Hakk’a Adanmış Ruhlar


Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O’nu sevip O’nun tarafından sevilme idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır.

 

Onların hesap ve planlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah… gibi hususların hiçbir kıymeti yoktur; asla değer ifade etmezler ve ölçü de kabul edilemezler.

Adanmışın mefkûre kıymeti, dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe –o, garazsız-ivazsız Allah’ın hoşnutluğudur– kilitlenmiş böyle birine yörünge değiştirtmek çok zor, başka bir bedele bağlamak ise âdeta imkânsızdır.

 

Aslında o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkîye müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp başka bir şey olması ya da yükselip başka bir hâl alması –mefkûresinin üstünde herhangi bir yükseklik tanımadığı için– mümkün değildir.

O, kendini tamamen, insanlara Hakk’ı sevdirme ve Hak tarafından da sevilme gayesini gerçekleştirmeye adadığı ve hayatını da başkalarını yaşatmaya bağladığı, gelip geçici beklentilerden sıyrılıp bir mânâda hedefini daraltarak kıymetlendirdiği ve dağınıklıktan kurtulup tevhid-i kıbleye muvaffak olduğundan ötürü, toplum içinde “onlar” ve “biz”, “ötekiler” ve “bizimkiler”… gibi bölücü, parçalayıcı ve kavgaya sürükleyici mülâhazaların tamamen dışındadır ve kimseyle açık-kapalı herhangi bir problemi yoktur.
Problemi olması bir yana o, hep çevresine yararlı olma mülâhazalarıyla oturup-kalkmakta, içinde bulunduğu toplumla sürtüşmemeye fevkalâde ihtimam göstermekte, toplum içinde görüp sezdiği arızalar karşısında da bir savaşçı gibi değil de, bir mürşit gibi davranarak, fertleri fazilete, yüce ahlâka yönlendirme istikametinde aktiviteler ortaya koymakta ve elden geldiğince, siyasî nüfuzdan ve ne suretle olursa olsun hâkim olma, idare etme düşüncesinden uzak durmaktadır.

Bilgi, bilginin değerlendirilmesi, sağlam bir ahlâkî telâkki ve bunun, hayatın her alanına hâkim kılınması, imanlı fazilet ve onun vazgeçilmezliği… gibi hususlar, adanmış ruhların en önemli derinliklerini teşkil eder.

Onlar, yarınları ve hususiyle de ahiretleri adına bir şey vaad etmeyen nam u nişan, çıkar eksenli soğuk propaganda ve şov türü tavır ve davranışlardan sürekli uzak durur; ufuklarının enginliği ölçüsünde her zaman bilgi ve düşüncelerini temsille mânâlandırarak, kendilerini merakla takip ve taklit edenleri yüksek insanî değerlere yönlendirme hesabına ölesiye bir gayret sergilerler.
Bunu yaparken de, kendilerine herhangi bir pay çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez ve yılandan-çıyandan kaçtıkları gibi şahsî menfaat ve çıkarlardan uzak durmaya çalışırlar. Zaten onların iç zenginlikleri de, bu türden reklâma, ağız kalabalığına, vitrinciliğe ihtiyaç bırakmayacak ölçüde “ilel-merkez” bir güce sahiptir. Ayrıca onların ruhlarından sızıp dışa vuran o şeker şerbet davranışları da, ağızlarının tadını bilen herkesi büyüleyip arkalarından koşturacak mahiyettedir.

Bu itibarla da onlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini yükseltme adına reklâma, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda asla hırs göstermezler. Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, ruhî hayat seviyesine ulaşmaya çalışır ve bu konudaki aktivitelerini de ihlâsa bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmeyi düşünürler. Tabir-i diğerle bunlar, bütün faaliyetleriyle Allah rızasını hedefler ve ölesiye bir gayretle bu yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır durur ve o peygamberâne azimlerini dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi hususlarla asla kirletmezler.

Günümüzde, doğrudan doğruya, iman, İslâm ve Kur’ân tenkide tâbi tutulup sorgulandığı için, himmetlerin bütünüyle bu taarruz noktalarına teksif edilmesine, fertlerin, İslâmî duygu ve düşünce açısından takviye edilmesine, kitlelerin de hedefsizlikten kurtarılarak yüksek mefkûrelerle irtibatlandırılmalarına ihtiyaç var.

Fertleri her türlü arayıştan vâreste kılacak böyle bir ihtiyacın karşılanması ise, ancak ve ancak imanın kendi renk, kendi desen ve kendi şivesiyle yeniden gönüllerde canlanmasına bağlıdır. İsterseniz siz buna, insanların yeniden kalbî ve ruhî hayata yönlendirilmesi de diyebilirsiniz.

 

Bazılarının her şeyi, içtimaî yapının değiştirilip dönüştürülmesine, dönüştürülüp yeni kalıplara ifrağ edilmesine bağladığı bir dönemde, böyle bir yaklaşım fevkalâde önemlidir. Zîrâ, diğer mülâhazada muhtemel bir kısım vuruşmaların, sürtüşmelerin, ayrışmaların bahis mevzuu olmasına karşılık, böyle bir yönelişte her zaman, anlaşmalar, uzlaşmalar ve dayanışmalar söz konusudur.

Hak rızasına adanmış ruhlar, böyle bir tevhid-i kıble mülâhazasından ötürü aklî ve mantıkî hayatları adına herhangi bir boşluk yaşamazlar. Aksine onlar, her zaman mantık, muhakeme ve ilimlere karşı açık durur ve bunu da gerçek imanın gereği bilirler.

 

Ne var ki, bunların dünyevî tutkuları ve cismanî arzuları –herkesin istidadına göre– Hakk’a yakın durmalarının enginliğinde ve bir okyanus mahiyetindeki tevhidî mülâhazalarının derinliğinde tamamen eriyip gittiğinden, onların bu isteklerinin yerini, farklı bir desen ve şiveyle Hak hoşnutluğundan kaynaklanan bir zevk-i ruhanî almıştır. Bu itibarla da, Hak rızasına adanmış ruhlar, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerinde meleklerle fizik ötesi bir havayı solukladıkları aynı anda, dünyalılarla da örfâneler teşkil ederek hasbıhâlde bulunabilir ve dünyevîliğin meşru bütün gereklerini yerine getirebilirler. Bu açıdan da onlar, hem dünyevî hem de uhrevî sayılırlar.
Dünyevîlikleri, sebepler dairesinde bulunmalarından ve sebeplere riayet etme sorumluluğundan; uhrevîlikleri de her meseleyi kalbî ve ruhî hayatlarına göre değerlendirmelerindendir. Kalbî ve ruhî hayatın belli ölçüde dünyevîliği tahdîdi, tamamen bir terk mânâsına gelmediği için, onların dünyadan bütün bütün kopmaları da söz konusu olmasa gerek. Dünyadan kopmaları bir yana, onlar, her zaman dünyanın tam göbeğinde durur ve ona hükmederler; ama bu duruş hiçbir zaman dünya için ve dünya adına bir duruş değildir. Aksine bu duruş, Allah adına esbaba riayet ve her şeyi ötelere bağlama hesabına bir duruştur.

Esasen, bedeni kendi çerçevesinde, ruhu da kendi ufkunda tutmanın; ya da hayatı, kalb ve ruh hâkimiyetine bağlı götürmenin yolu da bu olsa gerek. Sınırlı beden hayatının çerçevesi cismaniyetin darlığı ölçüsünde, aksine her zaman sonsuza açık bulunan ruhî hayatın ufku da nâmütenâhîliklere müteveccih olmalıdır. İşte insan, bu seviyedeki hayat ufku itibarıyla eğer hep müteâl düşüncelerle oturur kalkar; hayatını onu bahşedene bağlı götürür, yaşatmayı yaşamanın en önemli derinliği sayar ve hep zirveleri kollarsa, ister istemez müteâl bir programın uygulayıcısı hâline gelir; dolayısıyla da, belli çerçevede şahsî hazlarını ve zevklerini sınırlandırmış olur.

Şüphesiz, hayatı bu ölçüde bir derinliğe bağlı götürmek oldukça zordur; ama bu zor iş, kendini Allah’a adamış, O’nu tanıtıp sevdirmeyi hayatının gayesi hâline getirmiş; sabah-akşam bir eli insanların kalb kapılarında, diğer eli de Hakk’ın kapısının tokmağında hiç bitmeyen bir mekik hareketiyle gelip gidip herkesi Hak’la buluşturmaya çalışan ruhlar için gayet kolaydır.

Aslında, her zaman sinesinde Yaradan’a imanın sıcaklığını duyan, bazen haşyet, bazen de muhabbetle çevresine gönlünün dilinden bir şeyler anlatmaya çalışan biri için, hiçbir meselede zorluk söz konusu olamaz. Böyle bir gönül eri daha baştan, O’na tahsis-i nazar edip sırf O’nu düşünmesine, O’nunla münasebete geçme yolları araştırmasına, her vesileyi O’na ulaşma istikametinde değerlendirmesine mukabil, Allah da ona, özel teveccühte bulunur, onun, nezd-i ulûhiyetindeki konumunu nazara vererek, herkesin ona saygılı olması gerektiğini hatırlatır ve arzî küçük bir vefayı, semavî vefanın kat katıyla mükâfatlandırır.

 

İşte o semavî iltifattan tek damlaya sıkıştırılmış koca bir derya: “Sabah-akşam Rabbilerine, sırf O’nun cemal ve rızasına müştak niyaz edip duranları sakın yanından uzaklaştırma! Ne Sen onlardan ne de onlar Senden sorumlu değilsiniz…”1 Burada Allah’ın, Peygamberini ikaz edip “kovma!” dediği bu kimseler, Resûlullah meclisinin müdavimleri ve kendilerini Hak hoşnutluğunu tahsile adamış ruhlardan başkaları değildi.

Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet, bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gayesi hâline getirmesi ölçüsünde iltifat görür, takdir alır ve gökler ötesi âlemlerin muhâvere mevzuu olur. Böyle birinin bu dünyadaki her samimî düşünce, söz ve davranışı, ötede, “talihin gülen yüzü” diyebileceğimiz ışıktan bir atmosfere dönüşerek, kaderinin tebessümler yağdıran sahifeleri hâline gelecektir. Yelkenlerini ak bahtının rüzgârlarıyla doldurmuş işte böyle bir talihli, O’na tahsis-i nazar etmesi ölçüsünde yüzer hususî teveccüh esintileriyle ve hiçbir şeye takılmadan hep O’na doğru. Böyleleriyle alâkalı Kur’ân’ın ortaya koyduğu resim temâşâya değer bir resimdir:
“Onlar öyle bahtiyar yiğitlerdir ki, ne ticaret, ne alış veriş alıkoymaz onları Hakk’ı anmaktan, namaz kılıp zekât vermekten.. (Nasıl alıkor ki) onlar, kalb ve gözlerinin dehşetle hâlden hâle gireceği bir (müthiş) günün endişesiyle hep korkar dururlar. Allah da onlara, bu hâllerine karşılık mükâfatların en güzelini verir ve dilediğine (fazlından) daha da fazlasını lütfeder.”2

Omuzlarından bütün gam ve keder yüklerini atmış ve Hakk’a teslimiyetle bütün sıkıntılardan kurtulmuş bu kabîl âzâd gönüllerin, artık arayıp bulacakları hiçbir şey kalmamıştır; zira kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların mazhariyetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safâlar bulaşık masalar üzerinde boş kâselerden farksızdır.

Onların gönül dünyalarında tüllenen güzellikler karşısında, dünya ve içindekiler yalancı bir masaldan ibarettir. Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez. İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan beka yörüngeli ruhlar, ebedî maiyyet vaadetmeyen her şeye bir iptal çizgisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler gönül koridorlarıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine.. takılmazlar dünyaya ve dünyevîliklere…

Dipnotlar
1. En’âm sûresi, 6/52.
2. Nûr sûresi, 24/37-38.

İnsanı İnsan Yapan Cevher: Ruh



İnsan beyni üzerine araştırma ve vurguların giderek daha fazla yapıldığı bir çağdayız. Moleküler biyoloji ve genetikteki başarılar çığır açıyor. Fakat biyoloji, nöroloji ve psikoloji insanı bir bütün olarak izah etmekte yetersiz kalıyor, tatmin etmiyor. “İnsanın duygu, düşünce ve davranışları beyninden kaynaklanmaktadır” şeklinde bir ifade, insan hakikati karşısında gülünç kaçıyor.

Ağız alışkanlığıyla “ruh” diyenlerin, konu ciddi şekilde ele alındığında, “insanın ruhu olabilir ama aslında o beyninin eseridir; beyniyle hissetmekte, düşünmekte, yapmaktadır” demesi, ruha şuur, akıl ve iradesi olmayan, ne fonksiyon gördüğü bilinmeyen bir aksesuar rolü biçmesi havada kalıyor. Acaba, bu konu üzerinde durma ihtiyacı duymayacak kadar pozitivistçe düşünme alışkanlığından dolayı mı bu kadar rahat hüküm veriliyor, yoksa, ruh kavramının, kabul görür görmez yeni kapılar açacak olması mı rahatsız ediyor?

Yeryüzünde insanın tarihini ve ifade ettiği mânâyı onun beyni ve bedeniyle izah etmek (hem araştıran, hem de araştırılan olarak) insana kâfi gelir mi? İnsanın ortaya koyduğu duygu, düşünce, söz, müzik, mimarî, ilim, bilim, teknoloji eserleri ve mücerret düşünce derinliği onun beynine verilebilir mi? Beynimizin işlemesi, elimizi sokamadığımız kafatası içindeki biyokimyevî süreçlere bağlı ise, şuur, akıl, kalb ve irademiz nerededir?

İnsanı, hissetmesi, düşünmesi, konuşması, sevgi, şefkat, fedakârlık ve sabır göstermesiyle, emelleri, idealleri, rüyalarıyla, siniri, öfkesi, nefretiyle bir bütün olarak izah etmek için adres sadedinde insan beynini göstermenin yetersiz kalması ve insanı tatmin edememesi problemi pozitif bilimin sınırları içinde bir cevap bulacak gibi gözükmüyor.

Çünkü insan, mânâsı çok ağır basan bir bütün. İnsan sadece akıldan müteşekkil bir varlık değil ki modern bilimin izah çabaları onu tatmin etsin. Kaldı ki ne akla bir tarif getirilebilmiş, ne de bu mesele akıl ile çözülebilmiş. Kalbi kırık, ağlayan bir insanın duyguları (dünyanın bütün dillerinde karşılığı olan kalbin kırılması biyoloji ile nasıl izah edilir?!..), kendisini öldürmek için üzerine gelen düşmanını önce altedip sonra affetme ahlâkını gösteren bir insanın his dünyası ve affetme sebebi beyindeki biyokimya ile açıklanabilir mi?!..

Bilim camiasının en azından insanı araştırırken pozitivist yaklaşımı terketmesi gerekir. Bilimi fizik-ötesine kapalı bir faaliyet olarak yapanların “sadece madde ile açıklanamayan” insan sözkonusu olduğunda, “pozitif bilim insanı tam olarak izah edemez” şeklinde bir görüş ortaya koyması beklenir.

