Çocuklarımız ve Biz


Çocukluk dönemi, hayatın sonraki dönemlerinde o kadar tesirlidir ki, fark etmesek de duygu, düşünce ve hareketlerimizde bu dönemin yansımaları görülür. Geçmişimiz, iradî veya gayriiradî olarak bizim hâl ve hareketlerimize belli ölçüde tesir eder. Geçmiş yaşantımız; korku, heyecan, hüzün ve mutluluğumuzun nasıl ortaya konulacağına katkıda bulunur. Eğer tecrübelerimiz maddî ve mânevî cihetten müspet ise, bunların günümüze yansıması da müspet olur. Bunun aksine, geçmişimizde stres, sıkıntı ve menfilikler varsa, bunlar günlük hayatımızda olumsuz tecrübeler yaşamamıza yol açabilir.
Yazının devamını oku »

İnsanlık Sevgiye Hasret Gidiyor


Bugün insanlık olarak insanca davranmayı unutmuş gibi bir hâlimiz var. Varlık içindeki farklılığımızı ifade etmekten çok uzak bulunuyoruz. Melekleri imrendirecek o muhteşem donanımımıza rağmen habîs ervahı bile utandıracak işler yapıyoruz. Kinle-nefretle oturup kalkıyor, gayzla köpürüyor ve birbirimize hep intikam hisleriyle bakıyoruz. Sevgi adına sinelerimiz bomboş, düşmanlık sisi-dumanı sarmış bütün duygularımızı ve yıllar var habersiziz muhabbetin o büyülü tesirinden.
Yazının devamını oku »

Hastalıkların tedavisinde Dua’nın rolü


Duanın maddî ve mânevî tesirleri vardır. Duanın maddî tesirleri, insanın genellikle sağlık ve vücudunda kendini gösterir. Modern tıp, ilâç ve tedavinin yanında, hastanın mâneviyatını/moralini kuvvetlendirmeye de önem verir.

Bununla birlikte ilmî çevrelerde, modern tıpta duanın bir tedavi vasıtası olarak kullanılıpkullanılamayacağı tartışılmaktadır. Hastalıklara karşı dua etmek suretiyle Allah’tan şifa dileme, ilk peygamberlerden bu yana süregelen bir inanç ve uygulamadır.

Örneklerini Hz. Peygamber’de (sallallahü aleyhi ve sellem) de gördüğümüz şifa niyetiyle dua etme, sağlam bir geleneğe sahiptir. Öte yandan Batı dünyasında da dua ve telkin yoluyla tedavi yapan kişiler ile mukaddeslik atfedilen yerler vardır.

Hastalarda mânevî ihtiyaç

Her insan, dînî uygulamaları yerine getirsin getirmesin, mânevî bir boyuta sahiptir. Henderson hasta bakımında maksadın, hastayı temel ihtiyaçlarınıkarşılama hususunda bağımsız hâle getirmek olduğunu belirtmiş ve hastanın “inançları doğrultusunda ibadet etme”sini de temel ihtiyaçlar arasında saymıştır. Buna göre hastanın rûhî ihtiyaçlarının belirlenmesi ve giderilmesi, hasta bakımı/hemşirelik sürecinin önemli bir bölümünü oluşturur.

Hemşireler, hastalara mânevî destek sağlamak istiyorlarsa, huzurlu bir çevrenin yanısıra, onların dua etmelerine, dinî kitap okumalarına da imkân sağlamalıdırlar. Ancak yapılan araştırmalar, hemşirelerin mânevî ihtiyaçları karşılamada yetersiz olduklarını göstermektedir.

Dahası, mânevî bakım birçok hemşireyi korkutmaktadır. Benzer şekilde Narayanasamy hemşirelerin, hastalarının mânevî ihtiyaçlarının yeterince farkında olmadığını belirlerken, Oldnall hemşirelerin eğitim sürecinde, hastaların mânevîihtiyaçlarıyla ilgili yeterince bilgilendirilmediklerini, hemşirelik bakım plânını oluşturmada mânevî bakımla ilgili donanımın yetersiz olduğunu vurgulamıştır.

Fish ve Shelly de hemşirelerin, hastalarının Allah’la olan münasebetlerini özel bir konu olarak gördüklerinden, mânevî ihtiyaçlarını karşılamalarına yardım etmede kararsız kaldıklarını iddia etmiştir. Bu sebeple hemşirelerin, mânevî ihtiyaçlarıtanımaları ve değerlendirebilmeleri için kendilerinin eğitime ihtiyacı vardır.

Hakverdioğlu ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada, onkoloji hemşirelerinin % 67’sinin mânevî sağlığın fizikî sağlığa da tesir ettiğine inandıkları ortaya çıkmıştır. Fakat bu hemşirelerin içinde, hastaların dinî vecibelerini yerine getirebilmesi için yardımcı olunması gerektiğini ifade edenlerin oranı ise sadece % 42’dir.

Dua, tedavide tesirli mi?

kullanDuanın iyileşme sürecindeki tesiri, bilim dünyasının en çok tartışılan konularından biridir. Birçok bilim adamı duanın ilmî olarak araştırılamayacağını ileri sürerken, birçok dinî otorite ise, Allah’ın gücünün sorgulanamayacağını söylemektedir. Ancak tartışmalara rağmen bu konudaki araştırmalar devam etmektedir. Yalnızca ABD’de federal hükümet, dua araştırmalarına milyon dolarlık fon ayırmıştır.

Amerika’da yapılan bir araştırmada, deneklerin % 73’ü, ferdî dua etmenin başkalarının hastalıklarının iyileşmesine yardımcı olduğuna inandıklarını söylemiştir.

Byrd ve Targ’ın ayrı ayrı yaptığı çalışmalar, duanınbedenî rahatsızlıklara müspet tesirleri olduğunu göstermiştir. Yine araştırmalar, inanç ve dinî faaliyetlerin, hastalıkların önlenmesi ve tedavi edilmesinde, ağrı, kaygı, endişe ve depresyonun azaltılmasında, hayat kalitesinin geliştirilmesinde ve hayatta karşılaştığımız problemlerle başa çıkmada yararlı olduğunu göstermiştir.

Dinî vecibelerden biri olan duanın kalb, mide ve bağırsakla ilgili hastalıklarda iyileşmeye vesile olabileceği ortaya konmuştur. Dua, zihnî sükûnetin sağlanmasında ve hastalık acılarının azaltılmasında tesirli olabilmektedir. Özellikle İslâmî muhtevaya sahip duaların modern fizikçiler tarafından tavsiye edilmesi dikkat çekicidir.

ABD’de yayımlanan ünlü haber dergisi Newsweek bir sayısında, “Allah ve sağlık: Din iyi bir ilâç mı? Bilim neden inanmaya başlıyor?” başlığı altında dinin hastalıkları iyileştirici tesirini kapak konusu yapmıştır. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına temas edilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıklarını daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığı belirtilmiştir. Newsweek’in anketine göre, insanların % 72’si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadır.

Tedavide başkasının duası

Kişinin kendisine yaptığı dua fayda verebileceği gibi, başkasına yapacağı dua da faydalı olabilir. Şefaat duası adı verilen ve başkası tarafından yapılan duanın San Francisco General Hospital’da Koroner Kalb Bakım Ünitesi’ndeki 393 kalb hastasına nasıl bir tesirde bulunduğu Dr. Byrd tarafından araştırılmıştır. Hastanenin dışında bulunan duacılar, hasta taburcu oluncaya kadar duaya devam etmişlerdir. Dua edilen grubun diğer gruba göre daha az kalb tıkanıklığı gösterdiği, daha az antibiyotik tedavisine ve idrar söktürücüye ihtiyaç duyduğu, daha az zatürreye yakalandığı ve daha az oksijene ihtiyaç duyduğu ortaya konmuştur.

Seul’de (Kore) bir hastanede aşı ile dölleme tedavisi gören 199 kadın üzerinde bir çalışma yapılmıştır. Kadınların yarısına Kanada ve Avustralya’da bulunan Hristiyan dua grupları tarafından dua edilmesi sağlanmıştır. Bu araştırmadan ne kadınların ne de onlara tıbbî destek veren personelin haberi olmadığı gibi hastalara kendileri için dua edildiği de haber verilmemiştir. Neticede dua edilen grupta daha yüksek oranda gebelik gelişmiştir.

Duke Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya anjiyo operasyonu geçiren kalb hastaları katılmış, bunların bir kısmı için gıyaplarında dua edilmiştir. Komplikasyon oranları, dışarıdan dua edilmiş hastalarda, kendilerine dua edilmemiş hastalara göre daha az; hastaneden çıktıktan sonraki altı ay içinde ölüm nispeti de daha düşük çıkmıştır. AIDS hastalarında da kendilerine uzaktan gıyabi dua edilen grupta, ölüm daha az görülmüştür.

Akıl hastalıklarının tedavisinde dua

Dinî ve mânevî çöküntülerin önüne geçilmesinin, ruhî rahatsızlıkların tedavi sürecini hızlandıracağı ve olumlu tesirde bulunacağı yönünde araştırmalar vardır. Bunlardan biri, David ve Susan Larson’un Los Angeles’de 400 hasta üzerinde yaptığı araştırmadır. Buna göre, % 60’ı dua olmak üzere dinî hayatın güçlendirilmesiyle, obsesif-kompulsif (takıntı-saplantı), aşırı hassasiyet, fobik anksiyete (korkuya dayalı endişe), paranoyak düşünceler, psikotik durumlar ve genel hastalık belirtilerinin azaldığı tespit edilmiştir.

Carson ve Huss’un dua ve şizofreni arasındaki münasebeti belirlemek için yaptıkları çalışma, duanın tesirlerini görmek bakımından mânâlıdır. Onlar, 20 kronik şizofren hastaya birer yardımcı vererek iki gruba ayırdı. Grubun biri bakıcılarıyla beraber dua etmeye ve mukaddes kitaplardan okumalar yapmaya gönüllü olurken, diğer grup duasız bir tedavi aldı. On hafta sonrasında dua eden ve edilen grupta duygularını belli etme kabiliyetinde artma, hayatlarındaki değişimler hakkında daha pozitif bir bakış açısı ve bedenî şikâyetlerinde azalmalar gözlendi. Benzer bir çalışmada şizofrenik halüsinasyonlarla başa çıkma ile dinî faaliyetler arasındaki münasebet incelenmiş; dua eden, dinî kitaplardan bölümler okuyan ve dinleyen Suudi hastaların, diğer başa çıkma metodu kullanan İngiliz hastalardan daha mantıklı bir tutum içinde oldukları tespit edilmiştir.

kullan

Duanın ruh sağlığına olumlu katkıda bulunması, duanın samimiyet derecesine de bağlıdır. Duanın, kabul edilme şartlarından birisi olan samimiyetle ve Allah’a yakın olmakla alâkalı olduğunu gösteren önemli bir çalışmada, Allah’a bağlılığı zayıf olan kişilerin sık dua etmesi psikopatolojik belirtileri azaltmazken Allah’a sevgiyle bağlı olan kişilerde sık dua etmenin psikopatolojik belirtileri azalttığı tespit edilmiştir. Bu araştırmalar, Allah’a içtenlikle bağlanan, samimi olarak dua ve ibadet yapan insanların, bedenen ve ruhen daha sağlıklı olduğunu göstermektedir. Daha sık dua edenlerin akıl ve ruh sağlığının daha iyi olduğu başka araştırmalarda da ortaya konmuştur.

Mânevîyatın, ağır ruhî bozukluklarla muzdarip birçok insanın hayatında önemli yeri olduğu, fakat buna rağmen birçok klinisyenin hastalarının dinî durumlarını ihmal ettikleri tespit edilmiştir.

