ve zaman içinde o engel de aşıldı.

Aileler ne yapmalı?

Çocuklarında dil gelişimi engeli bulunan anne-babalar mutlak suretle çocuklarına bilinçli bir şekilde yaklaşmalıdırlar. Aksi takdirde kısa süreli bir sorun, anne babanın yanış tutumu ile uzun ve kalıcı hale dönüşebilir. Bu itibarla kısaca bahsedecek olursak, anne babalar şu hususlara dikkat etmelidir;

1-             Çocuk henüz üç yaşına geldiği halde konuşmakta zorluk çekiyorsa, ancak yine de konuşma isteği varsa, anne baba çocuklarını dinlerken çocuğun yanlışlarını dikkate almamalıdır. Çocuğun konuşmalarına gülmemeli, yanlış konuşmayı düzeltmek için programsız bir çaba sarf etmemelidir.

2-             Çocuğun konuşma gecikmesini çocuğun yanında konuşmamalı, çocuğun üzerinde ekstra bir psikolojik baskı oluşturacak unsurlardan anne-baba uzak durmalıdır. Konuşma gecikmesinin birçok durumlarda tedavi edilebilir geçici bir sorun olduğu unutulmamalıdır.

3-             Konuşma sorunu yaşayan çocukların hırçın ve agresif olması gayet normaldir. Çocuğun hırçınlığını ve agresif tutumunu anlayışla karşılamalı, çocuğun öfkesi şiddet ve baskı ile ezilmemelidir.

4-             Konuşma zorluğu çektiği dönemde asla başka çocuklar ile kıyaslanmamalı, motive etmek maksadı ile de olsa iyi konuşan çocuklar örnek gösterilmemeli, konuşmak istemiyorsa çocuk zorlanmamalıdır.

5-             Çocuk eksik de olsa, zor da olsa, yanlış da olsa konuşmaya başladığında büyük bir dikkatle ve özen gösterilerek dinlenmelidir. Yaptığı hatalar çocuğun yüzüne vurulmamalı, gerek bakışlarla ve gerekse yüz hareketleri ile çocuk mahcup edilmemelidir.

6-             Çocuğun zorlanarak ve eksik de olsa anlattığı şeyleri anlamaya gayret sarf etmeli, mükemmel cümleler ve ifadeler beklenmemeli… Çocuğun sorduğu soru anlaşıldığı kadar cevaplandırılmalı, ısrarla “anlamadım” ya da “bir kere daha tekrar eder misin?” türünden baskıcı yönlendirmelerden kaçınılmalıdır.

7-             Çocuğun farklı alanlardaki kabiliyetleri ön plana çıkartılmalı, resim yapması, el işi becerileri geliştirmesi, müzik aleti kullanması gibi sahalara yönlendirilerek çocuğun pozitif enerji taşıması teşvik edilmelidir.

8-             Konuşma engeli bulunan çocukların en büyük korkusu anne babalarının sevgisini kaybetme ihtimalidir. Her ne şekilde olursa olsun anne baba çocuklarını sevdiğini ve bu sevginin de karşılıksız olduğu vurgulanmalıdır.

9-             Okul çağına geldiği halde çocukta konuşma sorunu devam ediyorsa, okul ve çocuğun öğretmeni ile işbirliği içinde sorun ele alınmalıdır.

10-          Konuşma engelinin türü ne olursa olsun, çocuğun “kişiliği” zedelenmediği sürece sorunun çözülebileceği hatırdan çıkartılmamalıdır.

 

ADEM GÜNEŞ

 

Tuvalet alışkanlığı kazandırılmada neler yapılabilir?