Ruhuh Varlığını Hissetme…

Bu dünyada insanlar birbirlerini bedenleri üzerinden görürler. Belli ölçüde tanımak için de sözlere, beden diline ve davranışlara dikkat eder, duyguları, düşünceleri, niyetleri anlamaya çalışır, zamana ihtiyaç duyarlar. Burada insanı tanımak, onun bedeninin üst kısmındaki kafatası içinde, iradesi dışında reaksiyonların cereyan ettiği beynin biyokimyasını çözmek olamaz o hâlde.

“Şu veya bu insanın nasıl birisi olduğu” sorusuyla, aslında onun mizaç, kişilik ve en önemlisi karakterinin (ahlâkının) nasıl olduğu, ruhunun (veya burada nefsinin) nasıl, ne kadar terbiye gördüğü sorulmuş olur ki, bunlar insanın beden-ötesi durumlarıdır. Mizaç, karakter ve kişilik her ruhun dünya hayatında kazandığı hususiyetlerdir. Mizaç irade dışı oluşur (ne kadarı doğuştan gelir, ne kadarı bebeklikte ve çocuklukta kazanılır, bilemeyiz, fakat buluğ çağı öncesinde mizaç belirginleşir), karakter ve bir ölçüde kişilik ise iradîdir, bu yüzden kişi bunlardan mes’uldür. Bunlar belli bir nisbette cevre şartlarının tesiriyle şekillense de, son sözü yine de akıl ve irade söyler.

Bedenimiz, iradî hususlarda ruh tarafından idare edilir. Yaratıcımız gayr-i iradî hususlarda bedenin işleyişini, meselâ sürekli çalışması gereken organların idaresini ruha bırakmamıştır. Meselâ, hayatın devamı için sürekli çalışması gereken kalb, akciğer, böbrek vs irade dışında işler ve biz fıtrata aykırı hareket etmedikçe, bunlar İlahî Rahmet eseri olarak yorulmaz.

Mide ve bağırsaklar ise yarı-iradî çalışır. Biz gayr-i iradî olarak acıkır ama irademizle (ruhumuzla veya nefsimizle) yeriz. Yeme işlemiyle birlikte mide ve bağırsak sistemi, irademizi ne ölçüde kullandığımıza bağlı olarak çalışır, irademizle fıtrî ölçüyü aştığımız durumlarda da yorulur. El, kol ve ayağımızı şuurumuz uyanık iken tamamen irademizle kullanırız, ve onlar da bizim kararımıza göre yorulur. Çalışırlarken irademizin erişemeyeceği hücre ve doku gibi küçük âlemleri ise, O, rahmetiyle çalıştırır.

İnsan uyanık (şuur hâlinde) iken, ruhun uzuvları olan şuur, akıl, nefis, kalb ve vicdan sürekli faal ve birbirleriyle etkileşim hâlindedir. Ruhun irtibatlı olduğu beyin üzerinde görülen bu durum eğer yoğun yaşanırsa, zihnimizin yorulduğunu, kafamızın durduğunu, başımızın ağrıdığını söyleriz. Bu faaliyetin tesiri vücudun geri kalan kısmına iradî söz ve davranışlar ile gayr-i iradî fizyolojik hâdiseler şeklinde beyin istasyonu üzerinden yansır (meselâ hepsi birer şuurlu algılama neticesinde ortaya çıkan üzüntü, sevinç, korku, tereddüt gibi durumlarda kalb çarpıntısı, yüksek tansiyon, midenin asit salgılaması, boğaz ve dudakların kuruması, iştahın kaçması vs).

İradenin en fazla kullanıldığı akıl ve vicdanın nefisle mücadelesi ve sabır gösterme gibi durumlarda, ayrıca derin üzüntü veya ümitsizlik duyma gibi his dünyasına tesir eden hâllerde, sinir sistemi ve hormonlar üzerinde kalıcı tesirler görülebilir (kalb, tansiyon, mide rahatsızlıkları, şeker hastalığı vs).

Uyanık iken büyük ölçüde ruha bağlı olarak faaliyette bulunan beden yorulur ve dinlenmesi gerekir. Beyin bedenden gelen uyarıları ruha bildirir. Ruh kaydı altında olduğu bedenin dinlenmesi için (aklî, kalbî veya nefsanî) kendince bir yol tercih eder. Bedeni oturtur, yatırır, uyutur veya dikkatini başka bir yana çeker vs.

Memeliler, kuşlar ve balıklardaki tabiî dinlenme biçimi olarak tarif edilen uyku tıbben, insanlarda tam bir şuursuzluk olarak değil, kişinin kolaylıkla uyandırılabildiği, beynin yenilenme süreci olarak kabul ediliyor. Uyurken çekilen EEG ve MR’dan, özellikle rüyada beynin kan akımının ve metabolizmasının, uyanık hâldekine göre daha yüksek olduğu görülüyor. Bir madde olarak beyinde şuur, akıl, vicdan ve irade bulunmadığına göre, beyindeki bu aktiviteler, ruhun beden kaydından bir nebze kurtulduğu için artmış olan faaliyetlerinin rüya şeklinde bu ekrana yansımasından kaynaklanmaktadır aslında. Beden uyurken bile ruh şuurlu, yani uyanıktır,1 ve rüya da, akıl, kalb ve vicdanın mevcut olduğu ruhî bir hâdisedir.

Ruh için zaman ve mekân kaydı sözkonusu olmadığına göre, kendisine misal âleminden tabloların gösterildiği söylenebilir. Uyku esnasında bedenin ve beş duyunun faaliyeti en aza indiği ve beyin ruh ile beden arasında köprü olamadığı için, ruh beden üzerinde irade kullanamaz, ona birşey yaptıramaz (uyur-gezerlikte şuur ve irade yoktur, insanî değil hayvanî -bir bakıma mekanik- ruhun bedeni harekete geçirmesidir). Uykuda gayr-ı iradî fizyolojik ve hayatî süreçlerle ilgili beyin-beden münasebeti ise devam eder.

Uyanmak da sadece fizyolojik bir hâdise değildir; ruh ile beyin arasındaki irtibatın tam olarak kopmadığı uykudan ruh-beyin münasebetinin tekrar sağlandığı şuur hâline dönüştür. Uyuyan birini, seslenerek veya koluna omzuna dokunarak uyandırmak istediğimizde, o kişi, (ruhî) hassasiyetine, dolayısıyla uykuya dalmışlık derecesine bağlı olarak bir zaman sonra uyanır. Dışarıdan bir uyaran olmadığı takdirde kişi genellikle fizyolojik bir ihtiyaç, bir ağrı, acı vs sonucunda veya yeterince uyumuş ve dinlenmiş olarak uyanır.

Bedenin yeterince dinlenmesini ancak ruhun baskısı engelleyebilir. Meselâ uyanmasına yardımcı olacak bir saat vs yoksa ve belli bir saatte kalkması gerekiyorsa, vaktinde uyanamama endişesiyle ve kendi kendine telkinde bulunarak uyur. Ruhu da onu o vakitte uyandırır. Veya ruhunu rahatsız eden bir his ve düşünce ile yatar ve ruhunun tedirginliği beyin-bedenine tesir eder, kolay kolay ve uzun süre uyuyamaz.

Şuur (uylanıklık) Halinde Fiziki Hisler (beş duyu) ve Mânevî Hisler (vicdan-kalb)

İnsanda dış dünyayı ilk karşılama fizikî temasla olur. Beş duyumuz uyanık iken, dışarıdan ve bünyemizden sinyaller taşır (ses, görüntü, koku, tat, dokunma, ağrı veya acı hissi).2 Bu sinyaller beyin üzerinden sür’atle ruha ulaşır. Şuur, akıl ve irade makamı olan ruh bunları sür’atle algılar, anlamlandırır -bilgi hâline getirir- sonra yine beyin ve beş duyu vasıtasıyla beden üzerinden cevaplandırır. Meselâ elimize birşey temas ettiğinde, bedenimizin bunu sinir yoluyla hissetmesi ile şuur ve akıl sahibi ruhumuzun bunu anlamlandırması (sıcak, soğuk, sert, yumuşak vs) neredeyse aynı anda olur.

Beden-beyin üzerinden kendisine ulaşan bir acı hissini ruh, hassasiyet ve dikkat derecesine göre karşılar ve cevabını meselâ insanın çehresi üzerinde bir mimikle verir. Bu gibi süreçler sebepler dünyasında aradaki beyin istasyonu (ve perdesi) üzerinden cereyan eder3 ama beyin, insanın şuurlu algılama-anlamlandırma mevkii değildir; duygu, düşünce ve davranışların kaynağı ve sebebi de değildir.4 İnsan beyninin yaklaşık % 77-78′si su, % 10-12′si lipid, % 8′i protein, % 1′i karbonhidrat, % 2′si çözünür organik maddeler ve % 1′i inorganik tuzlardan müteşekkildir (Mcllwain, H. and Bachelard, H.S., Biochemistry and the Central Nervous System, Edinburgh: Churchill Livingstone, 1985).

Meselâ, “beyaz badanalı ev” ifadesini ele alalım. Göz kanalıyla gelen şuurlu bir fizikî his (görme) neticesinde bu görüntü için bu basit tarifi şuur yapar. Şuurun erken yasta öğrenip alıştığı (hafızaya mâlolan) temel kavramların bu müşahhas ifadesi için aklî muhakeme gerekmez, şuur yeter. Ama onlarca sarı badanalı ev içinde tek bir beyaz badanalı ev görmek aklın dikkatini çeker ve akıl bunun sebebini bulmaya yönelir. Şuur gayr-ı iradî, pasif-otomatik tanıyıcı, akıl ise iradî, aktif-muhakeme edicidir.

Meselâ yüzlerce insanın çarşıda, pazarda yürüyor olduğunu görüp ifade etmek için şuur yeter (“Bu insanlar ne yapıyorlar?” “Yürüyorlar.”), bunun için aklî bir muhakeme gerekmez. Fakat herkesten farklı yürüyen bir insanın bu durumunu akıl ile sebeb-netice çerçevesinde anlamlandırmaya çalışırız. Veya elindeki âletle bir binanın duvarında çalışma yapan bir insanın bu fiiline aklî bir muhakeme ile mânâ vermeye çalışırız. Bir insanın bir başka insanı tartakladığına şahit olduğumuzda ise, sadece akıl değil kalb, vicdan ve mânevî hisler de harekete geçer.

Ruh Beyin İrtibatının Muvakkaten Kesilmesi veya Azalması

Baygınlık, koma, bitkisel hayat ve beyin ölümü gibi durumlarda veya beyinde ciddi bir arıza varsa ve fizikî hisler kısmen veya tamamen meydana gelemiyorsa ne olur? Ruh algılayamaz mı, veya doğru algılayamaz mı? Yaratıcı’nın kendi Ruhu’ndan üflediği insan ruhu tabiî ki asla yorulmaz, hastalanmaz, ölmez, bozulmaz, parçalanmaz, mahiyeti değişmez, şuurunu ve aklını yitirmez ve bütün bu durumlarda algılamaya devam eder; herşeyin farkındadır, fakat cevabını (beyin üzerinden) veremediği için kalb, akıl ve iradesini ortaya koyamaz. Dalıp-gitme hâli ise, ruhun, beş duyu uyanık iken bedenin bulunduğu mekân ve zamanın dışında, gayr-i iradî olarak başka bir yer ve zamana (dolayısıyla konuya) yoğunlaşmasıdır.

Deli denilen kişilerin ruhlarında da bir problem yoktur (Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “ruh hasta olmaz!” tesbitinde bulunur). Bunların beyinlerindeki ve hormon bezlerindeki problemler, ruhlarının kendini ifade etmesine engel teşkil eder.

Bediüzzaman (ra), annesi ve ninesi tarafından bağlı vaziyette deli diye getirilen bir gence nazar eder ve çözülmesini ister. Çözdüklerinde, genç adam korkulanın aksine sakın vaziyette durur. Çünkü Üstad Hazretleri o kişinin beynine takılmamış, doğrudan ruhuyla muhatap olmuştur (Muhterem Hocaefendi’nin ifadesiyle, ruha misafir olmak), ve ruhlar anlaşmıştır. Bu durum akıl ve iradenin ruhta olduğunu bir kere daha göstermektedir. Başta Peygamberler (aleyhimüsselam) olmak üzere büyük örnek ve önderleri tanıyan, davalarını benimseyen ve ruhları ihya olan insanların iradeleri de bu yüzden şahlanır.

Ölüm ve Ruh

“Her nefis ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız…” (Al-i İmran, 3/185) “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Enbiya, 21/35) “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur…” (Mülk, 67/2).

Nefis kelimesinin insan için kullanıldığı bu âyetlerde, her insanın bu dünyadaki biyolojik hayata bir daha dönmeyecek şekilde ölümü tadacağı, insanın beden hayatı son bulurken ölümün yaratıldığı beyan buyrulmaktadır (aksi takdirde bizim için belki de yokluk sözkonusu olacaktır). Bu yüzden ölüm de yaratılan ve tadılan, yani mevcut birşeydir. Tadan insanın, tattığının şuurunda olması için, tattıktan sonra da şuurlu varlığının devam etmesi gerekir. Demek ki, ölüm yokluk değildir, ve biyolojik nefis içindir, ruh için değildir. Şuur sahibi ruh bu süreci hissetmektedir (bedenî bir ağrı veya acının ruh tarafından algılanması, ruhu meşgul etmesi gibi).

Kur’ân-ı Kerîm’de “mutmain nefis” olarak hitap edilen de ruhtur: “Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Bediüzzaman da (ra) ölüme, ruhun hayat vazifesinden paydos etmesi ve beden hapsinden azat olması şeklinde tarif getirir.

Bitirirken…

Beyin ve bedenleri, bizim gibi beş duyuları olmadığı hâlde, melekler fizikî durumlardan haberdar olurlar. Onlar şuur sahibi, ama nefis ve iradeleri olmayan ruhî varlıklardır (Muhterem Hocaefendi, meleklerin belki çok küçük bir iradeleri olabileceğini, yapıları gereği bunu da hayır yönünde kullandıklarını söyler). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), meleklerin güzel koku olan yere, Allah (celle celâlühü) ve Resulü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsedilen meclislere geldiklerini beyan buyurur. Demek ki onlar koku duyar, söz işitirler; cinlerin Kur’ân okunduğunda işitmesi gibi. O hâlde, herzaman uyanık olan insan ruhu da aslında görmek için göze, işitmek için kulağa, koklamak için buruna ihtiyaç duymaz. Bunlar birer sebep perdesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyanıyla Allah insana Kendi Ruhu’ndan üflemiştir. Bu yüzden ruh zaman ve mekân üstüdür, ölümsüzdür, bâkîdir. Beden kaydı altına girdiği bu dünya onu zaman ile de sınırlar. Beden kaydından kısmen ve gayr-i iradî olarak kurtulduğu rüya ve yakaza gibi durumlarda, zaman ve mekânın olmadığı misâl âlemi ona açılır (ruh irade mücadelesi vererek beden kaydından kurtulmaya çalıştığında ise, ilâhî bir ikram olarak, uyanık iken de misal âlemi ona açılır. Bediüzzaman Hazretleri bunu kendi hayatında yaşadığını ifade eder). Hisseden, düşünen, akleden, hayal eden, öfkelenen, irade mücadelesi veren, kendini ve bedeni baskılayan, sabreden, seven, üzülen ruhtur, beyin değil.