İsviçre ve Quebec’te 221 poliklinik ve 57 klinisyenle din ve mânevîyat üzerine bir değerlendirme yapılmış; hastaların çoğunluğu, dinin, hayatlarında önemli bir yer tuttuğunu belirtmiştir. Klinisyenlerin çoğunun ise, hastalarının dinî yönünden haberdar olmadığı, hattâ hastalar mânevî konularla rahatladıklarını ifade etseler bile ilgilenmedikleri ortaya çıkmıştır.

Kronik ve cerrahî hastalıkların tedavisinde dua

Yüksek tansiyon: Geleneksel veya mânevî inanç ve faaliyetlerin hipertansiyonla münasebeti, klinik deneylerle tespit edilmeye çalışılmıştır. Duanın kan basıncının normalleşmesini sağladığına ve ağrıyı azalttığına dâir çalışmaların olduğu ifade edilmektedir. Meselâ, Brown’ın araştırması, duanın hipertansiyon tedavisindeki olumlu katkısına dikkat çekmektedir. Benzer şekilde dua ile kas geriliminin de azaldığı tespit edilmiştir.

Kanser hastaları: Kanser hastalarının iyileşmesinde önemli bir unsur olarak görülen moral ve motivasyon, hastanın inancı ve dindar çevresi tarafından sağlanabilir. Buna göre, iyimser duygulara sahip olan hasta, depresyondan ve stresten uzak duracak, böylece hastalığın iyileşme hızı da artacaktır. Son dönemde, 162 AIDS ve kanser hastası ile yapılan bir araştırmada mânevî ihtiyaçlarının farkında olan ve dinî vecibelerini düzenli olarak yerine getirenlerde, daha az depresyon belirtisi görülmüştür. Bir başka araştırmada da dua edenlerde kanserin tesirlerinin azalabileceği gözlenmiştir.

Ameliyat sonu iyileşme: Dindarların cerrahî müdahalelerden sonra iyileşme nispeti, dindar olmayanlara göre daha fazladır. Kalbinden cerrahî operasyon geçiren yaşlı erkek hastalar üzerinde yapılan bir çalışmada, dinî vazifelerini düzenli yerine getirenlerde, getirmeyenlere göre ameliyat sonrası hastanede kalma süresinin % 20 daha az olduğu, başka bir çalışmada da, kalça kırığı operasyonu sonrası, ibadethaneye düzenli devam eden kadınların, etmeyenlere nispetle daha kısa sürede ayağa kalktıkları ve daha az depresyon yaşadıkları bulunmuştur.

Ülkemizde Kılıç’ın araştırmasında, hastaların endişelerinin giderilmesi için hemşireden yardım istedikleri, buna göre hemşirelerin bakım verirken mânevî yönü dikkate almaları gerektiği vurgulanmıştır.

Kalb hastaları: Anjiyoplasti operasyonu boyunca kendileri için dua edilen hastaların daha az komplikasyon geçirdikleri, altı ay içinde ölüm nispetinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Kansas St. Luke’s Hastanesi’nde beş din adamınca, hastanede tedavi gören 990 kalb hastasının 466’sına dua edilmiş, kendileri için dua edilen hastaların dua edilmeyenlere nazaran % 11 nispetinde daha çabuk iyileştiği ve rahatsızlık belirtilerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Hastalar kendilerine dua edildiğini bilmiyordu ve dua edenler de hastaları tanımıyordu ve hiç karşılaşmadılar. Bu netice, gıyabi duanın standart tıbbî bakım için tesirli bir yardımcı unsur olabileceğini düşündürmektedir.

41 Yıl boyunca koroner bakım ünitesine başvuran 393 Yahudi-Hristiyan hastanın 192’sine gıyaben dua edildi, 201’ine ise edilmedi. Hastanede iken dua edilen grupta hastalığın seyri çok daha hafifti. Dua edilmeyen grupta ise, dua edilenlere göre daha sık solunum desteği, daha çok antibiyotik ve diüretik (idrar söktürücü) ilâç gerekli oldu. Bu veriler de, koroner bakım ünitesine başvuran hastalarda duanın iyileştirici rolünü ortaya koymaktadır.

Engelli hastalar: Johnstone ve arkadaşlarının bir araştırmasında engeli/sakatlığı olanlar için de, problemleriyle baş etmede dinî duygu ve mânevîyatın çok önemli bir faktör olduğu ortaya konmuştur. Neticede, rehabilitasyon profesyonelliği ile ilgili olarak dinî başa çıkma stratejilerinin geliştirilmesi, dinî konularla ilgili rehabilitasyon uzmanı yetiştirilmesi gibi pratik teklifler sıralanmıştır.

Migren: Mânevî telkin yapılan migren hastalarında diğerlerine göre iki aylık müdahale ve takip boyunca hem migren baş ağrısı, anksiyete ve depresyon sıklığının daha fazla azaldığı, hem de ağrıya toleransın daha fazla arttığı gösterilmiştir.

Netice

Tıp dünyasında yapılan objektif araştırmalar, duanın insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerinde birtakım pozitif değişiklikler meydana getirdiğini göstermektedir.

Ayrıca duanın hiçbir olumsuz yan tesiri de yoktur.

Araştırmaların hiçbirinde dua edilen grup, edilmeyenlerden daha kötü netice göstermemiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, hastalık, sağlık gibi insanların tamamen söz sahibi olamadığı ve çoğumuzun alın yazısı olarak tabir ettiği durumlarda dua edilmesinin, Yüce Allah’ın izniyle bazı müspet değişmelere vesile olabilmesidir.

İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu tesiri ve tedavi sürecini hızlandırması doktorların da dikkatlerini çeken ve tavsiye ettikleri bir konudur.

 

Yavuz ŞAHİN

Yavuz Sultan Selim


Yavuz Sultan Selim; kudreti¸ imanı¸ cesareti ve mefkûresi ile Osmanlı padişahları arasında müstesna bir yere sahiptir. O, Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu, İslâm halifelerinin ise, yetmiş dördüncüsüdür. Babası, Sultan İkinci Bayezid, annesi Dulkadirli ailesinden Aişe Hatun’dur. 1470 yılında Amasya’da doğmuştur. 

Tam adı Selim-Şah olan Yavuz Sultan Selim, şehzadeliğinde, devrin âlimlerinden mükemmel bir tah-sil ve terbiye aldı. Küçük yaştan itibaren Kur’ân-ı Kerîm, tefsir, hadîs ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Arapça ve Farsçayı mükemmel bir şekilde konuşurdu. Sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, erken yaşlarda Trabzon’a gönderildi ve burada otuz yıl kadar valilik yaptı.

24 Nisan 1512 tarihinde Osmanlı sultanı ilân edildi. Babasından devraldığı 2.373.000 kilometre karelik ülke topraklarını, 6.557.000 kilometre kareye çıkardı. Altı yüz yirmi yıl yaşayan Osmanlı’yı Yavuz Sultan Selim Han sadece sekiz yıl idare etmiştir. O, bu kısa sürede -Allah’ın inayetiyle- insan zihnini zorlayacak muazzam başarılar elde etmiştir. Gerçekten tarih araştırmacıları, Yavuz Sultan Selim Han’ın millî tarihimize kazandırdığı maddî ve manevî başarıları îzahta zorlanmaktadır.

Yavuz Sultan Selim, çok çevik ve zekiydi; ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda ma-haretliydi. Ata çok iyi biner, devrin en meşhur silâhşorlarını alt edecek kadar iyi kılıç kullanırdı. Karakterinin sağlamlığından dolayı halkın ‘Yavuz’ dediği Selim-Şah, zevk ve safadan uzak bir insandı. Her zaman devlet işleriyle uğraşırdı. Nadiren Harem’e giderdi. Harpten hoşlanmakla beraber, çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazı bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün, tek çeşit ye-mek yerdi. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkâr ha-zineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, şöyle vasiyet etti: “Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi hâlde Hazine–i Hümayun benim mührümle mühürlensin.” Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi.

Yavuz, büyük bir tevazu sahibi idi. Bir cuma namazı için Şam Ümeyye Camii’ndeydi. Şam valisi, hükümdarın namaz kılacağı yere yeşil atlastan seccade serdirmişti. Yavuz, bu seccadeleri görünce hiddetlene-rek: “Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir.” diyerek, seccadelerin kaldırılmasını emretti. İmam hutbenin mukaddimesinde Yavuz’u kastederek: “Hâkimü’l-Harameyni’ş-Şerifeyn” (Mek­ke ve Me­dine’nin hükümdarı) dedi. Bu sözleri duyan Yavuz, oturduğu yerden kalkarak: “İmam efendi! Okuduğunuz hutbedeki hâkimü’l-Harameyn lâfzını, hâdimü’l-Harameyn olarak değiştir. Zîrâ ben, hakimü’l-Harameyn değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim.” dedi. Yavuz Sultan Selîm, Muhyiddîn Arabî Hazretleri adına Şam’da bir câmi, türbe ve imâret yaptırdı.

Yavuz Sultan Selim ilim adamlarını himaye ederdi. Onun sevdiği âlimlerden biri de, İbn-i Kemal’dir. Mı-sır dönüşü yolculuk sırasında bir ara İbn–i Kemâl’in atının ayağından sıçrayan çamurlar, Yavuz Sultan Selîm Han’ın kaftanını kirletmişti. Bunun üzerine İbn–i Kemâl mahcup bir şekilde, atını geriye çekti ve ne yapacağını şaşırdı. Yavuz Sultan Selim Han ona dönerek: “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür, şereftir. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftan, ben vefat ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün.” dedi. Bu vasiyet, vefatından sonra yerine getirildi. Bu hâdiseyi hatırlatan o kaftan, şimdi de Yavuz Sultan Selim Han’ın kabri üzerinde, bir camekân içinde, bir hatıra olarak saklanmaktadır.

Yavuz Sultan Selim’in azim ve kararlılığı, Mısır Seferi’nde tam mânâsı ile kendini göstermiştir. Sina gibi uzun zamandan beri kimsenin geçmeye cesaret edemediği kuraklık ve kum fırtınaları ile meşhur bir çölü geçmeye azmetmişti. Bazı vezirler, zaman zaman padişaha bu çölü geçmenin imkânsızlığını anlatmaya çalışıyordu. Yavuz Sultan Selim ise her defasında kararlılığını vurguluyor: “Biz meşru bir hedefe, meşru vasıtalarla yürüyoruz; önderimiz Peygamberimiz’dir (sallallahü aleyhi ve sellem), işaret ondan gelmiştir! Çöl inşallah geçilecektir, başka lâf duymak istemezuz!” diyordu.

Devlet adamları ve süvariler ata binmiş hâlde çölde ilerlerken, Sultan Selim Han bir ara atından iner. Sultanın atından inmesiyle bütün devlet adamları ve süvâriler de atlarından iner. Başta Sul-tan Selim Han olmak üzere bütün ordu kurak ve çorak Sina Çölü’nde yürümektedir. Ordu bîtap bir hâle gelir. Fakat Sultan Selim Han, büyük bir edeb ve huşu içinde yürümektedir. Sebebi sorulunca; bütün heybet ve azametinden sıyrılıp, sakin ve edeple şunları söyler: “Önümüzde, Fahri Kâinat Resûlullah Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) yürümekteyken at üstünde gitmekten hayâ ederim.”