Tuvalet alışkanlığı

Çocuk eğitimi ile ilgili gittiğim bir konferansın sonunda, bir anne yanıma yaklaşarak, “Bana bir formül söyleseniz de, 4 yaşındaki oğluma bir an evvel tuvalet alışkanlığı kazandırabilsem. Artık halıları silmekten, çarşaf değiştirmekten, pijama yıkamaktan canım burnuma geldi” demişti. Ben de ona çok pratik bir çözüm sunmuş, “Oğlunuzu hâlâ sünnet ettirmediyseniz, sünnet ettirin” demiştim… Bir süre sonra aynı anneden e-mail aldım, “Allah razı olsun, oğlum sünnetten sonra tuvaletini altına kaçırmamaya başladı” demişti…

Bir süre sonra, bu anneye böylesi pratik bir ipucu verdiğime pişman oldum. Aslında, anneleri bunca sıkıntıya sokan sürecin ne anlama geldiği bilinse, sanıyorum ki, hiçbir anne çocuğu ile girdiği bu sıkıntılı dönemde “offf” demez, “elhamdülillah” derdi.

Bir babanın oğluna nasihati

Bir baba, yetişkinliğe doğru ilk adımını atan oğlunu yanına çağırarak “Evladım artık sen de bir yetişkin oldun. Hazırcılık buraya kadar. Artık sen de, rızık nasıl kazanılır, nasıl harcanır öğrenmelisin. Bugünden tezi yok, sen de artık çalışacak, evimizin rızkını temin etmek için destek olacaksın” der.

Delikanlı, babasının bu teklifinden çok da hoşlanmaz. Annesinin yanına gider. Annesinden her gün için bir altın vermesini rica eder. Annesi, oğluna bu isteğinin nedenini sorsa da, delikanlı, bunun nedenini söylemez. Anne oğlunun bu ısrarlı isteğini yerine getirir. Ve artık her gün akşam olduğunda, delikanlı annesinin yanına gelir ve annesinden bir altın alır.

Bir hafta sonra babası delikanlıyı çağırır ve “Bir hafta geçti. İş bulup çalıştın mı?” diye hesap sorar. Çocuk hiç tereddüt etmeden, “Evet baba, hem de öyle bir iş buldum ki, haftada yedi altın veriyorlar” der… Baba memnun olur bu cevaba. Oğlundan bir haftada kazandığı altınları vermesini ister. Delikanlı, yedi altını babasına uzatır. Baba, altınları alır ve bir kuyunun yanına gider. Çocuk babasını meraklı gözlerle seyrederken, baba altınlardan birini alır ve kuyunun içine bırakır. Sonra diğer altını ve sonra diğerini… Çocuğun şaşkın bakışları altında baba yedi altını tek tek kuyuya atar… Delikanlı bunun nedenini sorsa da, babası “Bir gün gelir öğrenirsin” diyerek nedenini söylemez.

Ertesi hafta delikanlı yine yedi altın getirmiştir. Baba bu yedi altını da alır ve tek tek kuyuya atar. Delikanlı, yine şaşkındır ama vardır elbet bir sebebi diyerek ses çıkarmaz.

Sonraki hafta yine aynı… Bir sonraki hafta yine aynı…

Daha sonraki hafta, çocuk annesinin yanına gider ve alışık olduğu gibi yine yedi altın ister. Annenin artık kıyıda köşede biriktirdiği altınlar bitmiştir ve oğlunun isteğini karşılayamaz. Çocuk telaşa kapılır. Haftalardır babasına söylediği yalan ortaya çıkmasın diye, çaresizce ve hemencecik iş aramaya koyulur. Bulduğu işler hiç de öyle yüksek ücretli değildir. En iyi işveren, haftada sadece bir altın verebileceğini söyler. Delikanlı, çaresiz kabul eder.

Hafta tamamlandığında delikanlı kazandığı bir altını eve götürür. Babasına, “Babacığım artık haftada yedi altın değil, sadece bir altın kazanıyorum” der. Baba, “Olsun oğlum, Allah’a şükür” der ve yine kuyunun başına gitmek için ayağa kalktığı sırada, çocuk irkilir ve “Baba, yoksa yine mi kuyunun başına gideceğiz!” diyerek şok geçirir. Baba, gayet sakince,”Evet oğlum, neden heyecanlandın birdenbire?” diye sorar. Delikanlının şaşkın ve perişan bir halde, “Ama baba, sen, bir altın nasıl zor kazanılıyor biliyor musun? Ben bir hafta boyunca sabah akşam işe gittim, güç bela bir altın kazanabildim, senin bunu bir çırpıda dipsiz bir kuyuya atman doğru mu?” dediğinde, babası acı acı tebessüm eder…