Burada, “müsbet bilimin metodlarıyla doğrulama ve yanlışlamaya açık olmayan, asla varlığı ispat edilemeyecek, Muhterem Hocaefendi’nin ifadesiyle, mahiyeti anlaşılamayacak olan, bu yüzden de ancak şahsî kanaat belirtilebilen ruh üzerinde bu kadar durmaya gerek var mı?” şeklinde bir soru sorulabilir.

Bedenin, dolayısıyla bedenî ihtiyaçların ve neticede bu ihtiyaçlara hitap eden ürünlerin on plânda olduğu, sürekli reklâm edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Televizyon, bilgisayar, cep telefonu, sokak ve okuldan gelen görüntüler, sesler, kokular ve mânâların büyük kısmı insanın ne yazık ki sadece beden hayatını esas alıyor, onun fizikî hislerine hitap ediyor, mânevî hislerini bozuyor, ruhunun dikkatini dünyaya çekiyor ve metafiziğe olan kâbiliyetini köreltiyor. Bu fırtına altında, nefiste beden hesabına çok fazla boşluk meydana geliyor. Nefsin beden üzerinde hakkı var, ama ilâhî mesajın rehberliğinden uzak kalan veya bunu önemsemeyenler açısından nefsin bedenle münasebeti abartılıyor. Denge bedenden yana bozuluyor. Beden ruha tâbi olmak üzere yaratılmışken, büyük ölçüde nefis hâkim ve idare edici durumuna geçiyor.

Bugünün dünyasında insana mahsus hususiyetler de beyne ve genlere veriliyor; ruh telâffuz edilse bile bir ruhun, daha da önemlisi bir ruh hayatının varlığına inanılmıyor. İnsanın iradesiyle insan (dolayısıyla mesul) olduğu dikkate alınmıyor. Hâlbuki, insanı insan yapan hususiyetlerden biri, Külli İrade karşısındaki iradesi ne kadar cüz’i de olsa, yaratılmışlar içinde en fazla hür irade verilmiş bir varlık olmasıdır. Bu iradenin beden maddesine verilmediği açıktır.

Birçok vak’ada, beyindeki geçici veya kalıcı bir arızadan dolayı insanî ruhun beyinle, dolayısıyla bedenle teması kaybetmesi neticesinde, bedene şuursuz bir hayvanî ruh ve iradenin hâkim olduğu görülmektedir (meselâ beynin ön lobundaki bir tümör oluşumu insanî ruh ile beyin arasındaki münasebeti engeller; bu durumdaki kişi daha önce çok edebli olsa da, elinde olmadan müstehcen davranışlar göstermeye başlar).

Bugün akıl göze inmiş olduğundan insanlar birbirlerini sadece beden olarak görüyor. Ruhları tanımaya çalışmak, insana hakiki değerine göre davranmak uzak kalıyor. Hâlbuki, kendimizi ve diğer insanları yaratılmış birer ruhî varlık olarak görürsek, daha dikkatli ve saygılı oluruz. Konuştuğumuzda ruhumuzun konuştuğunu, karşımızda bizi bizim gibi bir ruhun dinlediğini derinden hissedersek, aradaki ırk, dil, din, yaş, beden, dünyevî makam ve zenginlik gibi engellere takılmayız, ruhları incitmemeye çalışırız. Çünkü bu izafi ve dünyevî hususlar elimizde değildir, imtihan için verilmiştir ve geçicidir.

Bediüzzaman Hazretleri “kalb ve ruhun hayat derecesi” ifadesiyle kâmil (hakiki) insan olma ufkunu işaretliyor. Ruhun varlığına inanırsak, Allah’a yakın yaşamış büyük zâtların hayatını incelersek, bir ruh hayatının olduğuna ve yaşanabileceğine inanırız. İrademizi bu yönde kullanmayı önemseriz. İnsan yaratılış gayesiyle, Yaratıcısı’nın ona Kendi Ruhu’ndan üflediği ruhuyla yaratılmışların en şereflisidir.

Bu yüzden kıymetlidir.

Bu yüzden bir insan bütün insanlık gibidir. Biraraya gelen insanlar bu yüzden bir sürü teşkil etmezler.

Bu yüzden Cenâb-ı Hak her insanın kalbine Ehadiyeti ve Ferdiyeti ile değer verir, ilham eder, muhatap kabul eder, huzuruna davet ve duasına hususi olarak icabet eder.

Bu yüzden hiçbir insanı iman etmeye zorlamaz.

Bu yüzden insana bedenî işkence yapmak, hattâ kötü nazarla bakmak zemmedilmiştir, yasaklanmıştır.

Bedene işkence yapmak insanlık onurunu hiçe saymak demektir ki, mazlumun önce ruhunu incitir. Bunları kendisinden ve getirdiği mesajdan öğrendiğimiz insanlık ufkunun en parlak yıldızı, yanıltmayan rehberi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, insanlığı ruh hakikatiyle buluşturan, ruh hayatını en kâmil mânâda yaşayan, bu hakikati insan aklına ve vicdanına Risaleti, ubudiyeti ve hayatıyla en fazla yak(ın)laştıran, insanın kendini (nefsini) aşmışlığının zirvesini temsil eden insandır.

Dipnotlar
1. “Sizi geceleyin öldürür (gibi uyutan) , gündüzün de ne işlediğinizi bilen O’dur…” (el-En’âm 6/60). Bütün insanlığa rehber Efendimiz de -sas- “Uyku ölümün kardeşidir.” buyurur. (Suyûtî, II, 162). Bir defasında Hz. Âişe (ra) sorar: “Geceleyin uyanamayıp da vitri geçirirseniz ne olur?” Hz. Peygamber (sas): “Benim gözlerim uyusa da kalbim uyumaz, zamanı gelince uyanır, önce teheccüdü sonra vitri kılarım” cevabını verir. (Tirmizî, “Şemâil”, 45).
2. Uykudaki bir insanın bu fizikî his uyarılarını beden-beyin-ruh-beyin-beden silsilesiyle hissetme, algılama süresi ruhun hassasiyet durumuna göre değişebilir.
3. Bu işlemlerin beyin safhası bugün PET (bedendeki fonksiyonel süreçleri nükleer görüntüleme tekniği yardımıyla üç boyutlu olarak resmeden Pozitron Emisyon Tomografisi) gibi yöntemler kullanılarak görülebilmektedir. Yani beyin bu süreçte bir ekran, bir sahne görevi görür.
4. Ama beden veya beyindeki, hormonlardaki, bazı fonksiyonel bozukluklar bu sürecin sağlıklı işlemesine engel teşkil edebilir.

Sızıntı Dergisi-Temmuz/2010
Yazar: Prof. Dr. Ömer Said Gönüllü

Böbreklerdeki Harika İşleyiş




Erzurum’da yeni taşındığım apartmanda bir gün beni hayrete düşüren bir manzarayla karşılaştım. Zemin kattaki daireye neredeyse bir kamyon dolusu koliyle serum gelmişti. Sonradan ev sahibesinin böbrek yetmezliği sebebiyle periton diyalizi yaparak hayatını devam ettirmek mecburiyetinde olduğunu öğrendim.

Kendisine ablasının bir böbreği nakledilmiş; ancak vücut bunu reddetmiş. Periton diyalizi, böbreklerin kanı temizleme görevini böbrek dışı yapmanın bir metodudur.

Bilindiği üzere böbrek yetmezliği olan hastalar haftada üç-beş defa hastanelerde makineye bağlanarak kan temizleme işlemi yaptırırlar ki, buna diyaliz denir. Periton diyalizi ise, karın zarının (periton) kanı süzme görevinden istifade edilerek yapılan yarı sun’î bir işlemdir. Hastanın karnına delik açılarak karın boşluğuna serum verilir. Karın zarı (periton) vasıtasıyla kandan karın boşluğuna geçebilen ve aslında idrarla atılması gereken atık maddeler, önce dışarıdan karna verilen bu seruma karışır.

Daha sonra bu verilen sıvılar kirlendikten sonra karından tekrar geri alınır ve kan bu suretle temizlenmiş olur. Karna ve kana mikrop bulaştırma riski olan bu metodu, iyi eğitim almış hastalar evlerinde kendi kendilerine uygulayabilmektedir. Hususiyle sürekli hastaneye gidemeyecek hâlsiz hastalarda uygulanmaktadır. Fakat yine de zaman zaman hastanede makineye bağlanmak da gerekmektedir.

Fizyoloji derslerinde anlatılan bir köpek deneyi vardır: Bilim adamları önce köpeklerin bir böbreklerinin yarısını ameliyatla çıkarırlar. Bu köpeklere çeşme suyu veya tuzlu su verdiklerinde köpeklerin tansiyonları normal kalır. Eğer köpekler tuzlu suyu idrarla atamasalar tansiyonlarının yükselmesi gerekirdi. Yani bir buçuk böbrek, köpek tuzlu su içse bile yeterli olabiliyordu.

Bilim adamları daha sonra aynı köpeklerde deneyin ikinci safhasını yaparlar, köpeklerin sağlam böbreğini çıkarırlar ve köpekler yarım böbrekle kalır. Bu köpeklere çeşme suyu içirildiğinde tansiyon normal kalırken, tuzlu su içirildiğinde tansiyon iki kat yükselir. Bu deneyden çıkan neticenin de gösterdiği gibi, Yaratıcı böbreğin birini yedek vermiş. Herhalde canlıların tesadüfler neticesi ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi, bu yedek böbreği zor izah edebilir. Bu yedek organlar sayesinde böbrek hastalarına böbrek nakledilmesi imkânı da doğmuştur.

Böbrek damarlarındaki farklılık

Normalde böbrek dışındaki organ ve dokularda kalbden çıkan temiz kan damarları (arterler), küçük atardamarların (arteriyol) ardından kılcal damarlara sonra da küçük toplardamarlara(venül) ve büyük toplardamarlara (ven) ayrılır. Böbreklerde yukarıdaki damar sırası farklılık arz eder (Şekil-1). Bu onun kanı temizleme ve kandan idrar üretme görevi ile alâkalıdır. Böbreklerde temiz kan damarlarından(böbrek arteri) sonra küçük atardamarlar (1. arteriyol) daha sonra da kılcal damarlar (glomerular kılcal damar sistemi) gelir. Buraya kadar sıra normaldir.

Ancak böbreklerde kılcal damardan sonra tekrar bir küçük atardamar (2. arteriyol), daha sonra tekrar bir kılcal damar (peritübüler kılcal damar sistemi) daha vardır. Bu ikinci kılcal damar sisteminden sonra da sırasıyla, bir küçük toplar damar (venül) ve büyük toplar damar (ven) gelmektedir (Şekil-2). Yani diğer vücut bölgelerinin aksine burada iki küçük atardamar ve iki kılcal damar sistemi mevcuttur.

Vücudun diğer kılcal damarlarında 17 mmHg basınç vardır; bu basınç, kılcal damarlardaki besin maddesi ve oksijenin dokuya verilmesi işlemi olan difüzyonda önemlidir. Böbreklerde ise, birinci kılcal damar yatağı iki küçük atardamar arasında bulunur ve 65 mmHg gibi yüksek bir basınca sahiptir. Bu yüksek basınç, kandan idrar oluşturacak sıvının süzülmesi için gereklidir.

Aslında bilindiği üzere kılcal damarlar ince, hassas ve kırılgandır, yüksek basınç altında hemen yırtılır. Yaratılış mu’cizesi olarak böbrek kılcal damarları, bu yüksek basınca dayanıklıdır ve hayat boyu kanı bir elekten geçirip süzme ve idrar oluşturma özelliğiyle donatılmıştır. Bu yüksek basınca dayanıklı olmalarını sebepler plânında, ilk kılcal damar yatağının birbirlerine sarılı 50 civarında kılcal damarın üzüm salkımı şeklinde (glomerul) bir arada olmasına ve etraflarında onlara sağlamlık kazandıran bir muhafazanın (bowman kapsülü) bulunmasına bağlayabiliriz.

Böbreklerde, yukarıda zikredildiği üzere, ilk kılcal damar ağı, iki küçük atardamar arasında bulunur. Küçük atardamarlar, yoğun düz kas tabakası ihtiva eder. Âdeta iki küçük atardamar, bir kılcal damar ağını aralarına alıp sıkıştırarak süzülme işlemine yardım eder. Vücutta kan miktarı fazla olduğunda ve idrar miktarı da artırılmak gerektiğinde, ilk küçük atardamar genişletilmekte, ikinci küçük atardamar daraltılmakta; bu durumda kan iki küçük atardamar arasındaki kılcal damarlarda sıkışarak süzülme artmaktadır. Yıkanan çamaşırın iki ucundan tutup sıkarak suyunun çıkarılması gibi, iki küçük atardamar arasında sıkışmış böbrek glomerul kılcal damarlarından da kanın sıvı kısmı damarın dışına çıkarılmaktadır.

Kanın içindeki -hücreler ve büyük proteinler hâriç- sıvı ve diğer maddeler, daha sonra idrar hâline dönüşecek olan süzüntü sıvısına geçebilmektedir. Bir kısım ilâçlar da bu ilk süzülme işlemi ile kandan idrar sıvısına geçer. Bir günde böbreklerde süzülen sıvı miktarı 180 litredir. Eğer idrar oluşturmada iş sadece süzülme veya elekten geçirme olsaydı, günde 180 litre idrar çıkarılması gerekecekti. Bu sebepten iki küçük atardamardan sonra bir kılcal damar daha vardır. İkinci kılcal damar, süzüntünün bulunduğu böbrek tüplerinin etrafını sararak 180 litre sıvının 178,5 litresinin emilerek vücuda kazandırılmasını sağlamakta ve normal idrar miktarını günlük 1,5 litreye indirmektedir.

İkinci kılcal damar ağında, birinci kılcal damar ağının aksine basınç çok düşüktür. Düşük basınç sebebiyle, vücut için faydalı ve kıymetli maddeler, hususiyle aminoasitler, proteinler ve şeker (glikoz) bu ikinci kılcal damarlardan vücuda tekrar geri kazandırılır. Bu kıymetli besin maddelerinin tamamı geri emildiğinden sağlıklı kişilerin idrarında glikoz, protein ve aminoasitler bulunmaz. Bu konuda tam bir tasarruf prensibi işlemektedir.

Eğer idrarda şeker veya protein bulunursa, bu hastalık mânâsına gelir. İdrarda şeker bulunması, şeker hastalığının en önemli delilidir. İdrarda protein bulunması ise, hususiyle böbrek yetmezliğine işaret eder. Ancak yazının başında bahsedilen periton diyalizi esnasında periton zarına süzülen maddeler direk dışarı atıldığından, vücuttan faydalı maddelerin kaybının önüne geçilememektedir. Komşumda da olduğu gibi, hasta çeşitli besin maddelerini, mineralleri ve vitaminleri diyaliz esnasında kaybetmekte ve bunların eksikliği neticesinde kronik zayıflık ve hâlsizlik ortaya çıkmaktadır.

Diyaliz hastalarında bir diğer problem de kandaki tuzun tam olarak vücuttan atılamaması neticesinde tansiyonun sürekli yüksek olmasıdır. Netice olarak diyaliz hastalarında yüksek tansiyon riski daha fazladır. Yüksek tansiyon ve onun sebep olduğu hayatî ve ölümcül durumlar dikkatle takip edilmelidir.

Vücut için gerekli maddeler geri emilirken, atılması elzem olan üre, kreatin gibi maddeler emilmeyerek vücuttan idrarla atılır. Bir de bu emilim esnasında kanda bazı maddelerin seviyelerini düzenleme fonksiyonu vardır. Meselâ sodyum, potasyum gibi maddeler, eğer vücutta fazla ise geri alınmaz. Ancak, bu maddelerin kan değerleri düşük ise, atılmaları engellenir.