Peygamber sevgisi
Babadan oğula bir miras gibi geçen peygamber sevgisi, Yavuz Sultan Selim döneminde yeni bir boyut kazanmıştır. Yavuz aşağıdaki şiiriyle, Allah Resûlü’ne (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı olan hür-met ve muhabbetini ne güzel ifâde eder:

“Kimse Sensiz bulamaz Hakk’a vüsûl
Feyz-i lutfunla olur merd-i kabûl
“Rahmeten li’l-âlemîn”sin yâ Resûl
El-meded ey ma’den-i nûr-i Hudâ
Ey kerem kânı Resûl-i Kibriyâ
Kemterindir bu Selîm-i pür-hatâ
Dergehinden ilticâ eyler atâ
El-meded vey ma’den-i nûr-i Hudâ”

İşte bu büyük muhabbet ve hürmetin bir bereketidir ki, Yavuz ve ordusu, girmiş oldukları tehlikeli Sina Çölü’nü, bir bulutun altında, Allah Resûlü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) rûhâniyetleri ile on üç günde geçti; Mısır’ı fethetti.

Yavuz Sultan Selim’in şu sözleri Hazret-i Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) olan muhabbeti-nin samimi bir tezâhürüdür: “Paşa! Mekke ve Medîne pâdişâhlığı Server-i Kâinât’ın evlâd-ı kirâmı elindedir. Ben o memleketi asker ile varıp almadım. Onlar, kendi kemâlât, hüsn-i edeb ve ihsânlarından dolayı İslâm birliği yolunda bana itâat eylediler. Bu izzetin mükâfatı üzerime vâcibdir. Hakk Teâlâ’ya gece gündüz şükrederim ki, o mübârek beldelerde okunan hutbelerde ismim yâd olunur. Bu seâdeti cihan pâdişâhlığına değişmem! Bu itibarla Harameyni’ş-Şerîfeyn’in halkına ne lâzımsa esirgemeyesin! Ve sakın ola o iki mübârek beldenin umûruna müdâkhale etmeyesin!”

620 yıl boyunca kıtaları ve devletleri yönetme ve huzur içinde yaşatma kudretini gösteren bir devlet geleneğini, elbette ayakta tutan birtakım mânevî dinamikler vardı. Osmanlı Devleti’nin mânevî dinamiklerinin başında hiç şüphesiz “İ’lâ-yı Kelimetullah” denen kudsî mefkûre gelmekteydi. Onlar için kıtaları fethetmek demek, Allah’ın adının her yere ulaştırılması ve gönüllerin İslâm’a ısındırılması demekti. Yavuz Selim Han bütün hayatını bu mefkûre ekseninde yaşamıştır. Tahta davet edilip İstanbul’a geldiğinde, Yeniçeri Ocağı’nın ileri gelenlerine ve devlet ricâline yaptığı konuşması, gönlündeki gerçek niyeti, fedâkârlık ve çileye tâlib oluşu ne güzel aksettirir: “Ben pâdişâh olursam, İslâm birliği yolunda ciddiyetle yürüyeceğim; hattâ Mevlâ ruhsat verirse, Hind ve Tûran’a gideceğim ve Doğu’da da Batı’da da i’lâ-yı kelimetullâha çalışacağım. Zâlimlere, evlâdım olsa dahî merhamet etmeyeceğim. Zamanımda ahâlîye tasallut edilmeyecektir. İşte benim hâlim!.. Biraderim ise, rahatı sever ve yumuşak bir tabiatı vardır. Eğer seferden korkmaz ve çileye tâlib olursanız, bana bey’at ediniz! Aksi hâlde sultanlık için kardeşim Şehzâde Ahmed’i tercîh ediniz ki, onun zamanında rahat ve safânızla meşgul olursunuz!..”

Yavuz, 22 Eylül 1520`de aslan pençesi denen bir çıban yüzünden, henüz 50 yaşında vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin–i Şerîf okuyordu. Kanunî Sultan Süleyman, Fatih Camii`nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camiî avlusundaki türbeye defnettirdi.

Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethedip İslâm âleminin tek temsilcisi ve yeryüzünün halifesi olması, bu büyük zafer dönüşünde, onu tanımayanlarca, halkın nümâyişleri içinde ve zafer takları altından geçeceği beklenirken, Üsküdar’a kadar gelip geceyi orada geçirmesini ve henüz İstanbul halkının uyanmadığı bir saatte, sessizce “pay-i taht”a girmesini, İslâmî ruh ve manâ dışında başka neyle izah edebiliriz? 

Kaynaklar
– İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi¸ Cilt 2- Ank., 1995.
– Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi¸ Cilt 2- İst., 1999.
– Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı yay., İst., 1999.
– Yavuz Bahaduroğlu, Yavuz Sultan Selim, Nesil yay., İst., 2005.

 

Cavid KASIMLI

Hakk’a Adanmış Ruhlar


Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O’nu sevip O’nun tarafından sevilme idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır.

 

Onların hesap ve planlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah… gibi hususların hiçbir kıymeti yoktur; asla değer ifade etmezler ve ölçü de kabul edilemezler.

Adanmışın mefkûre kıymeti, dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe –o, garazsız-ivazsız Allah’ın hoşnutluğudur– kilitlenmiş böyle birine yörünge değiştirtmek çok zor, başka bir bedele bağlamak ise âdeta imkânsızdır.

 

Aslında o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkîye müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp başka bir şey olması ya da yükselip başka bir hâl alması –mefkûresinin üstünde herhangi bir yükseklik tanımadığı için– mümkün değildir.

O, kendini tamamen, insanlara Hakk’ı sevdirme ve Hak tarafından da sevilme gayesini gerçekleştirmeye adadığı ve hayatını da başkalarını yaşatmaya bağladığı, gelip geçici beklentilerden sıyrılıp bir mânâda hedefini daraltarak kıymetlendirdiği ve dağınıklıktan kurtulup tevhid-i kıbleye muvaffak olduğundan ötürü, toplum içinde “onlar” ve “biz”, “ötekiler” ve “bizimkiler”… gibi bölücü, parçalayıcı ve kavgaya sürükleyici mülâhazaların tamamen dışındadır ve kimseyle açık-kapalı herhangi bir problemi yoktur.
Problemi olması bir yana o, hep çevresine yararlı olma mülâhazalarıyla oturup-kalkmakta, içinde bulunduğu toplumla sürtüşmemeye fevkalâde ihtimam göstermekte, toplum içinde görüp sezdiği arızalar karşısında da bir savaşçı gibi değil de, bir mürşit gibi davranarak, fertleri fazilete, yüce ahlâka yönlendirme istikametinde aktiviteler ortaya koymakta ve elden geldiğince, siyasî nüfuzdan ve ne suretle olursa olsun hâkim olma, idare etme düşüncesinden uzak durmaktadır.

Bilgi, bilginin değerlendirilmesi, sağlam bir ahlâkî telâkki ve bunun, hayatın her alanına hâkim kılınması, imanlı fazilet ve onun vazgeçilmezliği… gibi hususlar, adanmış ruhların en önemli derinliklerini teşkil eder.

Onlar, yarınları ve hususiyle de ahiretleri adına bir şey vaad etmeyen nam u nişan, çıkar eksenli soğuk propaganda ve şov türü tavır ve davranışlardan sürekli uzak durur; ufuklarının enginliği ölçüsünde her zaman bilgi ve düşüncelerini temsille mânâlandırarak, kendilerini merakla takip ve taklit edenleri yüksek insanî değerlere yönlendirme hesabına ölesiye bir gayret sergilerler.
Bunu yaparken de, kendilerine herhangi bir pay çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez ve yılandan-çıyandan kaçtıkları gibi şahsî menfaat ve çıkarlardan uzak durmaya çalışırlar. Zaten onların iç zenginlikleri de, bu türden reklâma, ağız kalabalığına, vitrinciliğe ihtiyaç bırakmayacak ölçüde “ilel-merkez” bir güce sahiptir. Ayrıca onların ruhlarından sızıp dışa vuran o şeker şerbet davranışları da, ağızlarının tadını bilen herkesi büyüleyip arkalarından koşturacak mahiyettedir.

Bu itibarla da onlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini yükseltme adına reklâma, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda asla hırs göstermezler. Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, ruhî hayat seviyesine ulaşmaya çalışır ve bu konudaki aktivitelerini de ihlâsa bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmeyi düşünürler. Tabir-i diğerle bunlar, bütün faaliyetleriyle Allah rızasını hedefler ve ölesiye bir gayretle bu yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır durur ve o peygamberâne azimlerini dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi hususlarla asla kirletmezler.

Günümüzde, doğrudan doğruya, iman, İslâm ve Kur’ân tenkide tâbi tutulup sorgulandığı için, himmetlerin bütünüyle bu taarruz noktalarına teksif edilmesine, fertlerin, İslâmî duygu ve düşünce açısından takviye edilmesine, kitlelerin de hedefsizlikten kurtarılarak yüksek mefkûrelerle irtibatlandırılmalarına ihtiyaç var.

Fertleri her türlü arayıştan vâreste kılacak böyle bir ihtiyacın karşılanması ise, ancak ve ancak imanın kendi renk, kendi desen ve kendi şivesiyle yeniden gönüllerde canlanmasına bağlıdır. İsterseniz siz buna, insanların yeniden kalbî ve ruhî hayata yönlendirilmesi de diyebilirsiniz.

 

Bazılarının her şeyi, içtimaî yapının değiştirilip dönüştürülmesine, dönüştürülüp yeni kalıplara ifrağ edilmesine bağladığı bir dönemde, böyle bir yaklaşım fevkalâde önemlidir. Zîrâ, diğer mülâhazada muhtemel bir kısım vuruşmaların, sürtüşmelerin, ayrışmaların bahis mevzuu olmasına karşılık, böyle bir yönelişte her zaman, anlaşmalar, uzlaşmalar ve dayanışmalar söz konusudur.

Hak rızasına adanmış ruhlar, böyle bir tevhid-i kıble mülâhazasından ötürü aklî ve mantıkî hayatları adına herhangi bir boşluk yaşamazlar. Aksine onlar, her zaman mantık, muhakeme ve ilimlere karşı açık durur ve bunu da gerçek imanın gereği bilirler.

 

Ne var ki, bunların dünyevî tutkuları ve cismanî arzuları –herkesin istidadına göre– Hakk’a yakın durmalarının enginliğinde ve bir okyanus mahiyetindeki tevhidî mülâhazalarının derinliğinde tamamen eriyip gittiğinden, onların bu isteklerinin yerini, farklı bir desen ve şiveyle Hak hoşnutluğundan kaynaklanan bir zevk-i ruhanî almıştır. Bu itibarla da, Hak rızasına adanmış ruhlar, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerinde meleklerle fizik ötesi bir havayı solukladıkları aynı anda, dünyalılarla da örfâneler teşkil ederek hasbıhâlde bulunabilir ve dünyevîliğin meşru bütün gereklerini yerine getirebilirler. Bu açıdan da onlar, hem dünyevî hem de uhrevî sayılırlar.
Dünyevîlikleri, sebepler dairesinde bulunmalarından ve sebeplere riayet etme sorumluluğundan; uhrevîlikleri de her meseleyi kalbî ve ruhî hayatlarına göre değerlendirmelerindendir. Kalbî ve ruhî hayatın belli ölçüde dünyevîliği tahdîdi, tamamen bir terk mânâsına gelmediği için, onların dünyadan bütün bütün kopmaları da söz konusu olmasa gerek. Dünyadan kopmaları bir yana, onlar, her zaman dünyanın tam göbeğinde durur ve ona hükmederler; ama bu duruş hiçbir zaman dünya için ve dünya adına bir duruş değildir. Aksine bu duruş, Allah adına esbaba riayet ve her şeyi ötelere bağlama hesabına bir duruştur.