“Evet oğlum doğru değil… Şimdi anlıyorum ki, babana karşı gelmek pahasına, sahip çıktığın bu tek altının gerçek sahibi sensin. Acısını ve ıstırabını çekmeden, emek vermeden sahip olduğun diğer altınlar ise sana ait değildi, bu belliydi. Eğer onlar da sana ait olsaydı, şu tek bir altını koruduğun gibi, her hafta kuyuya atılan yedi altını da korur ve sahip çıkardın. Unutma ki insan, acısını ve ıstırabını çekerek kazandığı şeylere sahip çıkar” der.

Tuvalet alışkanlığı bir rahmet sürecidir

Çocukların doğdukları andan itibaren anneye ıstırap veriyor gibi görünen her bir olayda işte bu rahmet vardır. Çocukların gece ağlamaları, çarçabuk hastalanmaları, altlarını ha bire ıslatmaları, annelerin çocuklarına delice sahip çıkmasının psikolojik zeminidir. Bu bir rahmet sürecidir.

Bir gün, çocuğunun tuvalet alışkanlığı ve benzeri sıkıntılı dönemlerini atlatmak için, evine yatılı özel bakıcı tutmuş bir anne, “İçimde garip bir sızı var, çocuğumun en zor günlerinde yanında değildim ve tuhaf bir pişmanlık içimi yakıyor” demişti.

O nedenle, çocukları ile girdikleri bu sıkıntılı dönemleri anneler kendileri ve çocukları adına bir kazanç kabul etmeli ve bu dönemi en dengeli şekilde nasıl götürebilirimin hesabını yapmalıdır.

Eğer bu dönem, gerçekten anneler için gereksiz bir yük olsa idi, Allah neden böylesi bir dönemi her anneye yaşatacaktı ki? Allah eğer isteseydi, her bir çocuk, iki yaşına geldiğinde, kafalarına sanki sihirli sopa ile vurulmuşçasına artık altını ıslatmaz, olur biterdi…

Eğer anne ile çocuk arasında bu çile alışverişi bilinmez ise, belki altı ay, belki de bir yıl sürecek olan tuvalet alışkanlığı anne için cinnet nöbetleri halini alabilir.

Anne ile çocuk arasında ilahi yapıştırıcı

Mademki, Allah, her bir anne ile çocuk arasına bu ıstırabı ilahî yapıştırıcı olarak sürmektedir, o halde hem bu süreci aksatmadan hem de çocuğa zarar vermeden tuvalet alışkanlığı nasıl kazandırılır sorusuna cevap aramak gerekirse şunları bilmekte fayda vardır:

Tuvalet alışkanlığı çocuğun mesane yollarının çocuk tarafından kontrol edilebildiği dönemde başlamalıdır. Bu dönem, her çocukta farklılık gösterse de, ortalama olarak 2-3 yaş dönemine denk gelmektedir.

Çocuk her ne kadar iki yaştan itibaren mesane yollarını kendi iradesi ile kontrol altında tutabilme becerisine sahip olsa da, bu beceriyi nasıl kullanacağını öğrenmesi gerekir.

Bu itibarla bakıldığında, iki yaşına gelen her çocuk idrar yollarını kullanma becerisine haiz olsa da, çocuk, “psikolojik” olarak da bu beceriyi kullanabilme yeteneğine ulaştırılamamışsa tuvalet alışkanlığının kazandırılması oldukça zordur.

Tuvalet alışkanlığı psikolojiktir

Bu noktada altı çizilmesi gereken bir nokta var ki, o da; tuvalet alışkanlığı elde etmek, her ne kadar fizyolojik bir olay gibi görünse de, tamamen psikolojiktir. Çocuk, psikolojik olarak ne kadar rahat ve huzurlu ise bu süreç o kadar çabuk atlatılacaktır. Tuvalet alışkanlığı kazandırılmaya çalışılan çocuk ne kadar baskı altında tutulur, utandırılır, mahcup edilir ve bunaltılır ise, bu süreç o kadar uzar.