İdrarla atılan bazı maddelerin miktarlarını belirlemede vazifeli hormonlar vardır. Meselâ vücut suyunun düzenlenmesinde çok sayıda hormon görev almakla birlikte ADH (anti diüretik hormon) vücudun ihtiyacına göre su geri emilimini sağlar. Vücut sıvılarında, hususiyetle kanda, su azalırsa hipotalamustan ADH üretimi artırılır. ADH üzerinden böbrek tüplerinden su geri emilimi artırılır, idrarda su kaybı ve idrar miktarı azaltılır. Tam tersine eğer vücutta su fazlalığı varsa, hipotalamus reseptörleri bu durumu algılar ve ADH salgısı azaltılır. Böbrek tüplerini saran kılcal damarlardaki kanda bulunan bazı ilâçlar ve zehirli maddeler de, idrar sıvısına burada geçirilir. Bütün bu görevler, bu kılcal damar ağında mükemmel işleyen bir otomatizma içinde gerçekleştirilir ve hiçbir aksama olmaz.

Vücudun diğer organ ve dokularında bir küçük atardamar ve bir kılcal damar varken, böbrek damarlarında ona verilmiş hassas görevlerin eksiksiz yerine getirilmesi için, iki küçük atardamar ile birbirinden farklı iki kılcal damarın varlığı, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Sâni-i Kadîr’e işaret etmektedir. Hattâ böbrekte bile iki farklı kılcal damardan birinde yüksek basınç olup süzülme olması, diğerinde tam aksine düşük basınç olup geri emilimin bu yolla sağlanması ancak ikram-ı İlâhî ile olabilir. Burada diğer organlardan farklı olarak böbreğin görevine uygun olarak iki farklı kılcal damar ve küçük atardamar yaratılmıştır. Ancak birinci kılcal damar ile ikinci kılcal damar, birbirine tam zıt görevler yapmaktadır. Bu zıt göreve uygun düzenlemenin, tesadüfî mutasyonlar ile olması mümkün değildir.

Aslında böbreklerde diğer organlara kıyasla iki adet yaratılan küçük atardamar da birbirine zıt görevler yapmaktadır. Birinci küçük atardamar genişletilirken, ikinci küçük atardamar daraltılarak daha fazla sıvının glomerul kılcal damarlarında hapsedilmesi sonucunda süzülme ve neticede de idrar miktarı artırılmaktadır. Aynı damarların birbirine zıt ancak göreve uygun vazifelerle donatılması tesadüflerin eseri olamaz. Bu durum her şeyi bilen, gören, tanzim eden bir Sâni-i Hakîm’in varlığını ilân eder.

 

Sızıntı Dergisi-Temmuz 2010

Medyanın Kıskacındaki Aile


Alvin Toffler ilk baskısını 19741e yapan “Future Shock – Gelecek Korkusu” adlı eserinde, gelecekte klâsik yapısıyla ailenin alt üst olacağından bahsediyor ve ileride ailenin farklı şekillerde boy gösterip tarihe veda edeceğini söylüyor. Toffler, birçok tezinde olduğu gibi fıtratın bir tezahürü olan aile hakkında ve yazımıza almaya imtina ettiğimiz fikirlerinde, değişen teknolojiyle değişmeyen insan fıtratını karıştırıyor, geleceği araştıran fikirlerinde insan psikolojisinden ne derece uzak olduğunu da gözler önüne seriyordu. Aslında A. Toffler’in ileri sürdüğü tarzda aile yapılanmaları, eski Demir Perde ülkelerinde farklı şekillenmeleri ve uygulamalarıyla vardı; fakat geçen yıllarla birlikte dağılan, değişen Demir Perde ülkelerindeki en önemli değişimlerden biri de, zaman ve hâdiselerin törpülediği ve birçok değerin alt üst olduğu toplumlarda gerçek aileye olan ihtiyacın öne çıkması olacaktır.

“Aile ferdin eğitimi için en ideal bir kurumdur. Yetişen kişi bu grup içerisinde değişik cins ve yaştan insanlar bulabilmekte ve böylece ileride gireceği toplum hayatına intibak edebilmesiyle ilgili şartlara aile içerisinde hazırlanabilmektedir.
….Çocuk, ana ve babasından emniyet ve güven duyguları bakımından tatmin olduğu zaman, onun ruhî dengesi sağlanmış demektir. Aksi hâlde böyle bir duygudan mahrum yetişen çocuk, ruhî sarsıntılar geçirebilmektedir. “  Yetkililer böyle tanımlamakta aileyi ve böyle vurgulamaktalar ailenin önemini. Gerçekte de aile sağlam bir toplum yapısının temel taşıdır. Aile, ahlâki değerlerin gergef gergef işlendiği ve kişinin şahsiyetinin temellendiği kutsî bir yuvadır. Hayat boyu sürecek olan eğitim bu yuvada başlar ve ferdin karakteri bu ocakta şekillenir. Islah evlerinde ve köprü altlarındaki çocukların, sıcak aile ortamlarını terk ederek buraları severek tercih ettiklerini söyleyebilir miyiz? Necip Fazıl merhumun “Tohumu düşünmeyen ağaç odundur” vecizesi birçok konuda değerlendirilebilecek bir söz olmakla birlikte, geleceğimizin tohumu olan ailenin de önemini anlatır. Aile, “parça, bütünün habercisidir” gerçeğine uygun olarak toplumların geleceğinin en güvenilir habercisidir.

Ailenin fert ve toplum açısından tartışılmaz olan bu hususiyetindendir ki, bütün semavî dinlerce önemi vurgulanmış ve bu binanın sağlam temellendirilmesi istenmiştir. Yüce beyan Kur’ân, ailenin ulviyetini vurgulayan âyetleriyle fert ve toplumlar için en önemli kurumlardan olan bu sıcak yuvaya vurguda bulunur;

“Biz insana ana ve babasını tavsiye ettik. Onun anası kendisini zaaf üstüne zaaf ile taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür. Bana ve ana-ba-bana şükret.”

“Ana ve babaya iyi muamele edin. Şayet onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara ‘öf bile deme. Onları azarlama. Onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını indir. Ve ‘Ya Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini öylece esirge’ de.”

Yüce beyanda aile bu sağlam zemine oturtuluyor. Ona inananların büyük çoğunluğunun asırlardır sıcak aile tabloları çizdikleri de sosyolojik realitelerimizden olmakla birlikte günümüz Türk toplumunda ailenin durumu nedir?

“Nane satan, su satan yetim çocuklar
Şarkı söyleyemediler güneşe, aya
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya…
…Ve günahkâr çocuklar suçlu çocuklar
Mahkeme salonlarında bakarım dizi dizi
Bu suç bizim suçumuz, bu günah bizim
Affedin bizi….”

Bugün maalesef çocuklar mahkeme salonlarında dizi diziler; hem de cinayet suçlarından, hem de tecavüz suçlarından… Elbette ki umumî manzara bu değildir ve aile yapımız her tür dejenerasyona rağmen ayaktadır; fakat bünyenin kan kaybettiği de bir gerçektir. Niçin aile yapımızda çözülmeler dejenerasyonlar yaşanmakta, niçin on, on beş yaş arasındaki çocuklar uyuşturucudan cinayete, hırsızlıktan tecavüze birçok suçtan mahkeme koridorlarına dizilmektedirler? Suç, suçu üstlenen şairlerin mısralarına sığmayacak kadar büyüktür! Tek suçlu aramıyoruz, ama bazılarını biliyoruz:
“Geleceğin teröristleri önümüzdeki on yıllarda yerden bitmeyecek denizden çıkmayacak, dağlardan yuvarlanmayacak, gökten düşmeyecektir. Onlar şu sıralarda evlerinde, beyaz camların karşısında tele-eğitim görmektedirler.”

Medyamızın -istisnaları hariç- gençlerimizi yanlış yönlendiren yayınlar yaptığını ve bu türden yayınların şuursuz insanları suça ittiğini reddedenimiz var mıdır?

Medyamız, yayınlarıyla çocukları ve gençleri hangi konularda ve nasıl yanlış yönlendiriyor?;

1-Cinsiyet muhtevalı yayınlar: Spor programlarından eğlence programlarına, filmlerden reklamlara kadar cinsî tahrik bombardımana maruz kalan,yaşa-yan gençler hangi psikolojiyi yaşarlar?

“Seyirci sürekli uyarılıyor, yani tahrik ediliyor. Bu uyarılara karşı tepki göstermemek mümkün mü? Ruhbilimcilerin söyledikleri şu: ‘Bir kişiye uyarı verildiğinde bunun tatmini icap eder!’ Bugün gençler, hattâ çocuklar erken uyan bombardımanına tutulmuş vaziyette. Bu vasat, geleceğin sağlıksız, cinsî sapmalara uğramış nesillerini yetiştiriyor bize. Yüzyıllar boyu estetik biçimler kazanmış iki cins arasındaki his yüklü sevgi münasebetleri ortadan kaldırılıyor. Makinelerin histen soyutlanmış ilişkileri hâkim kılınmak isteniyor. Bu ise, cinsî sapmaların ve tacizlerin, tecavüzlerin normalleşmesi anlamını taşıyor.”

Yukarıdaki cümleler bir gerçeğin ifadesi olmasa, on dört yaşındaki çocuklar tecavüz suçlarından mahkeme salonlarına çıkarılır mıydılar? Hiç kimsenin “ayranım ekşidir” demeyeceğini ve suçun samur kürke bürünse de kabul görmeyeceğini biliyoruz. Fakat medyamızın çoğunun, yayınları itibarıyla “tavşana kaç, tazıya tut” tarzını benimsediğini üzülerek müşâhede ediyoruz.

2-Kültürel yozlaşmaya sebep olan yayınlar: TV kanallarımız yerli dizilerin birçoğunda dahi kültürel değerlerimize saygıdan uzak görüntüdedir. Trafik kazalarının başta gelen sebeplerinden alkolün, çocuk yaşta insanların ellerine tutuşturulduğu diziler yansır ekranlara. İnsanlar seyrediyor’ başlığı altında kabadayı kültürü, varoşların sesi olarak sunulur insanlara. Hayata pesimist (kötümser) gözle bakılan bu dizilerde, 2000′li yıllara giden gençliğimize Ustura Kemal tarzı tipler, örnek olarak sunulur. Bilim sahasında dünya çapında başarılar elde eden gençler ekranlara hemen hiç yansımazken sanatçıların, sporcuların gece hayatlarına kadar hayatlarının her karesi, genç dimağlara menfi yönde tesir edecek görüntüler yansır beyaz camlara…

3-Görsel medya böyleyken, yazılı medyamızın da yıllar içinde toplumu hangi kültürel boyuta getirdikleri, tabak-çanak promosyonuna rağmen, halihazırdaki gazete ve kitap satışlarından belli değil mi?

Prensipli ve ahlâkî yayınlarıyla toplumun takdirini kazanan yayın organlarımız da muhakkak ki vardır ve yine medyamız bu menfiliklerin yanında güzel yayınlar da yapmaktadır, fakat ekran başındaki gençleri ve çocukları hiçbir zaman unutmamalıyız diyorum. Ülkemizin geleceği olan gençlerimiz ve ailemiz bütün menfaatlerin üzerinde değere sahiptir.

Rüzgâr ekersek fırtına biçeceğimizi unutmamalıyız.

SIZINTI

Okul Öncesi Çocuklarda Allah İnancı ve Din Duygusu


‘Çocuğa; neyi, ne zaman, nasıl ve kimin öğreteceği’ sorusu, eskiden beri anne, babaları ve eğitimcileri meşgul etmiştir. Anlatılacak hususlar, imana dair konular olunca, bu soru daha önemli hale gelmektedir. Günümüzde bu konuda çok farklı şeyler söylenmekte, hatta maksadı belli kişiler tarafından, 11-12 yaşına kadar çocuğa asla dinî konularda bir eğitim verilmemesi söylenmekte ve zaman zaman ailelere bu hususta ciddi telkin ve baskılar yapılabilmektedir.
İnsanın hiçbir zaman dinsiz yaşadığı görülmemiştir. Adı ve şekli ne olursa olsun, tarihin her döneminde, muhakkak bir ‘din’ olmuştur. Maddî ve mânevî unsurları bünyesinde barındıran insanoğlu, bir yandan maddî varlığının devamı için uğraşıp çabalarken, öte yandan kendisine yaratılışta verilen inanma ihtiyacına tatmin edici cevaplar aramaktadır. Bunun, özellikle de sağlam bir ‘dinî bilgi’ ile yapılması önemlidir. İnsanın çocukluğunda aldığı dinî telkinler, hayatı boyunca kendisinde derin tesirler bırakır. Bunun için bu bilgiler daha çocukken verilmelidir. Ağacın yaşken eğilebileceği unutulmamalıdır.
İmam Gazzâlî; çocuğun kalbini, “bomboş, saf, her şeyi almaya ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak nitelerken, İbn Miskeveyh; bu durumdaki çocuğun kendisine yapılacak bütün telkinleri kabul edeceğini söyler. Çünkü İbn Sina’nın da dediği gibi; çocuk, doğarken beraberinde birçok kabiliyet getirir. Fakat bunların geliştirilmesi gerekir. Yani bu kabiliyetler iyiye, dine yöneltilirse çocuk dindar; kötüye ve dinsizliğe yöneltilirse çocuk dinsiz olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri konuyla alâkalı şunu söyler: “Çocuk küçüklüğünde kuvvetli ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-i Müslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmek derecesinde zor olur.”
Çocuk psikolojisiyle ilgili eserlere bakıldığında, çocukluk çağının çeşitli devrelere ayrıldığı görülecektir. Genelde kabul edilen tablo şu şekildedir.

Bebeklik : 0-3 yaş
İlk Çocukluk : 3-6 yaş
Son Çocukluk : 6-l l yaş (kızlar) 6-13 yaş (erkeker)
Çocuğun geleceğine tesir etmesi bakımından ilk iki dönem daha önemlidir.

Bebeklik dönemi

0-3 yaşları arasını içine alan bu dönemde, çocukta herhangi bir dinî duygu ve düşünce belirtisi görülmez. “Çocuk tamamen pasif durumda ve her konuda ebeveynine muhtaçtır. Ancak dünyadan ve çevresinden tamamen izole edilmiş de değildir. Çocuk, ciddi mânâda herhangi bir fizikî ve sosyal aktivitede bulunamasa da, çevresindeki hâdiselere karşı hassastır. Çünkü yapılan araştırmalar, çocuğun, dışarıdan gelecek olan dinî motiflere ve telkinlere karşı ‘ruhen’ yetenekli ve hazır yaratıldığını göstermiştir. Bunu merhum Elmalılı Hamdi Yazır: “Her ferdin ruhuna bir hak duygusu ve Allah’ı bilme gücü yerleştirilmiştir.” şeklinde ifade eder. Alman Psikolog Hollenbach ise: “Çocukta görünmeyen ve henüz izah edilemeyen çok güçlü bir merak duygusu ve kendine yardım edecek, kendini koruyacak ‘sonsuz bir kuvvet sahibi’ arayışı vardır. Çocuğu dindar yapan onun içindeki bu sonsuzluğa karşı duyduğu merak ve özlemdir. Ancak bu özlem ve merakın, aile tarafından teşvik edilmesi ve yönlendirilmesi gerekir.” demektedir.