Esasen, bedeni kendi çerçevesinde, ruhu da kendi ufkunda tutmanın; ya da hayatı, kalb ve ruh hâkimiyetine bağlı götürmenin yolu da bu olsa gerek. Sınırlı beden hayatının çerçevesi cismaniyetin darlığı ölçüsünde, aksine her zaman sonsuza açık bulunan ruhî hayatın ufku da nâmütenâhîliklere müteveccih olmalıdır. İşte insan, bu seviyedeki hayat ufku itibarıyla eğer hep müteâl düşüncelerle oturur kalkar; hayatını onu bahşedene bağlı götürür, yaşatmayı yaşamanın en önemli derinliği sayar ve hep zirveleri kollarsa, ister istemez müteâl bir programın uygulayıcısı hâline gelir; dolayısıyla da, belli çerçevede şahsî hazlarını ve zevklerini sınırlandırmış olur.

Şüphesiz, hayatı bu ölçüde bir derinliğe bağlı götürmek oldukça zordur; ama bu zor iş, kendini Allah’a adamış, O’nu tanıtıp sevdirmeyi hayatının gayesi hâline getirmiş; sabah-akşam bir eli insanların kalb kapılarında, diğer eli de Hakk’ın kapısının tokmağında hiç bitmeyen bir mekik hareketiyle gelip gidip herkesi Hak’la buluşturmaya çalışan ruhlar için gayet kolaydır.

Aslında, her zaman sinesinde Yaradan’a imanın sıcaklığını duyan, bazen haşyet, bazen de muhabbetle çevresine gönlünün dilinden bir şeyler anlatmaya çalışan biri için, hiçbir meselede zorluk söz konusu olamaz. Böyle bir gönül eri daha baştan, O’na tahsis-i nazar edip sırf O’nu düşünmesine, O’nunla münasebete geçme yolları araştırmasına, her vesileyi O’na ulaşma istikametinde değerlendirmesine mukabil, Allah da ona, özel teveccühte bulunur, onun, nezd-i ulûhiyetindeki konumunu nazara vererek, herkesin ona saygılı olması gerektiğini hatırlatır ve arzî küçük bir vefayı, semavî vefanın kat katıyla mükâfatlandırır.

 

İşte o semavî iltifattan tek damlaya sıkıştırılmış koca bir derya: “Sabah-akşam Rabbilerine, sırf O’nun cemal ve rızasına müştak niyaz edip duranları sakın yanından uzaklaştırma! Ne Sen onlardan ne de onlar Senden sorumlu değilsiniz…”1 Burada Allah’ın, Peygamberini ikaz edip “kovma!” dediği bu kimseler, Resûlullah meclisinin müdavimleri ve kendilerini Hak hoşnutluğunu tahsile adamış ruhlardan başkaları değildi.

Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet, bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gayesi hâline getirmesi ölçüsünde iltifat görür, takdir alır ve gökler ötesi âlemlerin muhâvere mevzuu olur. Böyle birinin bu dünyadaki her samimî düşünce, söz ve davranışı, ötede, “talihin gülen yüzü” diyebileceğimiz ışıktan bir atmosfere dönüşerek, kaderinin tebessümler yağdıran sahifeleri hâline gelecektir. Yelkenlerini ak bahtının rüzgârlarıyla doldurmuş işte böyle bir talihli, O’na tahsis-i nazar etmesi ölçüsünde yüzer hususî teveccüh esintileriyle ve hiçbir şeye takılmadan hep O’na doğru. Böyleleriyle alâkalı Kur’ân’ın ortaya koyduğu resim temâşâya değer bir resimdir:
“Onlar öyle bahtiyar yiğitlerdir ki, ne ticaret, ne alış veriş alıkoymaz onları Hakk’ı anmaktan, namaz kılıp zekât vermekten.. (Nasıl alıkor ki) onlar, kalb ve gözlerinin dehşetle hâlden hâle gireceği bir (müthiş) günün endişesiyle hep korkar dururlar. Allah da onlara, bu hâllerine karşılık mükâfatların en güzelini verir ve dilediğine (fazlından) daha da fazlasını lütfeder.”2

Omuzlarından bütün gam ve keder yüklerini atmış ve Hakk’a teslimiyetle bütün sıkıntılardan kurtulmuş bu kabîl âzâd gönüllerin, artık arayıp bulacakları hiçbir şey kalmamıştır; zira kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların mazhariyetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safâlar bulaşık masalar üzerinde boş kâselerden farksızdır.

Onların gönül dünyalarında tüllenen güzellikler karşısında, dünya ve içindekiler yalancı bir masaldan ibarettir. Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez. İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan beka yörüngeli ruhlar, ebedî maiyyet vaadetmeyen her şeye bir iptal çizgisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler gönül koridorlarıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine.. takılmazlar dünyaya ve dünyevîliklere…

Dipnotlar
1. En’âm sûresi, 6/52.
2. Nûr sûresi, 24/37-38.

İnsanı İnsan Yapan Cevher: Ruh



İnsan beyni üzerine araştırma ve vurguların giderek daha fazla yapıldığı bir çağdayız. Moleküler biyoloji ve genetikteki başarılar çığır açıyor. Fakat biyoloji, nöroloji ve psikoloji insanı bir bütün olarak izah etmekte yetersiz kalıyor, tatmin etmiyor. “İnsanın duygu, düşünce ve davranışları beyninden kaynaklanmaktadır” şeklinde bir ifade, insan hakikati karşısında gülünç kaçıyor.

Ağız alışkanlığıyla “ruh” diyenlerin, konu ciddi şekilde ele alındığında, “insanın ruhu olabilir ama aslında o beyninin eseridir; beyniyle hissetmekte, düşünmekte, yapmaktadır” demesi, ruha şuur, akıl ve iradesi olmayan, ne fonksiyon gördüğü bilinmeyen bir aksesuar rolü biçmesi havada kalıyor. Acaba, bu konu üzerinde durma ihtiyacı duymayacak kadar pozitivistçe düşünme alışkanlığından dolayı mı bu kadar rahat hüküm veriliyor, yoksa, ruh kavramının, kabul görür görmez yeni kapılar açacak olması mı rahatsız ediyor?

Yeryüzünde insanın tarihini ve ifade ettiği mânâyı onun beyni ve bedeniyle izah etmek (hem araştıran, hem de araştırılan olarak) insana kâfi gelir mi? İnsanın ortaya koyduğu duygu, düşünce, söz, müzik, mimarî, ilim, bilim, teknoloji eserleri ve mücerret düşünce derinliği onun beynine verilebilir mi? Beynimizin işlemesi, elimizi sokamadığımız kafatası içindeki biyokimyevî süreçlere bağlı ise, şuur, akıl, kalb ve irademiz nerededir?

İnsanı, hissetmesi, düşünmesi, konuşması, sevgi, şefkat, fedakârlık ve sabır göstermesiyle, emelleri, idealleri, rüyalarıyla, siniri, öfkesi, nefretiyle bir bütün olarak izah etmek için adres sadedinde insan beynini göstermenin yetersiz kalması ve insanı tatmin edememesi problemi pozitif bilimin sınırları içinde bir cevap bulacak gibi gözükmüyor.

Çünkü insan, mânâsı çok ağır basan bir bütün. İnsan sadece akıldan müteşekkil bir varlık değil ki modern bilimin izah çabaları onu tatmin etsin. Kaldı ki ne akla bir tarif getirilebilmiş, ne de bu mesele akıl ile çözülebilmiş. Kalbi kırık, ağlayan bir insanın duyguları (dünyanın bütün dillerinde karşılığı olan kalbin kırılması biyoloji ile nasıl izah edilir?!..), kendisini öldürmek için üzerine gelen düşmanını önce altedip sonra affetme ahlâkını gösteren bir insanın his dünyası ve affetme sebebi beyindeki biyokimya ile açıklanabilir mi?!..

Bilim camiasının en azından insanı araştırırken pozitivist yaklaşımı terketmesi gerekir. Bilimi fizik-ötesine kapalı bir faaliyet olarak yapanların “sadece madde ile açıklanamayan” insan sözkonusu olduğunda, “pozitif bilim insanı tam olarak izah edemez” şeklinde bir görüş ortaya koyması beklenir.

Ruhuh Varlığını Hissetme…

Bu dünyada insanlar birbirlerini bedenleri üzerinden görürler. Belli ölçüde tanımak için de sözlere, beden diline ve davranışlara dikkat eder, duyguları, düşünceleri, niyetleri anlamaya çalışır, zamana ihtiyaç duyarlar. Burada insanı tanımak, onun bedeninin üst kısmındaki kafatası içinde, iradesi dışında reaksiyonların cereyan ettiği beynin biyokimyasını çözmek olamaz o hâlde.

“Şu veya bu insanın nasıl birisi olduğu” sorusuyla, aslında onun mizaç, kişilik ve en önemlisi karakterinin (ahlâkının) nasıl olduğu, ruhunun (veya burada nefsinin) nasıl, ne kadar terbiye gördüğü sorulmuş olur ki, bunlar insanın beden-ötesi durumlarıdır. Mizaç, karakter ve kişilik her ruhun dünya hayatında kazandığı hususiyetlerdir. Mizaç irade dışı oluşur (ne kadarı doğuştan gelir, ne kadarı bebeklikte ve çocuklukta kazanılır, bilemeyiz, fakat buluğ çağı öncesinde mizaç belirginleşir), karakter ve bir ölçüde kişilik ise iradîdir, bu yüzden kişi bunlardan mes’uldür. Bunlar belli bir nisbette cevre şartlarının tesiriyle şekillense de, son sözü yine de akıl ve irade söyler.

Bedenimiz, iradî hususlarda ruh tarafından idare edilir. Yaratıcımız gayr-i iradî hususlarda bedenin işleyişini, meselâ sürekli çalışması gereken organların idaresini ruha bırakmamıştır. Meselâ, hayatın devamı için sürekli çalışması gereken kalb, akciğer, böbrek vs irade dışında işler ve biz fıtrata aykırı hareket etmedikçe, bunlar İlahî Rahmet eseri olarak yorulmaz.

Mide ve bağırsaklar ise yarı-iradî çalışır. Biz gayr-i iradî olarak acıkır ama irademizle (ruhumuzla veya nefsimizle) yeriz. Yeme işlemiyle birlikte mide ve bağırsak sistemi, irademizi ne ölçüde kullandığımıza bağlı olarak çalışır, irademizle fıtrî ölçüyü aştığımız durumlarda da yorulur. El, kol ve ayağımızı şuurumuz uyanık iken tamamen irademizle kullanırız, ve onlar da bizim kararımıza göre yorulur. Çalışırlarken irademizin erişemeyeceği hücre ve doku gibi küçük âlemleri ise, O, rahmetiyle çalıştırır.

İnsan uyanık (şuur hâlinde) iken, ruhun uzuvları olan şuur, akıl, nefis, kalb ve vicdan sürekli faal ve birbirleriyle etkileşim hâlindedir. Ruhun irtibatlı olduğu beyin üzerinde görülen bu durum eğer yoğun yaşanırsa, zihnimizin yorulduğunu, kafamızın durduğunu, başımızın ağrıdığını söyleriz. Bu faaliyetin tesiri vücudun geri kalan kısmına iradî söz ve davranışlar ile gayr-i iradî fizyolojik hâdiseler şeklinde beyin istasyonu üzerinden yansır (meselâ hepsi birer şuurlu algılama neticesinde ortaya çıkan üzüntü, sevinç, korku, tereddüt gibi durumlarda kalb çarpıntısı, yüksek tansiyon, midenin asit salgılaması, boğaz ve dudakların kuruması, iştahın kaçması vs).

İradenin en fazla kullanıldığı akıl ve vicdanın nefisle mücadelesi ve sabır gösterme gibi durumlarda, ayrıca derin üzüntü veya ümitsizlik duyma gibi his dünyasına tesir eden hâllerde, sinir sistemi ve hormonlar üzerinde kalıcı tesirler görülebilir (kalb, tansiyon, mide rahatsızlıkları, şeker hastalığı vs).