Tuvalet alışkanlığı kazandırmak her ne kadar fizyolojik bir olay gibi görünse de, tamamen psikolojiktir. Çocuk, psikolojik olarak ne kadar rahat ve huzurlu ise bu süreç o kadar çabuk atlatılacaktır. Tuvalet alışkanlığı kazandırılmaya çalışılan çocuk ne kadar baskı altında tutulur, utandırılır, mahcup edilir ve bunaltılır ise, bu süreç o kadar uzar.


Tuvalet alışkanlığı kazandırılmada neler yapılabilir?

1- Tuvalet alışkanlığı kazandırılmaya önce büyük abdestten başlanılır, ardından gündüz küçük tuvalet alışkanlığı ve en son olarak da gece alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır.

2- Tuvalet alışkanlığı kazandırılmak istenilen çocuğun altına artık hiçbir şartta bez bağlanmamalıdır. Çocuk bazen bezli bazen bezsiz olursa, yavaş yavaş kazandığı bu alışkanlığı çarçabuk kaybedebilir.

3- Çocuk, gündüz altını ıslattığında (hava soğuk değilse ve sosyal ortam müsaitse) birkaç dakika ıslak alt ile bırakılır. Bu süre çok uzatılmadan temiz bir iç çamaşır ile alt değiştirilir.

4- Çocuğun altı değiştirilirken, ne psikolojik, ne duygusal ne de fiziksel şiddet uygulanmamaya gayret sarf edilmelidir. Çocuk ilk defa karşılaştığı bu ıslak olma ve utanma hissini kendi iç dünyasındaki dinamikleri dengelice kurarak çözmeye çalışmalıdır. Bazen “Offf bıktım ya!” demek bile çocuğun oluşturmaya çalıştığı bu iç dinamikleri bozmaya yeter de artar bile.

5- İki yaşını geçmiş hiçbir çocuk altı ıslak olarak dolaşmaktan zaten hoşlanmaz. Sizin ekstra bir şey söylemenize ne gerek var ne de ihtiyaç. Söyleyeceğiniz her bir ezici söz, süreci uzatacağı gibi, çocuğunuzun farklı davranış bozukluklarına da yol açabileceği unutulmamalıdır.

6-Gece kazandırılacak tuvalet alışkanlığında, çocuk gündüz saatlerinde bol su ve sıvı içecekler içmeli, ancak yatmadan en az bir saat önce sıvı içecekler kesilmelidir. Susamaya neden olacak, yağlı, tuzlu ve tatlı yiyecekler yedirilmemelidir.

7- Gece kazandırılacak tuvalet alışkanlığında, çocuğun altını ıslattığı saatler bir çizelge ile tespit edilmeli ve o saatlere denk gelecek şekilde hem “teheccüd namazına” kalkılması hem de çocuğun tuvalete götürülmesi bir alışkanlık haline getirilebilir.

8-Çocuk gece kaldırılıp tuvalet ihtiyacı giderirken uykulu olmamalı, uykusu ve bilinci açık hale getirilip ihtiyacını gidermeye çalışmalıdır.

9-Çocuğuna tuvalet alışkanlığı kazandırmaya çalışan bir anne bol bol yedek çarşaf ve nevresim ile bolca temiz yedek iç çamaşırı bulundurmalıdır.

10-Gece tuvalete kaldırılacak çocuk, altını ıslatmış ise, asla örselenerek veya hırpalanarak kaldırılmamalıdır. Uyku anında çocuğun örselenmesi ve hırpalanması akıl sağlığı açısından tehlikelidir.

11- Uykusu ağır olan çocuklara gece tuvalet alışkanlığı kazandırılması zor olabilir. Böylesi durumlarda, ekstra bir gayret gerekebileceği normal kabul edilmelidir.

12-Erkek çocukların sünnet ettirildikten sonra daha kolay tuvalet alışkanlığı kazandığı bilinmelidir.

13-Uzun süreli uğraşlar neticesinde kazandırılamayan (özellikle) gündüz tuvalet alışkanlıklarında, psikolojik veya fizyolojik sorunlar olabileceği hatırlanmalıdır.

ADEM GÜNEŞ

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 78 takipçiye katılın