İlk çocukluk dönemi (Taklit dönemi)

Üç yaşından itibaren çocuk çevresiyle yoğun bir şekilde ilgilenmeye başlar. Eline geçirdiği her şeyle oynamaya ve onları tanımaya çalışır. Çocukta bu dönemde, güven duyma, sevme ve sevilme gibi duygular yoğunluk kazanır. Çocuk bu ihtiyaçları karşılamada, başkasına muhtaç olmadığını göstermek ister. Dolayısıyla çevresindeki eşyalara sahip olmaya, onları kırmaya, yırtmaya, bu şekilde kendini ispatlamaya çalışır. Bu yaşlardaki çocuklar, öncelikle duygularıyla hareket ederler. Duygularına hitap eden şeylere ilgileri daha fazladır. Ayrıca çocuğun zekâsı henüz bütün kavramları anlayacak kapasitede değildir. Karşılaştığı olaylara nasıl bir tepki vereceğini bilemez. Bundan dolayı da bu yaşlardaki çocuklarda ‘taklit’ ön plâna çıkar.
Bu yaştaki çocuklar, kendilerine ideal bir model edinme ihtiyacı hisseder. Çocuk için ideal model olabilecek kişiler ise, ailesidir. Yapılan araştırmalar, dinî tutum ve davranışların oluşmasında, çocuğun çevresindeki kişilerin (ailenin) tesirinin en belirgin faktör olduğunu göstermiştir. Peygamber Efendimiz (sas); “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ebeveyni onu, Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar. Eğer anne-babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.” derken, çocukta dinî duygu ve düşüncenin oluşumunda aileye, özellikle de anne-babanın önemine işaret etmiştir. Bu yaşlardaki çocuklar, kendilerine ‘ideal model’ edindikleri aile fertlerinde gördükleri ibadetleri, dinî motifli her türlü davranışı samimi bir şekilde kabul ederek yapmaya çalışırlar. Kaynağını, “sevileni taklit etme” psikolojisinden alan bu fıtrî meyil, çocuğun dinî hayatının oluşmasında oldukça önemlidir. Bu yüzden çocuk için model olan kişilerin sözlerine ve davranışlarına dikkat etmeleri gerekir. “Çocuklarının dinî duygularını geliştirmek için nasihatte bulunan ebeveynin sözleri; kendi pratik hayatlarına aksetmez ve namaz, hac, oruç, zekât, gibi ibadetlerle derinleştirilmez, söyledikleri güzel sözler, sonradan güzel davranışlarla hayat bulmazsa ve davranışları sözlerinden daha doğru görülmezse, söyledikleri sözlerin tesiri şöyle dursun, bazen aksü’l-amel yapması bile söz konusudur.” Peki bu modellerin (ailenin) davranışları nasıl olmalıdır? Sözlerinin çocukları üzerinde tesirli olmasını isteyen anne ve babalar; “öncelikle söylemek istedikleri şeyleri, evvelâ kendileri kemâl-i hassasiyetle yaşamalı, sonra onları çocuklarının yapmasını istemelidirler.”

Çocuğa model olma

Çocuğun, çevresindeki kişilerce (modeller) yapılan duaları işitmesi, yapılan ibadet ve dinî davranışları görmesi çok önemlidir. Bu gördükleri ve duydukları şeyler çocuğun şuuraltına yerleşir ve yavaş yavaş çocuk tarafından benimsenir. Meselâ anne babasından birini namaz kılarken gören 3-4 yaşlarındaki çocuk, önce onları gözler, davranışlarını takip eder, sonra da bunları taklit eder. Bunun gibi ezan okunduğunda namaza hazırlanan bir ebeveyni gören çocuk, bir süre sonra ezan okunduğunda, kendini göstermek için, anne ve babasından önce harekete geçerek, ‘haydi namaza’ der. Evde yapılan sesli dualara ve şükür ifadelerine, çocuk da bir süre sonra eşlik etmeye başlar. Aynı şekilde çocuğa ihtiyaçları için Allah’a dua etmesi gerektiği söylenmelidir. Bu şekilde onda Allah’ın sığınılacak tek kapı olduğu inancı yerleşir. Çocuğa Allah’a inanmanın ve kul olmanın faydaları, Allah’ın kullarına yardımları anlatılmalıdır. Bunu yaparken de, çocukların ilgi duyduğu masal ve hikâye yolu kullanılmalıdır.
İnanma ile ilgili hikâye ve menkıbeler, çocukta, eşyânın ötesinde bir kuvvetin olduğu düşüncesinin gelişmesini hızlandırır. Bunun için, çocuklara Kur’ân-ı Kerîm’deki peygamber kıssaları ve Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatı anlatılmalıdır. Ayrıca sahabilerin gösterdikleri sabır ve kahramanlıklar, inandıklarını yaşamadaki azim ve gayretleri nazara verilmeli, bu şekilde, çocukların zihninde ideal model oluşturulmalıdır.

Çocuğa alınacak oyuncaklar nasıl olmalı?

Çocuk bu dönemde mücerret kavramları anlayamadığı için, daha çok dinî sembollerle ilgilenir. Bunun için çocuğa verilecek oyuncaklarda, dinî hayatı temsil edebilecek, hatırlatacak ve bazı dinî kavramları sembolize edebilecek özellikler bulunmalıdır. İçinde dinî unsurlara yer verilen yap-bozlar, legolar, bulmacalar, çizgi film cd’leri vs bu konuda oyuncak olarak kullanılabilecek malzemelerdir. Bunların yanı sıra çocuğun model aldığı kişilerden kendisine hediye edilecek seccade ve tesbih gibi eşyâlar, böyle bir öğretim metodu için önemlidir. Çünkü çocuklara din duygusu ancak sevgiyle kazandırılabilir. Çocukların Allah’a ümit ve sevgi ile bağlanması, ileri yaşlarda aklî ve zihnî melekelerin ilgi duyması ve tatmin edilmesi açısından önemlidir. Allah sevgisine dayalı bir iman öğretimi, çocuklarda temel duygulardan sayılan ümit ve bağlanma duygularıyla birleşecek, kuvvetlenecek ve sağlam bir imanın temellerini oluşturacaktır.”

Son olarak; biri beş diğeri altı yaşında iki çocuğun aldıkları ‘din eğitimini’ ve ‘Allah inancını’ özetleyen iki ifade:
Murat (5 yaşında): “Allah, bizi namaz kılınca ve insanlara iyilik yapınca sever. Hata yapınca da affeder. Anneleri, babaları, kardeşleri, nineleri, arkadaşları, herkesi sever. Ufak çocukları daha çok sever.”
Ali (6 yaşında): “Allah bizi yakar, anneme babama karşı geldim diye… Anneye ve babaya karşı gelirsen, onları döversen, Allah’a da karşı gelmiş sayılırsın. O zaman Allah seni siyah suyun içine atar, orada yakar. Kötü lâf söyledik mi, Allah bizi ateşin üstünde yürütür.”
Bu ifadelerden hangisinin daha doğru olduğunu söylemeye gerek var mı ?

Kaynaklar

- Ay, M.Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İstanbul 2002.
- Nursî. Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası.
- Peker, Hüseyin, Din Psikolojisi, Aksiseda Yayınları, Samsun 2000.
- Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dinî Kur’ân Dili, İstanbul 1978, VI, 3.3824
- S. J. M, Hollenbach, Christliche Tiefenerziehung, Frankfurt, 1960, s. 80′den aktaran Peker, Hüseyin.
- Yavuz, Kerim, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, DİBY Yay. Ankara, 1983.
- Pazarlı, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1972.
- Buhari, Cenaiz, 79, Müslim, Kader 23.
- Gülen, M. Fethullah, Çekirdekten Çınara, Nil Yay. İzmir 2003.

Şeref YILMAZ

SIZINTI DERGİSİ

Çocuk Deyip Geçmeyin


Her çocuk doğarken fıtratında geliştirilmeye elverişli fizikî, sosyal, psikolojik, ruhî ve kalbî birçok kabiliyeti beraberinde getirir. Bu haliyle o, her şey olmaya hazır bir potansiyeldir. Doğumdan önce ve sonra aldığı bütün uyarıcılar, onun gelişimini müspet veya menfî yöne doğru çevirir. 0-6 yaş arası dönem bu bakımdan hayatî bir öneme sahiptir.
Onun ileriki yıllarda kazanacağı karakter, benlik ve becerilerinin temeli bu yıllarda atılır. Eğer İslâmî ve insanî değerlerin yeşereceği ilk tohumlar daha ilk yıllardan itibaren onun yaş ve kapasitesine uygun olarak tedrici bir şekilde ekilirse, çocukta, onu kâmil insan yapacak olan değerler ve üstün vasıflar yeşerir, boy atar ve benliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Aksi takdirde, yüce değerleri ve vasıfları ona kazandırmak, bir kişinin kültürünü ve dinini değiştirmek kadar zor olabilir. Çünkü bu yaşlarda görülen, duyulan ve hissedilen şeyler, çocukların şuuraltı ve zihinlerine öylesine yerleşir ki, bunların izlerini silmek neredeyse imkânsız olur. Dahası, bilgisayar disketine kaydedilen şeylerin bir tıklamayla açığa çıkıvermesi gibi, o boş hafızalara kaydedilen şeyler de, küçük bir hadisenin tetiklemesiyle ister istemez ortaya çıkar ve o kişiye yeni bir benlik kazandırır. Eğer ruh ve kalbimize tohum olarak kötü ve yanlış şeyler ekilmişse; zamanla benliğimizi onların sardığını; iyi, güzel ve doğrunun tohumları ekilmişse onların renkleri ve desenleriyle donatıldığımızı görürüz. Hayatta kazanacağımız veya kaybedeceğimiz pek çok şey, bu donatıma bağlıdır. Bu bakımdan olgun bir fert, sağlam bir aile ve toplum isteyenler, bu kritik dö-nemde çocuklara hangi metotlarla nasıl bir eğitim vereceklerini günümüzün şartlarını ve kendi imkânlarını da dikkate alarak, geniş bir perspektifle değerlendirmek ve bir sistem oluşturmak zorundadır.

Maalesef birçok aile, ilk çocukluk yıllarının ileriki yıllara tesirini görmezden gelmektedir. Bu aileler, çocuğun yaşının küçük olmasından dolayı hiçbir şeyin farkına varamayacağını, öğrenilmek istenenleri anlayamayacağını ve bundan ötürü bu yaşta çocuk için yapılanların zaman kaybı olacağına inanırlar. Oysa tam aksine, araştırmalar insan benliğinin gelişiminde ilk yılların önemini vurgulamakta, erken yaşta eğitime yapılan yatırımın getirisinin çok yüksek olacağını belirtmektedir. Bu yatırım, sadece çocuğun bir okul öncesi eğitim kurumuna gönderilmesi veya bir bakıcı tarafından bakımının yapılması değildir. Böyle bir eğitim ve bakım hizmeti verilse bile, çocuğun gelişmesinde ailenin bizzat kendisinin yerine getirmesi gereken çok önemli sorumluluğu vardır. Eğer aile ortamı, çocuğun iyi şekilde gelişmesi için gerekli desteği vermezse, kurumdan, bakıcıdan ve eğiticiden beklenen fayda da tam sağlanamaz. Çünkü çocuk için ilk model, anne ve babadır, çocuklar, ilk önce onların hal ve hareketlerini taklit ederler. Bu dönemde hiçbir şey kaçırılmadan anne ve babanın her hal, davranış ve sözü hafızaya sürekli kaydedilir. O, insanlık üzerine ilk fikirlerini, ilk ideallerini böylece öğrenir. Eğitimcilere göre çocuğun fikrî, ahlâkî ve dinî eğitiminde ilk harcı koyan kişi annedir. Bütün temiz ve yüksek duygular anne kucağında başlar. Okulun vazifesi annenin başlattığı eğitimi devam ettirmektir. Bu itibarla aile ocağı, eğitim hayatının ilk merhalesidir.

Çocuk eğitiminde anne

Çocuk; ebeveyninin, bilhassa annesinin yetiştirmesi ve eğitimine bağlı olarak şekillenir. Bundan dolayı insanın en birinci yol göstericisi ve öğretmeni annesidir.Napolyon Dean Howells, annenin insan üzerinde bıraktığı tesiri: “Çocuğun gelecek yazgısı her zaman annesinin emeğidir.”sözüyle;Notalie Simon ise:“Bir kadının bir insanı gerçekten değiştirmeyi başardığı tek bir zaman vardır: bebeklik zamanı.” sözüyle ifade eder.Abraham Lincoln, annesinin hayatı üzerindeki güçlü tesirini:“Tanrı annemi esirgesin; olduğum veya olmayı umut edebileceğim her şeyi ona borçluyum.”ifadesinde dile getirir.Bediüzzaman da annesinden aldığı ders münasebetiyle şu beyanda bulunur:“Ben bu seksen sene ömrümde seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem (yemin) ederim ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.” Bu tespit, eğitimcilerin, çocuğa ilk yıllarda anne tarafından ciddi bir eğitim verilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamalarının sebebini gayet iyi açıklamaktadır. Büyük insanların ortaya koyduğu büyük hakikatler, aslında daha okula başlamadan onların fıtratına yerleştirilen çekirdeklerin neşvü nema bulmasından başka bir şey değildir.

Şüphesiz, hemen her anne ve baba, çocuklarını yetiştirme hususunda gerçekten en iyisini yapmak ister, onları ihmal etmeye veya incitmeye kalkışmaz. Oysa pek çok anne-baba için ebeveynlik, günlük işlerinin arasında ikinci daha geri sıralarda kalır. Birçok anne-baba çoğunlukla problemler ortaya çıktığında çocukla ilgilenmeye başlar. Çoğu insan iş hayatı, kariyeri, emekliliği, arabası, evi, yazlığı vs için yaptığı plânları hemen sayabilir; hattâ onları sürekli gözden geçirir, saatlerce üzerinde düşünür; ama çocuğunun sağlam karakterli yetişmesi için ne gibi plânlar yaptığını söyleyemez. Çünkü onun sağlıklı gelişimi için uzun vadeli bir yatırım plânı yoktur. Onlar, problemler ortaya çıktığında, bu problemleri emir vererek veya nasihatle çözmeye çalışırlar, ne var ki zamanında konuşulmayan, sevilmeyen, duyguları paylaşılmayan, tatlı nasihat ve telkinlerde bulunulmayan çocuğun, bu emir ve nasihatlerden ders alması beklenmemelidir. Oysa annenin daha küçük yaştan itibaren çocuğa yapacağı telkinler çok daha tesirli ve kalıcı olur. Anne çocuğu kucağına alıp severken;“Yavrum başkalarını aldatmak, mallarına zarar vermek, yalan söylemek, haksızlık yapmak doğru değildir. İyi çocuklar böyle şeyler yapmaz.”gibi telkinlerde bulunsa ve çocuk annesinin davranışlarında hep şefkat, merhamet, sevgi, doğruluk, dürüstlük görse, büyüdüğünde bunların aksine bir yaşantısı olabilir mi?