Uyanık iken büyük ölçüde ruha bağlı olarak faaliyette bulunan beden yorulur ve dinlenmesi gerekir. Beyin bedenden gelen uyarıları ruha bildirir. Ruh kaydı altında olduğu bedenin dinlenmesi için (aklî, kalbî veya nefsanî) kendince bir yol tercih eder. Bedeni oturtur, yatırır, uyutur veya dikkatini başka bir yana çeker vs.

Memeliler, kuşlar ve balıklardaki tabiî dinlenme biçimi olarak tarif edilen uyku tıbben, insanlarda tam bir şuursuzluk olarak değil, kişinin kolaylıkla uyandırılabildiği, beynin yenilenme süreci olarak kabul ediliyor. Uyurken çekilen EEG ve MR’dan, özellikle rüyada beynin kan akımının ve metabolizmasının, uyanık hâldekine göre daha yüksek olduğu görülüyor. Bir madde olarak beyinde şuur, akıl, vicdan ve irade bulunmadığına göre, beyindeki bu aktiviteler, ruhun beden kaydından bir nebze kurtulduğu için artmış olan faaliyetlerinin rüya şeklinde bu ekrana yansımasından kaynaklanmaktadır aslında. Beden uyurken bile ruh şuurlu, yani uyanıktır,1 ve rüya da, akıl, kalb ve vicdanın mevcut olduğu ruhî bir hâdisedir.

Ruh için zaman ve mekân kaydı sözkonusu olmadığına göre, kendisine misal âleminden tabloların gösterildiği söylenebilir. Uyku esnasında bedenin ve beş duyunun faaliyeti en aza indiği ve beyin ruh ile beden arasında köprü olamadığı için, ruh beden üzerinde irade kullanamaz, ona birşey yaptıramaz (uyur-gezerlikte şuur ve irade yoktur, insanî değil hayvanî -bir bakıma mekanik- ruhun bedeni harekete geçirmesidir). Uykuda gayr-ı iradî fizyolojik ve hayatî süreçlerle ilgili beyin-beden münasebeti ise devam eder.

Uyanmak da sadece fizyolojik bir hâdise değildir; ruh ile beyin arasındaki irtibatın tam olarak kopmadığı uykudan ruh-beyin münasebetinin tekrar sağlandığı şuur hâline dönüştür. Uyuyan birini, seslenerek veya koluna omzuna dokunarak uyandırmak istediğimizde, o kişi, (ruhî) hassasiyetine, dolayısıyla uykuya dalmışlık derecesine bağlı olarak bir zaman sonra uyanır. Dışarıdan bir uyaran olmadığı takdirde kişi genellikle fizyolojik bir ihtiyaç, bir ağrı, acı vs sonucunda veya yeterince uyumuş ve dinlenmiş olarak uyanır.

Bedenin yeterince dinlenmesini ancak ruhun baskısı engelleyebilir. Meselâ uyanmasına yardımcı olacak bir saat vs yoksa ve belli bir saatte kalkması gerekiyorsa, vaktinde uyanamama endişesiyle ve kendi kendine telkinde bulunarak uyur. Ruhu da onu o vakitte uyandırır. Veya ruhunu rahatsız eden bir his ve düşünce ile yatar ve ruhunun tedirginliği beyin-bedenine tesir eder, kolay kolay ve uzun süre uyuyamaz.

Şuur (uylanıklık) Halinde Fiziki Hisler (beş duyu) ve Mânevî Hisler (vicdan-kalb)

İnsanda dış dünyayı ilk karşılama fizikî temasla olur. Beş duyumuz uyanık iken, dışarıdan ve bünyemizden sinyaller taşır (ses, görüntü, koku, tat, dokunma, ağrı veya acı hissi).2 Bu sinyaller beyin üzerinden sür’atle ruha ulaşır. Şuur, akıl ve irade makamı olan ruh bunları sür’atle algılar, anlamlandırır -bilgi hâline getirir- sonra yine beyin ve beş duyu vasıtasıyla beden üzerinden cevaplandırır. Meselâ elimize birşey temas ettiğinde, bedenimizin bunu sinir yoluyla hissetmesi ile şuur ve akıl sahibi ruhumuzun bunu anlamlandırması (sıcak, soğuk, sert, yumuşak vs) neredeyse aynı anda olur.

Beden-beyin üzerinden kendisine ulaşan bir acı hissini ruh, hassasiyet ve dikkat derecesine göre karşılar ve cevabını meselâ insanın çehresi üzerinde bir mimikle verir. Bu gibi süreçler sebepler dünyasında aradaki beyin istasyonu (ve perdesi) üzerinden cereyan eder3 ama beyin, insanın şuurlu algılama-anlamlandırma mevkii değildir; duygu, düşünce ve davranışların kaynağı ve sebebi de değildir.4 İnsan beyninin yaklaşık % 77-78’si su, % 10-12’si lipid, % 8’i protein, % 1’i karbonhidrat, % 2’si çözünür organik maddeler ve % 1’i inorganik tuzlardan müteşekkildir (Mcllwain, H. and Bachelard, H.S., Biochemistry and the Central Nervous System, Edinburgh: Churchill Livingstone, 1985).

Meselâ, “beyaz badanalı ev” ifadesini ele alalım. Göz kanalıyla gelen şuurlu bir fizikî his (görme) neticesinde bu görüntü için bu basit tarifi şuur yapar. Şuurun erken yasta öğrenip alıştığı (hafızaya mâlolan) temel kavramların bu müşahhas ifadesi için aklî muhakeme gerekmez, şuur yeter. Ama onlarca sarı badanalı ev içinde tek bir beyaz badanalı ev görmek aklın dikkatini çeker ve akıl bunun sebebini bulmaya yönelir. Şuur gayr-ı iradî, pasif-otomatik tanıyıcı, akıl ise iradî, aktif-muhakeme edicidir.

Meselâ yüzlerce insanın çarşıda, pazarda yürüyor olduğunu görüp ifade etmek için şuur yeter (“Bu insanlar ne yapıyorlar?” “Yürüyorlar.”), bunun için aklî bir muhakeme gerekmez. Fakat herkesten farklı yürüyen bir insanın bu durumunu akıl ile sebeb-netice çerçevesinde anlamlandırmaya çalışırız. Veya elindeki âletle bir binanın duvarında çalışma yapan bir insanın bu fiiline aklî bir muhakeme ile mânâ vermeye çalışırız. Bir insanın bir başka insanı tartakladığına şahit olduğumuzda ise, sadece akıl değil kalb, vicdan ve mânevî hisler de harekete geçer.

Ruh Beyin İrtibatının Muvakkaten Kesilmesi veya Azalması

Baygınlık, koma, bitkisel hayat ve beyin ölümü gibi durumlarda veya beyinde ciddi bir arıza varsa ve fizikî hisler kısmen veya tamamen meydana gelemiyorsa ne olur? Ruh algılayamaz mı, veya doğru algılayamaz mı? Yaratıcı’nın kendi Ruhu’ndan üflediği insan ruhu tabiî ki asla yorulmaz, hastalanmaz, ölmez, bozulmaz, parçalanmaz, mahiyeti değişmez, şuurunu ve aklını yitirmez ve bütün bu durumlarda algılamaya devam eder; herşeyin farkındadır, fakat cevabını (beyin üzerinden) veremediği için kalb, akıl ve iradesini ortaya koyamaz. Dalıp-gitme hâli ise, ruhun, beş duyu uyanık iken bedenin bulunduğu mekân ve zamanın dışında, gayr-i iradî olarak başka bir yer ve zamana (dolayısıyla konuya) yoğunlaşmasıdır.

Deli denilen kişilerin ruhlarında da bir problem yoktur (Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “ruh hasta olmaz!” tesbitinde bulunur). Bunların beyinlerindeki ve hormon bezlerindeki problemler, ruhlarının kendini ifade etmesine engel teşkil eder.

Bediüzzaman (ra), annesi ve ninesi tarafından bağlı vaziyette deli diye getirilen bir gence nazar eder ve çözülmesini ister. Çözdüklerinde, genç adam korkulanın aksine sakın vaziyette durur. Çünkü Üstad Hazretleri o kişinin beynine takılmamış, doğrudan ruhuyla muhatap olmuştur (Muhterem Hocaefendi’nin ifadesiyle, ruha misafir olmak), ve ruhlar anlaşmıştır. Bu durum akıl ve iradenin ruhta olduğunu bir kere daha göstermektedir. Başta Peygamberler (aleyhimüsselam) olmak üzere büyük örnek ve önderleri tanıyan, davalarını benimseyen ve ruhları ihya olan insanların iradeleri de bu yüzden şahlanır.

Ölüm ve Ruh

“Her nefis ölümü tadacaktır. Siz ey insanlar, çalışmalarınızın ücretini ancak kıyamet günü tam bir şekilde alacaksınız…” (Al-i İmran, 3/185) “Her nefis ölümü tadacaktır. Biz, sizi sınamak için gâh şerle, gâh hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirileceksiniz.” (Enbiya, 21/35) “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur…” (Mülk, 67/2).

Nefis kelimesinin insan için kullanıldığı bu âyetlerde, her insanın bu dünyadaki biyolojik hayata bir daha dönmeyecek şekilde ölümü tadacağı, insanın beden hayatı son bulurken ölümün yaratıldığı beyan buyrulmaktadır (aksi takdirde bizim için belki de yokluk sözkonusu olacaktır). Bu yüzden ölüm de yaratılan ve tadılan, yani mevcut birşeydir. Tadan insanın, tattığının şuurunda olması için, tattıktan sonra da şuurlu varlığının devam etmesi gerekir. Demek ki, ölüm yokluk değildir, ve biyolojik nefis içindir, ruh için değildir. Şuur sahibi ruh bu süreci hissetmektedir (bedenî bir ağrı veya acının ruh tarafından algılanması, ruhu meşgul etmesi gibi).

Kur’ân-ı Kerîm’de “mutmain nefis” olarak hitap edilen de ruhtur: “Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime!” (Fecr, 89/27-30) Bediüzzaman da (ra) ölüme, ruhun hayat vazifesinden paydos etmesi ve beden hapsinden azat olması şeklinde tarif getirir.

Bitirirken…

Beyin ve bedenleri, bizim gibi beş duyuları olmadığı hâlde, melekler fizikî durumlardan haberdar olurlar. Onlar şuur sahibi, ama nefis ve iradeleri olmayan ruhî varlıklardır (Muhterem Hocaefendi, meleklerin belki çok küçük bir iradeleri olabileceğini, yapıları gereği bunu da hayır yönünde kullandıklarını söyler). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), meleklerin güzel koku olan yere, Allah (celle celâlühü) ve Resulü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) bahsedilen meclislere geldiklerini beyan buyurur. Demek ki onlar koku duyar, söz işitirler; cinlerin Kur’ân okunduğunda işitmesi gibi. O hâlde, herzaman uyanık olan insan ruhu da aslında görmek için göze, işitmek için kulağa, koklamak için buruna ihtiyaç duymaz. Bunlar birer sebep perdesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’in beyanıyla Allah insana Kendi Ruhu’ndan üflemiştir. Bu yüzden ruh zaman ve mekân üstüdür, ölümsüzdür, bâkîdir. Beden kaydı altına girdiği bu dünya onu zaman ile de sınırlar. Beden kaydından kısmen ve gayr-i iradî olarak kurtulduğu rüya ve yakaza gibi durumlarda, zaman ve mekânın olmadığı misâl âlemi ona açılır (ruh irade mücadelesi vererek beden kaydından kurtulmaya çalıştığında ise, ilâhî bir ikram olarak, uyanık iken de misal âlemi ona açılır. Bediüzzaman Hazretleri bunu kendi hayatında yaşadığını ifade eder). Hisseden, düşünen, akleden, hayal eden, öfkelenen, irade mücadelesi veren, kendini ve bedeni baskılayan, sabreden, seven, üzülen ruhtur, beyin değil.

Burada, “müsbet bilimin metodlarıyla doğrulama ve yanlışlamaya açık olmayan, asla varlığı ispat edilemeyecek, Muhterem Hocaefendi’nin ifadesiyle, mahiyeti anlaşılamayacak olan, bu yüzden de ancak şahsî kanaat belirtilebilen ruh üzerinde bu kadar durmaya gerek var mı?” şeklinde bir soru sorulabilir.

Bedenin, dolayısıyla bedenî ihtiyaçların ve neticede bu ihtiyaçlara hitap eden ürünlerin on plânda olduğu, sürekli reklâm edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Televizyon, bilgisayar, cep telefonu, sokak ve okuldan gelen görüntüler, sesler, kokular ve mânâların büyük kısmı insanın ne yazık ki sadece beden hayatını esas alıyor, onun fizikî hislerine hitap ediyor, mânevî hislerini bozuyor, ruhunun dikkatini dünyaya çekiyor ve metafiziğe olan kâbiliyetini köreltiyor. Bu fırtına altında, nefiste beden hesabına çok fazla boşluk meydana geliyor. Nefsin beden üzerinde hakkı var, ama ilâhî mesajın rehberliğinden uzak kalan veya bunu önemsemeyenler açısından nefsin bedenle münasebeti abartılıyor. Denge bedenden yana bozuluyor. Beden ruha tâbi olmak üzere yaratılmışken, büyük ölçüde nefis hâkim ve idare edici durumuna geçiyor.

Bugünün dünyasında insana mahsus hususiyetler de beyne ve genlere veriliyor; ruh telâffuz edilse bile bir ruhun, daha da önemlisi bir ruh hayatının varlığına inanılmıyor. İnsanın iradesiyle insan (dolayısıyla mesul) olduğu dikkate alınmıyor. Hâlbuki, insanı insan yapan hususiyetlerden biri, Külli İrade karşısındaki iradesi ne kadar cüz’i de olsa, yaratılmışlar içinde en fazla hür irade verilmiş bir varlık olmasıdır. Bu iradenin beden maddesine verilmediği açıktır.

Birçok vak’ada, beyindeki geçici veya kalıcı bir arızadan dolayı insanî ruhun beyinle, dolayısıyla bedenle teması kaybetmesi neticesinde, bedene şuursuz bir hayvanî ruh ve iradenin hâkim olduğu görülmektedir (meselâ beynin ön lobundaki bir tümör oluşumu insanî ruh ile beyin arasındaki münasebeti engeller; bu durumdaki kişi daha önce çok edebli olsa da, elinde olmadan müstehcen davranışlar göstermeye başlar).

Bugün akıl göze inmiş olduğundan insanlar birbirlerini sadece beden olarak görüyor. Ruhları tanımaya çalışmak, insana hakiki değerine göre davranmak uzak kalıyor. Hâlbuki, kendimizi ve diğer insanları yaratılmış birer ruhî varlık olarak görürsek, daha dikkatli ve saygılı oluruz. Konuştuğumuzda ruhumuzun konuştuğunu, karşımızda bizi bizim gibi bir ruhun dinlediğini derinden hissedersek, aradaki ırk, dil, din, yaş, beden, dünyevî makam ve zenginlik gibi engellere takılmayız, ruhları incitmemeye çalışırız. Çünkü bu izafi ve dünyevî hususlar elimizde değildir, imtihan için verilmiştir ve geçicidir.

Bediüzzaman Hazretleri “kalb ve ruhun hayat derecesi” ifadesiyle kâmil (hakiki) insan olma ufkunu işaretliyor. Ruhun varlığına inanırsak, Allah’a yakın yaşamış büyük zâtların hayatını incelersek, bir ruh hayatının olduğuna ve yaşanabileceğine inanırız. İrademizi bu yönde kullanmayı önemseriz. İnsan yaratılış gayesiyle, Yaratıcısı’nın ona Kendi Ruhu’ndan üflediği ruhuyla yaratılmışların en şereflisidir.

Bu yüzden kıymetlidir.

Bu yüzden bir insan bütün insanlık gibidir. Biraraya gelen insanlar bu yüzden bir sürü teşkil etmezler.

Bu yüzden Cenâb-ı Hak her insanın kalbine Ehadiyeti ve Ferdiyeti ile değer verir, ilham eder, muhatap kabul eder, huzuruna davet ve duasına hususi olarak icabet eder.

Bu yüzden hiçbir insanı iman etmeye zorlamaz.

Bu yüzden insana bedenî işkence yapmak, hattâ kötü nazarla bakmak zemmedilmiştir, yasaklanmıştır.

Bedene işkence yapmak insanlık onurunu hiçe saymak demektir ki, mazlumun önce ruhunu incitir. Bunları kendisinden ve getirdiği mesajdan öğrendiğimiz insanlık ufkunun en parlak yıldızı, yanıltmayan rehberi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, insanlığı ruh hakikatiyle buluşturan, ruh hayatını en kâmil mânâda yaşayan, bu hakikati insan aklına ve vicdanına Risaleti, ubudiyeti ve hayatıyla en fazla yak(ın)laştıran, insanın kendini (nefsini) aşmışlığının zirvesini temsil eden insandır.

Dipnotlar
1. “Sizi geceleyin öldürür (gibi uyutan) , gündüzün de ne işlediğinizi bilen O’dur…” (el-En’âm 6/60). Bütün insanlığa rehber Efendimiz de -sas- “Uyku ölümün kardeşidir.” buyurur. (Suyûtî, II, 162). Bir defasında Hz. Âişe (ra) sorar: “Geceleyin uyanamayıp da vitri geçirirseniz ne olur?” Hz. Peygamber (sas): “Benim gözlerim uyusa da kalbim uyumaz, zamanı gelince uyanır, önce teheccüdü sonra vitri kılarım” cevabını verir. (Tirmizî, “Şemâil”, 45).
2. Uykudaki bir insanın bu fizikî his uyarılarını beden-beyin-ruh-beyin-beden silsilesiyle hissetme, algılama süresi ruhun hassasiyet durumuna göre değişebilir.
3. Bu işlemlerin beyin safhası bugün PET (bedendeki fonksiyonel süreçleri nükleer görüntüleme tekniği yardımıyla üç boyutlu olarak resmeden Pozitron Emisyon Tomografisi) gibi yöntemler kullanılarak görülebilmektedir. Yani beyin bu süreçte bir ekran, bir sahne görevi görür.
4. Ama beden veya beyindeki, hormonlardaki, bazı fonksiyonel bozukluklar bu sürecin sağlıklı işlemesine engel teşkil edebilir.

Sızıntı Dergisi-Temmuz/2010
Yazar: Prof. Dr. Ömer Said Gönüllü

Böbreklerdeki Harika İşleyiş




Erzurum’da yeni taşındığım apartmanda bir gün beni hayrete düşüren bir manzarayla karşılaştım. Zemin kattaki daireye neredeyse bir kamyon dolusu koliyle serum gelmişti. Sonradan ev sahibesinin böbrek yetmezliği sebebiyle periton diyalizi yaparak hayatını devam ettirmek mecburiyetinde olduğunu öğrendim.

Kendisine ablasının bir böbreği nakledilmiş; ancak vücut bunu reddetmiş. Periton diyalizi, böbreklerin kanı temizleme görevini böbrek dışı yapmanın bir metodudur.

Bilindiği üzere böbrek yetmezliği olan hastalar haftada üç-beş defa hastanelerde makineye bağlanarak kan temizleme işlemi yaptırırlar ki, buna diyaliz denir. Periton diyalizi ise, karın zarının (periton) kanı süzme görevinden istifade edilerek yapılan yarı sun’î bir işlemdir. Hastanın karnına delik açılarak karın boşluğuna serum verilir. Karın zarı (periton) vasıtasıyla kandan karın boşluğuna geçebilen ve aslında idrarla atılması gereken atık maddeler, önce dışarıdan karna verilen bu seruma karışır.

Daha sonra bu verilen sıvılar kirlendikten sonra karından tekrar geri alınır ve kan bu suretle temizlenmiş olur. Karna ve kana mikrop bulaştırma riski olan bu metodu, iyi eğitim almış hastalar evlerinde kendi kendilerine uygulayabilmektedir. Hususiyle sürekli hastaneye gidemeyecek hâlsiz hastalarda uygulanmaktadır. Fakat yine de zaman zaman hastanede makineye bağlanmak da gerekmektedir.

Fizyoloji derslerinde anlatılan bir köpek deneyi vardır: Bilim adamları önce köpeklerin bir böbreklerinin yarısını ameliyatla çıkarırlar. Bu köpeklere çeşme suyu veya tuzlu su verdiklerinde köpeklerin tansiyonları normal kalır. Eğer köpekler tuzlu suyu idrarla atamasalar tansiyonlarının yükselmesi gerekirdi. Yani bir buçuk böbrek, köpek tuzlu su içse bile yeterli olabiliyordu.

Bilim adamları daha sonra aynı köpeklerde deneyin ikinci safhasını yaparlar, köpeklerin sağlam böbreğini çıkarırlar ve köpekler yarım böbrekle kalır. Bu köpeklere çeşme suyu içirildiğinde tansiyon normal kalırken, tuzlu su içirildiğinde tansiyon iki kat yükselir. Bu deneyden çıkan neticenin de gösterdiği gibi, Yaratıcı böbreğin birini yedek vermiş. Herhalde canlıların tesadüfler neticesi ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi, bu yedek böbreği zor izah edebilir. Bu yedek organlar sayesinde böbrek hastalarına böbrek nakledilmesi imkânı da doğmuştur.

Böbrek damarlarındaki farklılık

Normalde böbrek dışındaki organ ve dokularda kalbden çıkan temiz kan damarları (arterler), küçük atardamarların (arteriyol) ardından kılcal damarlara sonra da küçük toplardamarlara(venül) ve büyük toplardamarlara (ven) ayrılır. Böbreklerde yukarıdaki damar sırası farklılık arz eder (Şekil-1). Bu onun kanı temizleme ve kandan idrar üretme görevi ile alâkalıdır. Böbreklerde temiz kan damarlarından(böbrek arteri) sonra küçük atardamarlar (1. arteriyol) daha sonra da kılcal damarlar (glomerular kılcal damar sistemi) gelir. Buraya kadar sıra normaldir.

Ancak böbreklerde kılcal damardan sonra tekrar bir küçük atardamar (2. arteriyol), daha sonra tekrar bir kılcal damar (peritübüler kılcal damar sistemi) daha vardır. Bu ikinci kılcal damar sisteminden sonra da sırasıyla, bir küçük toplar damar (venül) ve büyük toplar damar (ven) gelmektedir (Şekil-2). Yani diğer vücut bölgelerinin aksine burada iki küçük atardamar ve iki kılcal damar sistemi mevcuttur.

Vücudun diğer kılcal damarlarında 17 mmHg basınç vardır; bu basınç, kılcal damarlardaki besin maddesi ve oksijenin dokuya verilmesi işlemi olan difüzyonda önemlidir. Böbreklerde ise, birinci kılcal damar yatağı iki küçük atardamar arasında bulunur ve 65 mmHg gibi yüksek bir basınca sahiptir. Bu yüksek basınç, kandan idrar oluşturacak sıvının süzülmesi için gereklidir.

Aslında bilindiği üzere kılcal damarlar ince, hassas ve kırılgandır, yüksek basınç altında hemen yırtılır. Yaratılış mu’cizesi olarak böbrek kılcal damarları, bu yüksek basınca dayanıklıdır ve hayat boyu kanı bir elekten geçirip süzme ve idrar oluşturma özelliğiyle donatılmıştır. Bu yüksek basınca dayanıklı olmalarını sebepler plânında, ilk kılcal damar yatağının birbirlerine sarılı 50 civarında kılcal damarın üzüm salkımı şeklinde (glomerul) bir arada olmasına ve etraflarında onlara sağlamlık kazandıran bir muhafazanın (bowman kapsülü) bulunmasına bağlayabiliriz.