Rolü değişen kadın ve çocuk

Erken yaşlardaki çocuk eğitimi bu derece önemli olmasına rağmen, ne anne-baba, ne devlet, ne de sivil toplum kuruluşları bu konuda yeterli proje ve program üretmektedir. Bu alanda öyle geniş çerçeveli programlar yapılmalıdır ki, bu program içerisinde sadece hizmet götürülen yaş grubundaki çocuklar değil, bakıcı ve eğitici olarak ebeveyn/aile üyeleri, bakıcılar, öğretmenler; toplumu kalkındırma ve kaynak bulma sorumlusu olarak liderler, yöneticiler, siyasetçiler, araştırmacılar; kanun yapıcı olarak milletvekilleri ve politika oluşturanlar; işbirliğini güçlendirici olarak vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve medya bu prog-ramın bir parçası olmalı ve her birim kendine düşen görevleri gerçekleştirme gayreti içerisinde olmalıdır. Bunun için ise, her birimin iyi hazırlanmış programlara ihtiyacı vardır. Günümüzde kadı-nın toplum ve ailedeki rolünün çocuğun aleyhine değişmesi, çocuk bakım ve eğitiminde uygulanacak yeni model ve programların oluş-turulmasını mecburi hale getirmiştir. Zira bu değişim, aynı zamanda inanç ve geleneklerimizden kaynaklanan akraba ve komşu mü-nasebetlerini zamanla yıkmış ve bunun neticesinde dayanışma, duygu ve düşünceleri paylaşma, problemlere ortak çözüm bulma, tecrübeleri aktarma gibi güzel hasletler yok olmuştur. Neticede çoğu kadın çocuk yetiştirme konusunda desteksiz kalmıştır. Bu probleme kadının çalışması, ekonomik sıkıntılar, iş hayatında yükselme hırsı veya ihtiyacı, çocuk eğitimi ve bakımına ait bilgi yetersizliği, yanlış tutum ve davranışlar ve daha önemlisi çocuk yetiştirme mevzuundaki duyarsızlık ve şuursuzluk gibi faktörler eklenince, çocuğun potansiyel halde gelişmeyi bekleyen kabiliyetleri ya yok olur veya insanî olmayan şekilde gelişir.

Anne destek programları

Ülkemizde okul öncesi dönemindeki çocukların % 90 gibi büyük bir bölümü anne veya yakınlarının yanında yetişmektedir. Bunların aşıları devlet tarafından düzenli olarak takip edilmesine karşın, eğitimleri yönünde hemen hiçbir destek verilmemektedir. Oysa bu dönemde çocuğu geliştirmek için çeşitli modeller uygulanabilir. Bunların başlıcaları; anne-babaları destekleyip onlara yardımcı olmak, eğitim ve bakım gayeli resmi veya özel okul ve merkezler oluşturmak, erken dönemde verilen sağlık hizmetinin yanında eğitim maksadıyla da destek olmak, çeşitli kadın programlarına çocuk eğitimi müfredatı eklemek, sivil toplum kuruluşlarının bu alanda daha aktif rol almasını sağlamak şeklinde sıralanabilir. Burada sayılan modellerin hiç olmazsa birisiyle ülkemizdeki her bir çocuğa ulaşılacak şekilde eğitim programları yaygınlaş-tırılır ve onların kalitesi artırılırsa, sağlam bir nesil yetiştirmeyi asgarî seviyede garanti etmiş oluruz. Bunlar içerisinde hem maliyet açısından, hem de daha tesirli olması bakımından, anne-babaların desteklenmesi üzerinde daha fazla durulabilir.

Anne-baba eğitimi değişik şekillerde yürütülebilir. Ailenin ve toplumun yapısına göre bunlardan birisi seçilebilir. Bunlardan biri, grup tartışmalarıdır. Bu programda anne ve babalar bir araya gelerek, çocuk gelişimini ve bu süreçteki anne babalık rollerini tartışma ve öğrenme fırsatı bulurlar. Bu bir araya gelmelerde, çocuk gelişimi konusunda bir uzmanın da bulunması faydayı kat kat artırır. Bunun daha plânlı bir şekli anne baba okullarıdır. Bu programlar seminerler ve karşılıklı diyalog şeklinde yürütülür.

Bir diğer yöntem ev ziyaretleridir. Burada yine bir uzman yardımıyla, anne-babalara çocukla-rıyla münasebetlerini geliştirmede kullanabilecekleri tutum, davranış ve faaliyetlerin öğretilmesi esas alınmaktadır. Bunun için anne ve babalara günlük veya haftalık prog-ramlar verilir. Bu programlar çocuğun öğrenme, anlama kapasitelerini geliştirmeye yönelik olabildiği gibi, toplumun değerlerini benimsetecek hikâyeler, menkıbeler, fıkralar, oyunlar vs şeklinde de olabilir.

Bu tür eğitim faaliyetleri devlet destekli olabildiği gibi, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler tarafından da yürütülebilir. Kendini insan yetiştirmeye adayan insanların yapacağı en büyük hizmetlerden birisi, erken çocukluk döneminde özellikle annelere yardımcı olmaktır. Bu konuda tecrübeli ve uyguladığı yöntemlerle iyi çocuk yetiştirmiş annelerden alınacak çok ders vardır. Onlar bu tecrübelerini bir program dahilinde yeni annelere aktarmaktan memnun olacak ve önemli bir vazifeyi yerine getirmenin mutluluğunu yaşayacaklardır. Geriye bu desteğe ihtiyacı olanlarla, anneleri bir araya getirmek kalıyor ki, kadın dernek ve vakıfları ile çocuklara ait kuruluşlar bu organizasyonu yapabilirler.

Sonuç olarak, her kesimin erken çocuk gelişimi konusunda yapabileceği bir şey vardır. Kim kendisine böyle bir hedef koyarsa, onu gerçekleştirecek yöntemler, uygulamalar ve prensipler zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

 

Prof.Dr. Harun AVCI

SIZINTI DERGİSİ

Çocuk Eğitiminde Uygun Mesajlar


 

İnsanoğlunun öğrenme süreci doğduğu andan itibaren başlar. Kendi bedenini, organlarını, çevresini ve dünyayı tanımaya başlayan insan, Allah’ın (cc) verdiği kabiliyetler ölçüsün-de öğrendiği şeyleri uygulayarak kendini geliştirir. İşitme, görme, dokunma, tatma ve koku alma hisleri sayesinde öğrendikleri giderek artar. Etraftan gelen her uyarı ve mesaj; öğrenmeye, şuuraltını beslemeye ve hayatı tanımaya hizmet eden bir unsurdur. Yetersiz uyarı alan çocukların zihnî ve ruhî gelişimi durakladığı gibi, gereksiz ve fazla uyarı alan çocukların da gelişimlerinde sapmalar oluşmaktadır. Çocukların ilk üç yaşta, en hızlı gelişen sistemlerinin sinir sistemi olduğu bilinmeli, dolayısıyla anne karnından itibaren çocukların olumlu mesajlar ile yetiştirilmeleri sağlanmalıdır. 

İşitme ile alınan uyarılar, çocuk gelişimi ve eğitiminde önemli bir yere sahiptir. Yeterli ve uygun mesaj alan çocukların gelişimleri de olumlu olmaktadır. Bebeğin, anne karnında başlayan işitme süreci sayesinde annesinin sesini ayırabildiği ve anne sesinin bebek üzerinde rahatlatıcı tesir yaptığı bilinen bir gerçektir. Annesinin söylediği ninni bebeğe huzurlu bir uyku sağlarken, gürültülü ve uygun olmayan ortamlar ise, bebeği huzursuz etmektedir. Bebeğin, özellikle ilk üç yaşta gürültüye maruz kalması, sinir sisteminde olumsuzluklar oluşturmaktadır. Maalesef bazı anne-babalar, çocuklarının odasına radyo ve tv gibi âletler koyarak çocukları bunları sürekli dinlemeye mecbur hâle getirmektedir. Oysa bebek için en iyi gelişim, onun sindirebileceği ve kabullenebileceği özellikte, yaşına uygun işitme uyarıları almasıdır. Bunun tam tersi olarak çocukların yanında uzun süre konuşulmaması, lisan gelişimlerini aksatmaktadır. Çocuklarımızın şuuraltını güzel ses ve mesajlar ile desteklemeliyiz. Anne-baba arasında güzel bir ses tonu ile geçen konuşma, yararlı konularda sohbet, okunan güzel bir şiir, evde duyulan Kur’ân sesi, camiden gelen ezan sesi, söylenen ninniler, çocuklarımızın ses olarak güzel uyarı almasına vesile olacaktır.

Görme ile alınan uyarılar da çocuk gelişiminde oldukça önemlidir. İnsan kendisini, eşyayı ve tabiatı görerek, dokunarak ve deneyerek tanır. Görme özelliği doğumla başlamasına rağmen olgunlaşması altıncı ayı bulmaktadır. Bebekler, gelişimleri esnasında gördükleri her şeyi öğrenme adına değerlendirmektedir. Görülen şeyler şuuraltında bir yer edinir. Anne-baba çocuklarına iyi ve güzel davranışlarıyla örnek olmalıdır. Çocukların ev içinde anne-baba davranışlarına dikkat ettikleri bilinmektedir. Yardımlaşma, fedakârlık, hoşgörü, çalışkanlık, sorumluluk alma, doğruluk, empati gibi özelliklerin ev içinde yaşanması, çocuklarımızın bu konuları daha kolay anlayıp kavramalarını sağlayacaktır. Çocuğun anne-babasını namaz kılarken, kitap okurken, çalışırken, misafir ağırlarken görmesi, bu davranışlara dikkat etmese bile bunların şuuraltına yerleşmesine vesile olacaktır. Kavga, gürültü, tartışma, olumsuz sözler ise, çocuğun gelişimine menfi tesir edecektir.

İnsanların şuuraltında, metakominikasyon aracılığı ile yapılan uyarıların daha tesirli olduğu bilinmektedir. Meselâ; bir ürünün reklâmında, o ürünün niteliğinden çok onu kullanan insanların gülmesi ve mutlu olması daha tesirlidir. Çünkü bununla kişiye; “Sen bu ürünü kullanırsan, mutlu olursun.” mesajı verilmektedir. Çocuklarımızın olumlu aile çevresinde yaşamaları, dolaylı olarak bazı davranışları örnek almalarını sağlamaktadır. Kısacası çocuklarımıza anlatarak öğrettiğimiz şeyler, onların görerek öğrendikleri şeylerin yanında çok küçük kalır. Öğrenme sürecinde en fazla kullanılan yol, görerek öğrenmedir. Bu açıdan çocuklarımızın gelişimine ve ruh sağlıklarına yararlı olacak uyarıları oluşturmalıyız. Anne-babalar, fazla miktarda olumsuz uyarı alan çocukları yönlendirmekte zorlanmaktadır. Çünkü bizim anlattıklarımız onların görerek etkilendikleri karşısında tesirsiz kalmaktadır.

Yaşadığımız mekânın eğitim ve öğretim açısından da oldukça önemi vardır. Çocuklarımızın okullarını seçerken dikkatli olmakta yarar vardır. Yapacağımız en güzel şey, güzel ortamları olan okulları seçmek ve çocuklarımızın görerek ve yaşayarak şuuraltının olumlu tesirlerde kalmasını sağlamaktır. Öğretmenlerin hal ve davranışlarıyla örnek olması, karakter eğitiminde olmazsa olmaz kuraldır. Öğrencilerin okul ortamında doğru ve dengeli uyarılar alması eğitimi destekleyecektir. Çocuklarımız fizik, matematik veya karmaşık problemleri öğrenemeseler bile, onların karakter gelişimi mutlaka desteklenmelidir. Karakter eğitiminden geçmemiş çocuk çok ileri seviyede bilgiler öğrense de, kendine ve insanlığa yararlı olamaz. Karakter eğitiminde; öğretmenin kılık kıyafeti, konuşma tarzı, olaylar karşısındaki tepkisi ve davranışları, onun anlattıklarından çok daha tesirlidir.

Arkadaş çevresi de çocuklarımızın çok sayıda uyarı aldığı bir ortamdır. İdeal ve uygun arkadaş ortamı çocuğumuzun gelişimini destekleyeceği gibi, uygun olmayan arkadaşlar da çocuklarımızın gelişimine menfî tesir edecektir. Birçok anne-baba çocuklarına verdikleri güzel eğitimi ideal bir arkadaş ortamı ile desteklemedikleri için, çocuklarında menfî neticelerle karşılaşmaktadır. Çocukta yedi yaşından sonra arkadaş ortamının tesiri artmaya başlarken, bu dönemde anne-babanın tesiri azalmaktadır. Ergenlik döneminde arkadaş ortamının, tesiri en üst seviyeye çıkmaktadır.

Medyanın çocuklarımız üzerindeki tesiri tartışılmaz. Şiddet, korku, ahlâkî çarpıklıklar, uygunsuz davranışlar, medyanın olumsuz tesirleri olarak yansımaktadır. Hayatın ilk yıllarında ise, tv’nin olumsuz tesiri daha farklı olmaktadır. Bebeklerin tv karşısında fazla kaldıkları durumlarda konuşma gelişimlerinin bozulduğu, sosyal olarak çevreye yabancılaştıkları bilinmektedir. Bu şekilde tv’den alınan yoğun görme ve işitme uyarısı çocuğun gelişiminde sapmalar oluşturmaktadır. Bazı anne-babalar, çocuklarına tv reklamları karşısında yemek yedirerek bedenen büyümelerini sağlamaya çalışırken, onların hayatına olumsuz tesir edecek uyarılar almasına yol açmaktadırlar. Çocuk gelişiminde, özellikle bebeklik döneminde tv ve bilgisayardan alınan uygunsuz uyarılara dikkat etmek gerekir. O dönemde, tv’deki görüntüden çok, anne-babanın ilgisine, sevgisine, konuşmasına, okşamasına, kucaklamasına, oynamasına ve insanlarla etkileşime ihtiyacı olan bebekler, tv karşısında insanî özelliklerini geliştirmekte güçlük çekmektedir. Unutmayınız ki, körpe dimağlara hemen her görüntü ve ses tesir etmektedir. Az veya kısa süreli bile olsa sürekli olan uyarılar, çocuklarımızı zaman içinde değiştirmektedir.

Dokunma, tatma ve koku alma yoluyla alınan uyaranların da çocuklarımıza olumlu tesir etmesini sağlamalıyız. Bebek ve çocukların okşanması, kucaklanması, oynamalarına imkân sağlanması gerekir.

Her gün bir kaya üzerine damlayan suyun zamanla taşları şekillendirmesi gibi, çocuklarımıza sürekli olarak yansıyan olumlu veya olumsuz uyarılar da onları zaman içinde şekillendirir. Çocuk eğitiminde çocuğun alacağı uygun ve ideal uyarılar, yaşına uygun olmalı; gelişimine katkı sağlamalı; ne yoğun ve aşırı, ne de eksik ve yetersiz olmalı; karakter gelişimine destek sağlamalı, ailenin yapısına uygun olmalı, şuuraltının olumlu etkilenmesini sağlamalı, çevre ile münasebetini koparmamalı, tezat mesajlar içermemeli, korku ve ümitsizlik vermemeli, beden ve ruh sağlığına olumlu katkı sağlamalıdır.

Sonuç olarak çocuk eğitiminde; anne-baba, doktor, eğitimci ve öğretmenler, çocuklara uygun, doğru ve yeterli, uyarı ve mesajlar vermelidir.