Böbreklerde, yukarıda zikredildiği üzere, ilk kılcal damar ağı, iki küçük atardamar arasında bulunur. Küçük atardamarlar, yoğun düz kas tabakası ihtiva eder. Âdeta iki küçük atardamar, bir kılcal damar ağını aralarına alıp sıkıştırarak süzülme işlemine yardım eder. Vücutta kan miktarı fazla olduğunda ve idrar miktarı da artırılmak gerektiğinde, ilk küçük atardamar genişletilmekte, ikinci küçük atardamar daraltılmakta; bu durumda kan iki küçük atardamar arasındaki kılcal damarlarda sıkışarak süzülme artmaktadır. Yıkanan çamaşırın iki ucundan tutup sıkarak suyunun çıkarılması gibi, iki küçük atardamar arasında sıkışmış böbrek glomerul kılcal damarlarından da kanın sıvı kısmı damarın dışına çıkarılmaktadır.

Kanın içindeki -hücreler ve büyük proteinler hâriç- sıvı ve diğer maddeler, daha sonra idrar hâline dönüşecek olan süzüntü sıvısına geçebilmektedir. Bir kısım ilâçlar da bu ilk süzülme işlemi ile kandan idrar sıvısına geçer. Bir günde böbreklerde süzülen sıvı miktarı 180 litredir. Eğer idrar oluşturmada iş sadece süzülme veya elekten geçirme olsaydı, günde 180 litre idrar çıkarılması gerekecekti. Bu sebepten iki küçük atardamardan sonra bir kılcal damar daha vardır. İkinci kılcal damar, süzüntünün bulunduğu böbrek tüplerinin etrafını sararak 180 litre sıvının 178,5 litresinin emilerek vücuda kazandırılmasını sağlamakta ve normal idrar miktarını günlük 1,5 litreye indirmektedir.

İkinci kılcal damar ağında, birinci kılcal damar ağının aksine basınç çok düşüktür. Düşük basınç sebebiyle, vücut için faydalı ve kıymetli maddeler, hususiyle aminoasitler, proteinler ve şeker (glikoz) bu ikinci kılcal damarlardan vücuda tekrar geri kazandırılır. Bu kıymetli besin maddelerinin tamamı geri emildiğinden sağlıklı kişilerin idrarında glikoz, protein ve aminoasitler bulunmaz. Bu konuda tam bir tasarruf prensibi işlemektedir.

Eğer idrarda şeker veya protein bulunursa, bu hastalık mânâsına gelir. İdrarda şeker bulunması, şeker hastalığının en önemli delilidir. İdrarda protein bulunması ise, hususiyle böbrek yetmezliğine işaret eder. Ancak yazının başında bahsedilen periton diyalizi esnasında periton zarına süzülen maddeler direk dışarı atıldığından, vücuttan faydalı maddelerin kaybının önüne geçilememektedir. Komşumda da olduğu gibi, hasta çeşitli besin maddelerini, mineralleri ve vitaminleri diyaliz esnasında kaybetmekte ve bunların eksikliği neticesinde kronik zayıflık ve hâlsizlik ortaya çıkmaktadır.

Diyaliz hastalarında bir diğer problem de kandaki tuzun tam olarak vücuttan atılamaması neticesinde tansiyonun sürekli yüksek olmasıdır. Netice olarak diyaliz hastalarında yüksek tansiyon riski daha fazladır. Yüksek tansiyon ve onun sebep olduğu hayatî ve ölümcül durumlar dikkatle takip edilmelidir.

Vücut için gerekli maddeler geri emilirken, atılması elzem olan üre, kreatin gibi maddeler emilmeyerek vücuttan idrarla atılır. Bir de bu emilim esnasında kanda bazı maddelerin seviyelerini düzenleme fonksiyonu vardır. Meselâ sodyum, potasyum gibi maddeler, eğer vücutta fazla ise geri alınmaz. Ancak, bu maddelerin kan değerleri düşük ise, atılmaları engellenir.

İdrarla atılan bazı maddelerin miktarlarını belirlemede vazifeli hormonlar vardır. Meselâ vücut suyunun düzenlenmesinde çok sayıda hormon görev almakla birlikte ADH (anti diüretik hormon) vücudun ihtiyacına göre su geri emilimini sağlar. Vücut sıvılarında, hususiyetle kanda, su azalırsa hipotalamustan ADH üretimi artırılır. ADH üzerinden böbrek tüplerinden su geri emilimi artırılır, idrarda su kaybı ve idrar miktarı azaltılır. Tam tersine eğer vücutta su fazlalığı varsa, hipotalamus reseptörleri bu durumu algılar ve ADH salgısı azaltılır. Böbrek tüplerini saran kılcal damarlardaki kanda bulunan bazı ilâçlar ve zehirli maddeler de, idrar sıvısına burada geçirilir. Bütün bu görevler, bu kılcal damar ağında mükemmel işleyen bir otomatizma içinde gerçekleştirilir ve hiçbir aksama olmaz.

Vücudun diğer organ ve dokularında bir küçük atardamar ve bir kılcal damar varken, böbrek damarlarında ona verilmiş hassas görevlerin eksiksiz yerine getirilmesi için, iki küçük atardamar ile birbirinden farklı iki kılcal damarın varlığı, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir Sâni-i Kadîr’e işaret etmektedir. Hattâ böbrekte bile iki farklı kılcal damardan birinde yüksek basınç olup süzülme olması, diğerinde tam aksine düşük basınç olup geri emilimin bu yolla sağlanması ancak ikram-ı İlâhî ile olabilir. Burada diğer organlardan farklı olarak böbreğin görevine uygun olarak iki farklı kılcal damar ve küçük atardamar yaratılmıştır. Ancak birinci kılcal damar ile ikinci kılcal damar, birbirine tam zıt görevler yapmaktadır. Bu zıt göreve uygun düzenlemenin, tesadüfî mutasyonlar ile olması mümkün değildir.

Aslında böbreklerde diğer organlara kıyasla iki adet yaratılan küçük atardamar da birbirine zıt görevler yapmaktadır. Birinci küçük atardamar genişletilirken, ikinci küçük atardamar daraltılarak daha fazla sıvının glomerul kılcal damarlarında hapsedilmesi sonucunda süzülme ve neticede de idrar miktarı artırılmaktadır. Aynı damarların birbirine zıt ancak göreve uygun vazifelerle donatılması tesadüflerin eseri olamaz. Bu durum her şeyi bilen, gören, tanzim eden bir Sâni-i Hakîm’in varlığını ilân eder.

 

Sızıntı Dergisi-Temmuz 2010

Medyanın Kıskacındaki Aile


Alvin Toffler ilk baskısını 19741e yapan “Future Shock – Gelecek Korkusu” adlı eserinde, gelecekte klâsik yapısıyla ailenin alt üst olacağından bahsediyor ve ileride ailenin farklı şekillerde boy gösterip tarihe veda edeceğini söylüyor. Toffler, birçok tezinde olduğu gibi fıtratın bir tezahürü olan aile hakkında ve yazımıza almaya imtina ettiğimiz fikirlerinde, değişen teknolojiyle değişmeyen insan fıtratını karıştırıyor, geleceği araştıran fikirlerinde insan psikolojisinden ne derece uzak olduğunu da gözler önüne seriyordu. Aslında A. Toffler’in ileri sürdüğü tarzda aile yapılanmaları, eski Demir Perde ülkelerinde farklı şekillenmeleri ve uygulamalarıyla vardı; fakat geçen yıllarla birlikte dağılan, değişen Demir Perde ülkelerindeki en önemli değişimlerden biri de, zaman ve hâdiselerin törpülediği ve birçok değerin alt üst olduğu toplumlarda gerçek aileye olan ihtiyacın öne çıkması olacaktır.

“Aile ferdin eğitimi için en ideal bir kurumdur. Yetişen kişi bu grup içerisinde değişik cins ve yaştan insanlar bulabilmekte ve böylece ileride gireceği toplum hayatına intibak edebilmesiyle ilgili şartlara aile içerisinde hazırlanabilmektedir.
….Çocuk, ana ve babasından emniyet ve güven duyguları bakımından tatmin olduğu zaman, onun ruhî dengesi sağlanmış demektir. Aksi hâlde böyle bir duygudan mahrum yetişen çocuk, ruhî sarsıntılar geçirebilmektedir. ”  Yetkililer böyle tanımlamakta aileyi ve böyle vurgulamaktalar ailenin önemini. Gerçekte de aile sağlam bir toplum yapısının temel taşıdır. Aile, ahlâki değerlerin gergef gergef işlendiği ve kişinin şahsiyetinin temellendiği kutsî bir yuvadır. Hayat boyu sürecek olan eğitim bu yuvada başlar ve ferdin karakteri bu ocakta şekillenir. Islah evlerinde ve köprü altlarındaki çocukların, sıcak aile ortamlarını terk ederek buraları severek tercih ettiklerini söyleyebilir miyiz? Necip Fazıl merhumun “Tohumu düşünmeyen ağaç odundur” vecizesi birçok konuda değerlendirilebilecek bir söz olmakla birlikte, geleceğimizin tohumu olan ailenin de önemini anlatır. Aile, “parça, bütünün habercisidir” gerçeğine uygun olarak toplumların geleceğinin en güvenilir habercisidir.

Ailenin fert ve toplum açısından tartışılmaz olan bu hususiyetindendir ki, bütün semavî dinlerce önemi vurgulanmış ve bu binanın sağlam temellendirilmesi istenmiştir. Yüce beyan Kur’ân, ailenin ulviyetini vurgulayan âyetleriyle fert ve toplumlar için en önemli kurumlardan olan bu sıcak yuvaya vurguda bulunur;

“Biz insana ana ve babasını tavsiye ettik. Onun anası kendisini zaaf üstüne zaaf ile taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür. Bana ve ana-ba-bana şükret.”

“Ana ve babaya iyi muamele edin. Şayet onlardan biri veya her ikisi, senin yanında ihtiyarlığa ererlerse onlara ‘öf bile deme. Onları azarlama. Onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını indir. Ve ‘Ya Rab! Onlar beni çocukken nasıl terbiye ettilerse, sen de kendilerini öylece esirge’ de.”

Yüce beyanda aile bu sağlam zemine oturtuluyor. Ona inananların büyük çoğunluğunun asırlardır sıcak aile tabloları çizdikleri de sosyolojik realitelerimizden olmakla birlikte günümüz Türk toplumunda ailenin durumu nedir?

“Nane satan, su satan yetim çocuklar
Şarkı söyleyemediler güneşe, aya
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya…
…Ve günahkâr çocuklar suçlu çocuklar
Mahkeme salonlarında bakarım dizi dizi
Bu suç bizim suçumuz, bu günah bizim
Affedin bizi….”

Bugün maalesef çocuklar mahkeme salonlarında dizi diziler; hem de cinayet suçlarından, hem de tecavüz suçlarından… Elbette ki umumî manzara bu değildir ve aile yapımız her tür dejenerasyona rağmen ayaktadır; fakat bünyenin kan kaybettiği de bir gerçektir. Niçin aile yapımızda çözülmeler dejenerasyonlar yaşanmakta, niçin on, on beş yaş arasındaki çocuklar uyuşturucudan cinayete, hırsızlıktan tecavüze birçok suçtan mahkeme koridorlarına dizilmektedirler? Suç, suçu üstlenen şairlerin mısralarına sığmayacak kadar büyüktür! Tek suçlu aramıyoruz, ama bazılarını biliyoruz:
“Geleceğin teröristleri önümüzdeki on yıllarda yerden bitmeyecek denizden çıkmayacak, dağlardan yuvarlanmayacak, gökten düşmeyecektir. Onlar şu sıralarda evlerinde, beyaz camların karşısında tele-eğitim görmektedirler.”