Dr. Hasan AYDINLI

SIZINTI DERGİSİ

Çocuklarda Okuma İsteğini Artırmak


‘Okumanın yaşı yoktur.’ Bu söz genellikle büyükler için söylenir. Böyle algılandığı için de, çocuklarımızın okuma problemi yokmuş gibi düşünürüz. Oysa esas problem, çocukların okumaması veya çocuklara kitap okunmamasıdır. Anne-babalar çocuklarını nasıl eğitecek? Kültürümüzü ona nasıl verecek? Kahramanlarımızı ve değerlerimizi nasıl tanıtacak? Mevcudattaki güzelliği, yardımlaşmayı, çeşitliliği ve sayıca çokluk içindeki birliği, çocuğa başka türlü nasıl anlatacak? Eğlence ihtiyacı nasıl karşılanacak? Çocuklar için hazırlanan kitapları onlara okumayan veya okutmayan kaç anne, çocuğa basit bilgiler dışında bir şeyler verebilir? Anne-babalar şimdi bu sorulara cevap arıyor.
Okuma ciddiye alınmadığı sürece, çocuğun iyi yetiştirilemeyeceğini onlar da biliyor. Ancak pek çok anne-baba çocuğa hangi yaşta ne verileceğini bilmediğinden, seviyesinin üstünde bilgiler yükleyerek; onu okumadan, öğrenmeden ve bilgi edinmeden nefret ettiririm endişesi taşıyor. O halde anne-baba, öğretmen ve rehberlere düşen vazife, çocuğa kitap okumayı sevdirerek; doğru kitapları, doğru zamanda okutmaktır, diyebiliriz.

Okul öncesi dönemde kitap okuma

Pek çok anne-baba şu soruyla karşılaşır: Çocuğuma kitap okumaya ne zaman başlamalıyım? Bütün anne-babalar bilmelidir ki, okumaya başlamanın yaşı yoktur. Onunla kitap okumaya ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi olur. Küçük çocuklara kitap okumak onlarla ilgilenmenin en güzel yollarından biridir. Çocuğun kişiliği büyük nispette bu yaş döneminde geliştiği için ona söylenen ve telkin edilen şeyler onun kişiliğinin şekillenmesine tesir eder. Peygamber Efendimiz (sas)‘in, çocuk doğar doğmaz kulağına ezan ve kamet okumayı tavsiye etmesi ve kendisinin de bizzat bunu uygulaması çok manidardır. Demek ki çocuğun ruhunu beslemek için daha ilk günden başlayarak onun kulağına birşeylerin söylenmesi ve onunla konuşulması gerekmektedir. Bugün çocuk gelişimi üzerinde çalışanların tespitleri de bundan başka bir şey değildir.

Çocuk görmeye, renkleri ve şekilleri ayırt etmeye başladığında, onunla kitaplar aracılığıyla konuşmaya geçebiliriz. Bir resim veya şekil çocuğun ilgisini çeker. Eğer bir konuyu çocuğa uygun bir resim, fotoğraf veya şekille anlatırsak, işitme ve görme duyusunu birlikte kullanacağından, söylenen daha kalıcı olur. Bundan dolayı daha bebek iken; onu kucağımıza aldığımızda resim kitabını açarak hem resmi ona gösterir, hem de resimle ilgili konuşmalar yaparsak, onu kitapla erkenden tanıştırmış oluruz. Bu uygulama, anne-babaya yakın temas sebebiyle çocuğa sevildiğini hissettirmenin yanında, dil gelişimi ve anne-baba ile diyalog kurma bakımından da faydalı olur. Daha büyük bir fayda ise, erken yaşta çocuğun hayatına kitabın girmesi ve kitaba karşı alâkanın uyanmasıdır. Artık kitap onun için sıcak bir arkadaş olur ve okuma sürekli bir ihtiyaç haline gelir. Victor Hugo’nun dediği gibi, ‘Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez.’
Batı, okul öncesi döneme ait çocuk kitabı çeşitliliği, kalitesi ve sayısı bakımından bizimle kıyaslanamayacak kadar ileridir. Ancak bizde de son yıllarda bu konuya daha fazla önem verilmekte ve bu sayede okul öncesi kitap ve dergi yayımcılığında takdir edilecek bir gelişme yaşanmaktadır. Bu kitapların çocuklara ulaştırılması ve okunmasında okul öncesi eğitim kurumları önemli rol oynamaktadır. Pek çok anne-babanın çocuk yetiştirme hususunda bilgisiz veya ilgisiz olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki problemin sadece kitap yayımlama olmadığı, bunun yanında anne-babalara rehberlik hizmetinin de çok eksik olduğu söylenebilir.
Okul öncesi dönemde anne-baba her gün çocuğa kitap okuduğunda onun kelime hazinesi genişler, düşünme kabiliyeti ve buna bağlı olarak zekâsı gelişir. Dinlemeyi ve konuşmayı öğrenir. Kitap okumayı seven bir fert olarak yetişir. Hikâye okunurken o sık sık soru sorar. Çocuk soru sorarak öğrendiğinden buna izin verilmelidir. O, kelimeler, hikâye kahramanları veya kitap hakkında konuşmak istediğinde hemen sözü kesilmemeli, konuşması sağlanmalıdır. Onun sorularına mantıklı, doğru, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Asla yalan yanlış şeyler söyleyerek soruları geçiştirilmemelidir. Çocuklar aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten sıkılmazlar. Bildikleri hikâyeleri defalarca dinlemeyi sevdikleri gibi aynı kitabın tekrar tekrar okunmasını da severler. Bu işlem, kelimelere aşina olmaya yardımcı olduğu gibi kitapta verilmeye çalışılan mesajın akılda kalmasına da yarar.

Kitap ne sağlar?

Çocuklarımız, ülkemizde en fazla ihmale uğrayan, sadece kafalarına bilgi yüklenen ve televizyonun kuşatması altında olan en kıymetli varlığımızdır. Okullarımızda öğretimden eğitime vakit ayrılamadığı, çocukların kelime dağarcığının yeterince gelişmediği, dürüst yaşama biçiminin öğretilmediği, çocuğun iyi ve kötü davranışı ayırt edemediği, kimin iyi insan olduğunu tanıyamadığı, hangi insanlarla dost olacağını bilemediği, pek çok eğitimci ve ebeveyn tarafından dile getirilmektedir. Aile veya öğretmen bütün bu açıkları kitapla kısmen veya tamamen kapatabilir. Kitap, çocuk eğitiminin en önemli aracıdır. Çocuklara kültürümüzü kitaplarla veririz. Kitap; anne kadar önemlidir, diyemeyiz ama, anne çocuğa ne veriyorsa kitaplar da onları verebilir ve vermelidir. Kitaplar dilin kullanımını geliştirir ve yaşama tarzlarını öğretir. Çocuklar kitapla insanları tanıyıp değerlendirebilir. Roman ve hikâyelerin akışı içinde insanların davranışlarını tanır. Buradan hareketle, hangi davranışa sahip insanlarla dost olunacağını ve hangi davranışlardan da uzak durulacağını sezer hale gelir.

Hayatla alâkalı problemleri ve onların çözümlerini kitaptan okuyan çocuk, kendi hayatında benzer bir problemle karşılaştığında ben bunun çözümünü biliyorum, der. Kitap insana hayal kurmayı; insanları, tabiatı, canlıları sevmeyi öğretir. İcatlara ve teknolojiye merak uyandırır. İnsanın kâinattaki yerini ve görevini bildirir. Okuduğu hikâyeler ona karıncanın ezilmeyeceğini, kuş yuvalarının bozulmayacağını, hayvanların aç ve susuz bırakılmayacağını, ormanların yakılmayacağını öğretir. Yalan söylemenin kötülüğünü, hırsızlığın, kavga ve savaşın çirkinliğini vicdanında hissettirir. Çocuğa; nasihatle veremediğimiz insanları sevme, karşılıksız iyilik yapma, cesaret, azim, mütevazilik, kendine hedef koyma, başarılı olmak için çalışma gibi değerleri, çocuk okuduğu kitaplardaki kahramanları taklit ederek kendiliğinden kazanır.
Kitap, aynı zamanda bir eğlence aracıdır. Bilmece ve bulmacalar, zekâ oyunları ve fıkralar, çocuğu; hem eğlendirir, hem zihnini geliştirir, hem de ibretli dersler verir.

Okumanın gerekçesi

Okumanın gerekçesi, adam olup dünya nimetlerinden daha fazla pay almak değildir. Çünkü, çok okuyanlar az okuyanlara göre her zaman daha zengin ve daha varlıklı değildir. Diğer yandan, dünyada ne olup bittiğini anlamak için sadece gazete okumak da okuyucu olmak için yeterli değildir, gerekçesi olamaz, çünkü radyo ve televizyon bu hizmeti bize hiçbir zahmete katlanma gereği duymayacak şekilde sunmaktadır. Okumak, dünyayı algılayışımızla, hayata, kâinata ve insan olarak kendimize bakış açımızla alâkalıdır. Okumak, bir şeyleri keşfetme duygusunun, insanın kendini, kendisinin varolma sebebini, Yaratıcısını anlama arzusunun ve kâinatın içindeki sırları açığa çıkarma heyecanının bir tezahürüdür. Kur’an ilk âyetinin “oku” emriyle başlamasının hikmeti de bu olsa gerektir. İnsanın yaratanını bilmesi, kâinatın sırlarını ve kendini keşfetmesi, ancak okumakla mümkündür.

Çocuğu, kitaba ve okumaya nasıl yönlendirebiliriz?

Okumayı sevdirmenin sihirli bir yolu yoktur. Bununla birlikte okumayı sevdirmek için değişik yollar denenebilir. Okul öncesi dönemde uygulanabilecek olan bazı metotlara yukarıda temas edilmişti. İlâve olarak, değişik yaştaki çocuklara uygulanacak pek çok yol bulunabilir.
Her şeyden önce aile büyükleri evde devamlı olarak kitap okuyor ve kitaptaki konuları veya kahramanları ailedeki diğer kişilerle paylaşıyorsa, bu ortamda yetişen çocuk, kitap okumaya ilgi duyar. Okuma, önce ailede başlar. Okuma bilmeyen çocuk bile kitabı eller, sayfaları açar, resimlere bakar, onlarla ilgili sorular sorar, âdeta yeme-içme gibi kitapla iç içe büyür. Kısaca okuma bizim hayat tarzımız ise, çocuk da okur.

Kitap bir bilgi aktarma aracı olarak gösterilmemelidir. Kitabın eğlenceli ve sıcak yüzü ön plâna çıkarılmalıdır. Çocuk kitapla bir dost, bir arkadaş niyetiyle tanışmalıdır. Çocuğun ilgisini çekecek kitaplar, genellikle resimli hikâyeler, romanlar, bilmece, bulmaca ve fıkra kitaplarıdır. Bu kitaplarla karşılaşan çocuk, onları oyuncak veya eğlence aracı olarak görür. Bu yakınlık çocuğu okumaya hazırlar.

Çocuklarla birlikte kitap okunmalıdır. Çocuğun okuyacağı kitabı birlikte okumak onun hoşuna gider. Kitap okurken ses tonu kahramanlara göre ayarlanmalı ve okumaya canlılık kazandırılmalıdır. Hep anne veya baba okursa, bu çocuğu sıkar. Bazen o okumalı anne-baba dinlemelidir. Bazı aileler uyku öncesi hikâye okumayı düzenli bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu alışkanlık çoğu ailenin uygulayabileceği pratik bir metottur.
Çocuk, kitap fuarları ve kitap satış merkezlerine de götürülmeli, burada kitapları inceleyebilmesi için yeterli zaman ayrılmalıdır. Tamamını olmasa bile, çocuk, ilgi duyduğu kitapları kendisi seçmeli ve kendisi almalıdır. Ancak alınan kitaplar, çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Kitap üzerinde yaş grubunun yazılması okuyucuya kitap seçiminde büyük kolaylık sağlar. Kitabın iyi bir dil, güzel resimler ve iyi bir baskıyla hazırlanmış olması gerekir.
Kitap okumayı sevdirme bakımından okul da önemli bir faktördür. Bu gâye ile günlük programa okuma saatleri konulabilir. Kitap okuma yarışmaları düzenlenerek, çok okuyanlara mükâfat verilebilir. Öğretmen çocuğun okuduğu kitap hakkında onunla konuşmalı ve okuduklarını paylaşmalıdır. Kantinlerde kitap satılması da teşvik edilmelidir. Okullarda kütüphane olmalı fakat kitaplar dolaplarda kilitli olarak tutulmamalı, çocuk kitapla daima haşir neşir olabilmelidir.

Netice olarak, uygun yollarla yaklaşılırsa her çocuk kitap okumayı sever. Ancak baskıyla çocuğa kitap okutulamaz. Okumayı sevdiremiyorsak, hiç olmazsa okumadan nefret ettirmeyelim. Çünkü okumadan nefret eden kişi, en uygun vasatta bile kitaba kolayca ısınamaz.

 

Prof.Dr. Harun AVCI

SIZINTI DERGİSİ

Hayatın İlk Yılları ve Televizyon


20. yüzyılın en büyük buluşları arasında kitle iletişim araçları yer almaktadır. Hepimiz az çok, kitle iletişim araçlarının tesirinde kalırız. Bu tesir olumlu ve olumsuz olabilmektedir. Kitle iletişim araçları içerisinde en önemli yeri şüphesiz, televizyon almaktadır. Tv, insanlık tarihi adına büyük gelişmelere vesile olmuş ve günümüzde de tesirleri tartışılmaz bir noktada yerini korumaktadır.
Aile hayatı; tv, evlerde yerini almadan önce ve aldıktan sonra olmak üzere ikiye ayrılabilir. Yetişkin ferde, aileye veya topluma olan tesirlerini bu yazının değerlendirme alanı dışında tutup tv-çocuk münasebetini ele alarak, tv’nin çocuklar üzerindeki tesirlerini vurgulayacağız.

Anne-babalar ile görüşmelerimiz sırasında, hemen her anne-babanın aklında bir soru vardı: “Tv’nin çocuğumuza tesiri nedir?” Gerçekten önemle üzerinde durulması gereken bir soru olduğu, çocuklara olan tesiri öğrenildikten sonra daha iyi anlaşılacaktır. Her yaş için bu sihirli kutunun tesirleri farklı olmaktadır. Bu tesirleri iyi (istenen tesirler) ve kötü (istenmeyen tesirler) şeklinde ikiye ayırabiliriz.

Televizyonun en büyük tesiri, şüphesiz 0-3 yaşları arasında olmaktadır. Çünkü bu yaşlar hayat boyu kullanılacak bazı psiko-sosyal ve psiko-motor özelliklerin kazanıldığı çok önemli bir devredir. Bu devrede oluşabilecek herhangi bir problem, bütün hayata tesir etmektedir.

Tv’nin 0-3 yaş grubuna tesirleri

0-3 yaş için tv bazı durumlarda ciddi sıkıntıların kaynağı olabilmektedir. Aşağıda sıraladığımız bazı sebeplerden anne-babalar çocuklarına yeterince vakit ayıramamakta ve 0-3 yaş çocuklarını tv ile baş başa bırakmaktadırlar. Bu sebepler; ailelerin sosyo-ekonomik zorlukları, çalışan annelerin durumu, anne-babaların kendilerine ait problemleri, yapılması gereken ev işleri, anne-babaların sosyo-ekonomik zorluklardan dolayı ek işlerde çalışmaları, anne-babalardan birinin veya ev içerisindeki bireylerden birinin kronik hastalığı, ailelerin kendi psiko-sosyal ihtiyaçları için zaman ayıramaması, anne-babaların psikiyatrik problemleri, bebeğin istenmeyen hamilelik sonucu doğmuş olması, çocuğun fizikî bir hastalığının olması ve buna benzer sayacağımız onlarca sebep günümüz ailesine tesir etmektedir. Bu sebepler dolayısıyla, anne-babalar isteyerek veya istemeyerek çocuğu ile fazla ilgilenememekte ve çocuğu ile ilgilenme fizikî bakımdan (karnını doyurma, altını temizleme vb) öteye fazla geçmemektedir. Bu durumda bazı çocuklar, tv ile daha çok haşir neşir olmaktadır.

Bu dönemde çocukların hissî doyum sağlaması ve onun ile her bakımdan ilgilenilmesi onda sağlam ve güçlü bir psikolojik yapının oluşmasına zemin hazırlar. Bebeği okşamak, kucaklamak, onun ile konuşmak, sevildiğini hissettirmek, oynamak, birlikte vakit geçirmek, onu gezdirmek, çocuğun psiko-motor ve psiko-sosyal yönünün gelişimine çok büyük katkılarda bulunur. Bebek ile vakit geçirmek, onun insanlar arası ilişkilere yabancılaşmasını engeller ve ilgilenen bakıcısı vasıtası ile önce karşısındaki bireyi, aile ortamını ve yavaş yavaş sosyal çevresini tanımasını sağlar. Bu ilişki ile önce anneye bir bağlanma gelişir. Bu durum anne karnında başlar ve bebeklik döneminde devam eder. Çocuk kendisine bakım veren(ler) aracılığı ile iletişim geliştirmeye, kendini ifade etmeye, ihtiyaçlarını anlatmaya başlar. Giderek sosyal ortamın gereklerini yaparak çevresinde bulunan insanlar ile diyaloga girmeye başlar.

Çocuklar, iletişimin temel esası konuşma olduğu için, konuşmayı öğrenmek zorundadır. İnsanlar tarafından sevilmek için onları anlamak, onların hissî uyarılarına cevap vermek zorundadır. Sosyalleşmek ve iletişim kurmak için çevresindekilerden, özellikle de bakım veren kişiden, teşvik almak ihtiyacındadır. Bu teşvikler ve onaylar çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak (yiyecek, giyecek, temizlik, koruma vb), onun dertleri ile ilgilenmek, onun ile vakit geçirmek, onu öpmek, okşamak, onun ile konuşmak, oynamak vb yapılan girişimler ile çocuğa sevildiği hissettirilerek, biyo-psiko-sosyal gelişim için bir teşvik oluşturulmaktadır.

Çocuğun psiko-sosyal gelişimi konuşma, çevre ile ilgilenme, sosyal ortamların gereklerini yerine getirme, insanlar ve yaşıtları ile ilgilenme, ihtiyaçlarını insanlara anlatma, insanlarla hissî yakınlık kurma, cansız varlıklardan çok canlı varlıklarla ilgilenme gibi diyalog ortamında kendiliğinden devam eder.

Bütün bunlardan bahsetmemiz, 0-3 yaştaki çocuk-tv münasebetini daha iyi anlamamız içindir. Çocuk cansız bir varlığın karşısında, hissî ve sosyal uyarıdan mahrum, sevgiden ve bağlandığı kişiden uzak, çocuğun konuşmasına, bakışına, gülümsemesine karşılık vermeyen, gönderdiği mesajlara cevap vermeyen, sert, soğuk bir cismin karşısında çok uzun süre kaldığında (her ne kadar ses ve görüntü olursa olsun çocuk onları yorumlayacak, kabul edecek ve psiko-sosyal olarak yararlanabilecek seviyede değildir) bazı problemler zamanla oluşmaktadır. Bu problemler biraz önce saydığımız sosyalleşme, bireyselleşme ve kendiliğinden gelişecek olan psiko-sosyal yönlerin eksik veya yetersiz kalması şeklinde karşımıza çıkacaktır.

Tv niçin, küçük çocuklar için daha sakıncalıdır?

Çünkü çocuğun yukarıda bahsettiğimiz sosyal ve hissî eksikliği telâfi edeceği arkadaş ve sosyal ortamı yoktur. Çocuğun konuşmak veya vakit geçirmek için gideceği ikinci bir ortamı yoktur. Bu eksikliği telafi edebilecek psiko-motor, psiko-sosyal yeterlilik henüz gelişmemiş olup alternatif bir gelişim ortamı bulunmamaktadır.

Tv karşısında fazla kalan (etkilenme çocuktan çocuğa değişmekle beraber ortalama günlük bir saatin üzerinde) 0-3 yaş arası çocuk, ailede ve özellikle de bakım veren kişide, eşlik eden yukarıda saydığımız diğer tesirler de varsa, sosyal gelişim (hissî etkileşim ve karşılık verme, sosyal ortamlara uyum, insanlar ile ilgilenme, onlara yakınlık gösterme, yaşıtlarına ilgi vb) ve iletişim (konuşma, anlamlı jest ve mimikler, heceleme, agulama, ses çıkarma, cümle kurma vb.) için gerekli olan fonksiyonların gelişiminde gecikmeler veya yetersizlikler görülür. Bu duruma yani diyalog bozukluğuna yol açabilecek diğer sebeplerin olup olmadığı çocuk psikiyatristleri tarafından incelenmelidir. Bebeklerle ilgilenilerek geçirilecek vakti, tv karşısında geçirilecek zamanın alması son derece sakıncalıdır.

Bu dönemde, uzun süre tv karşısında kalan çocuklarda başka hazırlayıcı sebepler yok ise, başka sebepler de eklenerek bazı psikiyatrik tablolar gelişebilir. Bu tür çocuklarda; çevreye karşı ilgisizlik, seslenince bakmama, göz kontağı kurmama, insanlara ve akranlarına ilgisizlik, onlarla hissî ve sosyal iletişime geçmekte zorlanma, kendi halinde olmaya çalışma, kendi etrafında dönme ve sallanma gibi tekrarlayıcı davranışlar, eşyalar ile aşırı ilgilenme, konuşmada gecikme, cümle kurmada gecikme, diyalogta problemler, hissî olarak karşılık verememe vb. birçok belirti görülebilir. Bu sebeple anne-babaların özellikle bu yaş için tv izleme hususunda sınırlamalar koyarak aşırılığı engellemeleri, normal psiko-motor ve psiko-sosyal gelişim için uygun olur.

Aynı zamanda bu yaş içindeki bir bebek veya küçük çocuk ile hem annenin, hem babanın mümkün olduğunca fazla vakit geçirmesi, onunla oynaması, konuşması, onu sevdiğini belli etmesi, ona yakınlık göstermesi, onunla gezmesi, onun fizikî bakımını ihmal etmemesi, onun normal gelişim basamakları hususunda dikkatli olması, onun diğer çocuklar ile diyaloguna zemin hazırlaması, sadece onun için belli zamanlar ayırması, ona masal anlatma vb. birçok faaliyeti günlük hayat içerisinde yapmaları uygun olur. Sonuç olarak anne-babaların aşırı tv izleyen çocuklar için tv’den onları tamamen mahrum etmek yerine, onların tv izleme süresini dengelemeleri uygun olacaktır.

Dr. Hasan AYDINLI

SIZINTI DERGİSİ

Televizyonda Şiddet Unsuru ve Çocuklar


20. asrın insanlığına en çok tesir eden haberleşme vasıtası hiç şüphesiz televizyondur. İlk zamanlar yapacağı tesirleri tahmin edilemeyen televizyon, şu anda bir çok ülkede hemen hemen her eve girmiş durumdadır. Hayal mahsûlü film, dizi ve programlarla ahlaksızlığı, fuhşu, alkolü, sigarayı teşvik etmesi, psikolojik açıdan, çok seyredenlerde dikkatsizliğe, strese, konstantrasyon eksikliğine sebep olması, fizikî olarak gözde bozukluklara yol açması televizyonun sayabileceğimiz menfî tesirlerinden sadece birkaçıdır. Davranış açısından bilhassa çocuklarda kavgacılığa, saldırganlığa, hayalciliğe ve taklitçiliğe sebep olması, üzerinde çok durulması gereken mevzulardandır. Batı’da bu konuda yapılan araştırmalar meselenin ehemmiyeti bakımından kayda değer malumat vermektedir.

Televizyon artık, çocukların davranışlarının şekillenmesinde gözardı edilen fakat en büyük rolü oynayan bir unsur haline gelmiştir.

Çocukların hayatının; bir parçası haline gelen televizyon, arkadaşlığın, ailenin, okulun ve komşuluğun yerini tutar olmuştur.

ABD’de her şahıs, haftada ortalama 25 ile 30 saat arası TV seyretmektedir. Programları takip edenlerin çoğunluğunu çocuklar, kadınlar ve yaşlılar oluşturmaktadır. Liseden mezun olan bir öğrencinin geçmiş zamanı incelendiğinde, TV önünde okuldan fazla zaman harcadığı tesbit edilmiştir.

Kısacası, sadece Amerika’da değil, birçok ülkede insanlar gereksiz programlar karşısında adeta vakitlerini katletmektedirler. Bizim burada “TV seyretmek” ile kastımız zararlı ve lüzumsuz TV programlarıdır. Elbette ki TV’deki tüm programlar zararlıdır demek istemiyoruz.

TV’de yayınlanan 2500 adet programı çocuklar için mahzurlu bulan Surgeon General Araştırma Enstitüsü’ne göre, TV seyretme miktarıyla seyircinin davranışının değişmesi paralellik arzetmektedir. İnsan davranışının kavgacı ve saldırgan bir şekilde gelişmesinin en önemli sebeplerinden biri olan TV’deki şiddet unsuru yüklü programlar, seyircilerin duygularını köreltmektedir. En önemlisi çocukların tavırlarını, davranışlarını ve hayal dünyalarını normalden uzaklaştırmaktadır.

Andison ve Haroldon isimli iki araştırmacının yüz-bine yakın insan üzerinde yaptığı bir çalışmada,sürekli şiddet programı seyreden yetişkin ve çocukların merhamet duygusunu gün geçtikçe kaybettikleri, asabî tavırları normal bir davranış gibi gördükleri ortaya çıkmıştır.

Davranışı bu şekilde değişen çocuklar, çevrelerine de zarar vermektedirler. Eron, 1982′de yaptığı bir araştırmada saldırgan davranışa sahip olan çocukların başarı durumlarının düştüğünü tesbit etmiştir. Eron’un araştırmasına göre sınıfta tenbel durumuna düşen çocuklar gayret edip çalışacağına, soluğu yine TV önünde almaktadırlar. Neticede bir fasit daire oluşarak başarısızlık TV seyretmeyi, TV seyretme tenbelliği getirmektedir. Eron’a göre saldırganlığı teşvik edici programlardan, bin çocuktan sadece bir tanesi etkilense, bu 15 milyonda 15 bin yapar ki bu hiç küçümsenmeyecek bir rakamdır. Üstelik bu tür programların yıl boyunca devamlı yayınlandığı düşünülürse yapacağı tahribin boyutu daha iyi anlaşılır.

Mevzûu şiddet, zorbalık ve saldırganlık olan film ve programlar, gençler ve çocuklar tarafından taklit edilmektedir. Uçak kaçırma, hırsızlık, gasp, uyuşturucu kullanma gibi suçlarda gençler filmlerde gördüklerini taklit etmektedirler. Bu mevzudaki müşahhas misallerin çokluğu dikkat çekicidir; TV’de “Caninin Şarkısı” isimli şiddet filmini seyreden çocuk, büyükannesini ve babasını vurmuştur. Başka birisi ise bir motosikletle yolda birkaç tur attıktan sonra bir polis memurunu ezerek üstünden geçmiştir. Laboratuar sonuçlarına göre bu şahsın esrar kullandığı tesbit edilmiş ve hanımının ifadesine göre ise hadiseden 6 saat önce benzeri sahnelerin olduğu bir film seyretmiştir. Mesela “Kıyamet Uçuşu”adlı TV dizisinden sonra özellikle büyük şehirlerdeki hava alanları birçok asılsız bomba ihbarlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu sebeple birçok uçak seferi iptal edilmiştir.

Dav id Pearl’e göre çocuklar, TV’deki zararlı programlardan taklit suretiyle üç çeşit zararlı davranış kazanmaktadır. İlki kötülüğün taklididir. Mesela seyirci cinayetin nasıl işlendiğini, hırsızlık için nelerin gerekli olduğunu öğrenmektedir. Bir genç seyrettiği filmde telefon kutularının nasıl soyulduğunu öğrenir. Hemen arkasından bir telefon kutusunu soymaya kalkar. İkincisi taklitten öte, seyirciyi doğrudan suça iten davranışlardır. Eğer çocuk, daha önceden TV’de gördüğü davranışları taklit etmiş ise bu, yenilerini yapması için teşvik olmaktadır. Üçüncüsü ise çocuğun doğrudan his dünyası ile alâkalıdır. Bunlar kaba kuvvet kullanma gibi davranışların normal bir hareket gibi sayılmasına sebep olurlar.

Çocukların programlardan tesir altında kalarak hangi durumlarda şiddete başvurdukları, uzun çalışmalar sonunda tesbit edilmiştir. Çocuğun TV’de gördüğü şiddete dayalı zararlı bir hareket, bir takım şartlar dahilinde daha kolay ortaya çıkmaktadır. Eğer bu davranış: a) Çocuğun problemini çözücü mahiyette, gayesine ulaşmasında yardımcı oluyor ve belli bir ihtiyacını karşılıyorsa, b) Tenkid edilmiyorsa, c) Toplum tarafından yadırganmıyorsa (Vahşi Batı’yı sergileyen filmlerdeki karakterlerin hoş karşılanması gibi), d) Hayal ürününden çok gerçeğe yakın programlarda geçiyorsa e) Çocuğun yaşadığı çevre ile aynı veya benzer zaman ve zemine sahip bir filmde geçiyorsa, f) Çocuğun karakterine uygunsa, çocuklarda davranış olarak daha çabuk tezahür etmektedir.

Peki çocuklarımızı TV’deki zararlı programları seyretmekten nasıl alıkoymalıyız? Veya seyrettiği programdan zarar görmemesini nasıl temin edebiliriz? Araştırmacılara göre bu hususta başta ebeveyn olmak üzere aile büyüklerine ve öğretmenlere büyük vazifeler düşmektedir.

Evvela çocuğun TV karşısında harcadığı vakit azaltılmalıdır. Her anne baba, çocuğuna hangi çeşit programları seyretmesi gerektiğini öğretebilir. Son zamanlarda yetersiz de olsa bu konuda bir çalışma yapılmış; çocukların TV’yi nasıl seyretmeleri gerektiği, reklamların arkasında hangi gayelerin yattığı, hayal ürünü olan bazı kahramanların, onların duygu ve davranışlarını menfî yönde nasıl etkileyeceği izah edilmiştir. Bu gibi programlan hazırlayanlara düşen vazife, herhalde bu mevzûda gerekli hassasiyeti göstermek olacaktır.

Kaynak:

Chıldhood Agression Violence David H. Croweil. İan M. Evans, C.R.O’Donnel

 

Yunus ÇETİN

SIZINTI DERGİSİ

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 32 takipçiye katılın