Medyamızın -istisnaları hariç- gençlerimizi yanlış yönlendiren yayınlar yaptığını ve bu türden yayınların şuursuz insanları suça ittiğini reddedenimiz var mıdır?

Medyamız, yayınlarıyla çocukları ve gençleri hangi konularda ve nasıl yanlış yönlendiriyor?;

1-Cinsiyet muhtevalı yayınlar: Spor programlarından eğlence programlarına, filmlerden reklamlara kadar cinsî tahrik bombardımana maruz kalan,yaşa-yan gençler hangi psikolojiyi yaşarlar?

“Seyirci sürekli uyarılıyor, yani tahrik ediliyor. Bu uyarılara karşı tepki göstermemek mümkün mü? Ruhbilimcilerin söyledikleri şu: ‘Bir kişiye uyarı verildiğinde bunun tatmini icap eder!’ Bugün gençler, hattâ çocuklar erken uyan bombardımanına tutulmuş vaziyette. Bu vasat, geleceğin sağlıksız, cinsî sapmalara uğramış nesillerini yetiştiriyor bize. Yüzyıllar boyu estetik biçimler kazanmış iki cins arasındaki his yüklü sevgi münasebetleri ortadan kaldırılıyor. Makinelerin histen soyutlanmış ilişkileri hâkim kılınmak isteniyor. Bu ise, cinsî sapmaların ve tacizlerin, tecavüzlerin normalleşmesi anlamını taşıyor.”

Yukarıdaki cümleler bir gerçeğin ifadesi olmasa, on dört yaşındaki çocuklar tecavüz suçlarından mahkeme salonlarına çıkarılır mıydılar? Hiç kimsenin “ayranım ekşidir” demeyeceğini ve suçun samur kürke bürünse de kabul görmeyeceğini biliyoruz. Fakat medyamızın çoğunun, yayınları itibarıyla “tavşana kaç, tazıya tut” tarzını benimsediğini üzülerek müşâhede ediyoruz.

2-Kültürel yozlaşmaya sebep olan yayınlar: TV kanallarımız yerli dizilerin birçoğunda dahi kültürel değerlerimize saygıdan uzak görüntüdedir. Trafik kazalarının başta gelen sebeplerinden alkolün, çocuk yaşta insanların ellerine tutuşturulduğu diziler yansır ekranlara. İnsanlar seyrediyor’ başlığı altında kabadayı kültürü, varoşların sesi olarak sunulur insanlara. Hayata pesimist (kötümser) gözle bakılan bu dizilerde, 2000’li yıllara giden gençliğimize Ustura Kemal tarzı tipler, örnek olarak sunulur. Bilim sahasında dünya çapında başarılar elde eden gençler ekranlara hemen hiç yansımazken sanatçıların, sporcuların gece hayatlarına kadar hayatlarının her karesi, genç dimağlara menfi yönde tesir edecek görüntüler yansır beyaz camlara…

3-Görsel medya böyleyken, yazılı medyamızın da yıllar içinde toplumu hangi kültürel boyuta getirdikleri, tabak-çanak promosyonuna rağmen, halihazırdaki gazete ve kitap satışlarından belli değil mi?

Prensipli ve ahlâkî yayınlarıyla toplumun takdirini kazanan yayın organlarımız da muhakkak ki vardır ve yine medyamız bu menfiliklerin yanında güzel yayınlar da yapmaktadır, fakat ekran başındaki gençleri ve çocukları hiçbir zaman unutmamalıyız diyorum. Ülkemizin geleceği olan gençlerimiz ve ailemiz bütün menfaatlerin üzerinde değere sahiptir.

Rüzgâr ekersek fırtına biçeceğimizi unutmamalıyız.

SIZINTI

Okul Öncesi Çocuklarda Allah İnancı ve Din Duygusu


‘Çocuğa; neyi, ne zaman, nasıl ve kimin öğreteceği’ sorusu, eskiden beri anne, babaları ve eğitimcileri meşgul etmiştir. Anlatılacak hususlar, imana dair konular olunca, bu soru daha önemli hale gelmektedir. Günümüzde bu konuda çok farklı şeyler söylenmekte, hatta maksadı belli kişiler tarafından, 11-12 yaşına kadar çocuğa asla dinî konularda bir eğitim verilmemesi söylenmekte ve zaman zaman ailelere bu hususta ciddi telkin ve baskılar yapılabilmektedir.
İnsanın hiçbir zaman dinsiz yaşadığı görülmemiştir. Adı ve şekli ne olursa olsun, tarihin her döneminde, muhakkak bir ‘din’ olmuştur. Maddî ve mânevî unsurları bünyesinde barındıran insanoğlu, bir yandan maddî varlığının devamı için uğraşıp çabalarken, öte yandan kendisine yaratılışta verilen inanma ihtiyacına tatmin edici cevaplar aramaktadır. Bunun, özellikle de sağlam bir ‘dinî bilgi’ ile yapılması önemlidir. İnsanın çocukluğunda aldığı dinî telkinler, hayatı boyunca kendisinde derin tesirler bırakır. Bunun için bu bilgiler daha çocukken verilmelidir. Ağacın yaşken eğilebileceği unutulmamalıdır.
İmam Gazzâlî; çocuğun kalbini, “bomboş, saf, her şeyi almaya ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak nitelerken, İbn Miskeveyh; bu durumdaki çocuğun kendisine yapılacak bütün telkinleri kabul edeceğini söyler. Çünkü İbn Sina’nın da dediği gibi; çocuk, doğarken beraberinde birçok kabiliyet getirir. Fakat bunların geliştirilmesi gerekir. Yani bu kabiliyetler iyiye, dine yöneltilirse çocuk dindar; kötüye ve dinsizliğe yöneltilirse çocuk dinsiz olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri konuyla alâkalı şunu söyler: “Çocuk küçüklüğünde kuvvetli ders-i imanî almazsa, sonra pek zor ve müşkil bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayr-i Müslim birisinin İslâmiyet’i kabul etmek derecesinde zor olur.”
Çocuk psikolojisiyle ilgili eserlere bakıldığında, çocukluk çağının çeşitli devrelere ayrıldığı görülecektir. Genelde kabul edilen tablo şu şekildedir.

Bebeklik : 0-3 yaş
İlk Çocukluk : 3-6 yaş
Son Çocukluk : 6-l l yaş (kızlar) 6-13 yaş (erkeker)
Çocuğun geleceğine tesir etmesi bakımından ilk iki dönem daha önemlidir.

Bebeklik dönemi

0-3 yaşları arasını içine alan bu dönemde, çocukta herhangi bir dinî duygu ve düşünce belirtisi görülmez. “Çocuk tamamen pasif durumda ve her konuda ebeveynine muhtaçtır. Ancak dünyadan ve çevresinden tamamen izole edilmiş de değildir. Çocuk, ciddi mânâda herhangi bir fizikî ve sosyal aktivitede bulunamasa da, çevresindeki hâdiselere karşı hassastır. Çünkü yapılan araştırmalar, çocuğun, dışarıdan gelecek olan dinî motiflere ve telkinlere karşı ‘ruhen’ yetenekli ve hazır yaratıldığını göstermiştir. Bunu merhum Elmalılı Hamdi Yazır: “Her ferdin ruhuna bir hak duygusu ve Allah’ı bilme gücü yerleştirilmiştir.” şeklinde ifade eder. Alman Psikolog Hollenbach ise: “Çocukta görünmeyen ve henüz izah edilemeyen çok güçlü bir merak duygusu ve kendine yardım edecek, kendini koruyacak ‘sonsuz bir kuvvet sahibi’ arayışı vardır. Çocuğu dindar yapan onun içindeki bu sonsuzluğa karşı duyduğu merak ve özlemdir. Ancak bu özlem ve merakın, aile tarafından teşvik edilmesi ve yönlendirilmesi gerekir.” demektedir.

İlk çocukluk dönemi (Taklit dönemi)

Üç yaşından itibaren çocuk çevresiyle yoğun bir şekilde ilgilenmeye başlar. Eline geçirdiği her şeyle oynamaya ve onları tanımaya çalışır. Çocukta bu dönemde, güven duyma, sevme ve sevilme gibi duygular yoğunluk kazanır. Çocuk bu ihtiyaçları karşılamada, başkasına muhtaç olmadığını göstermek ister. Dolayısıyla çevresindeki eşyalara sahip olmaya, onları kırmaya, yırtmaya, bu şekilde kendini ispatlamaya çalışır. Bu yaşlardaki çocuklar, öncelikle duygularıyla hareket ederler. Duygularına hitap eden şeylere ilgileri daha fazladır. Ayrıca çocuğun zekâsı henüz bütün kavramları anlayacak kapasitede değildir. Karşılaştığı olaylara nasıl bir tepki vereceğini bilemez. Bundan dolayı da bu yaşlardaki çocuklarda ‘taklit’ ön plâna çıkar.
Bu yaştaki çocuklar, kendilerine ideal bir model edinme ihtiyacı hisseder. Çocuk için ideal model olabilecek kişiler ise, ailesidir. Yapılan araştırmalar, dinî tutum ve davranışların oluşmasında, çocuğun çevresindeki kişilerin (ailenin) tesirinin en belirgin faktör olduğunu göstermiştir. Peygamber Efendimiz (sas); “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ebeveyni onu, Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar. Eğer anne-babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.” derken, çocukta dinî duygu ve düşüncenin oluşumunda aileye, özellikle de anne-babanın önemine işaret etmiştir. Bu yaşlardaki çocuklar, kendilerine ‘ideal model’ edindikleri aile fertlerinde gördükleri ibadetleri, dinî motifli her türlü davranışı samimi bir şekilde kabul ederek yapmaya çalışırlar. Kaynağını, “sevileni taklit etme” psikolojisinden alan bu fıtrî meyil, çocuğun dinî hayatının oluşmasında oldukça önemlidir. Bu yüzden çocuk için model olan kişilerin sözlerine ve davranışlarına dikkat etmeleri gerekir. “Çocuklarının dinî duygularını geliştirmek için nasihatte bulunan ebeveynin sözleri; kendi pratik hayatlarına aksetmez ve namaz, hac, oruç, zekât, gibi ibadetlerle derinleştirilmez, söyledikleri güzel sözler, sonradan güzel davranışlarla hayat bulmazsa ve davranışları sözlerinden daha doğru görülmezse, söyledikleri sözlerin tesiri şöyle dursun, bazen aksü’l-amel yapması bile söz konusudur.” Peki bu modellerin (ailenin) davranışları nasıl olmalıdır? Sözlerinin çocukları üzerinde tesirli olmasını isteyen anne ve babalar; “öncelikle söylemek istedikleri şeyleri, evvelâ kendileri kemâl-i hassasiyetle yaşamalı, sonra onları çocuklarının yapmasını istemelidirler.”

Çocuğa model olma

Çocuğun, çevresindeki kişilerce (modeller) yapılan duaları işitmesi, yapılan ibadet ve dinî davranışları görmesi çok önemlidir. Bu gördükleri ve duydukları şeyler çocuğun şuuraltına yerleşir ve yavaş yavaş çocuk tarafından benimsenir. Meselâ anne babasından birini namaz kılarken gören 3-4 yaşlarındaki çocuk, önce onları gözler, davranışlarını takip eder, sonra da bunları taklit eder. Bunun gibi ezan okunduğunda namaza hazırlanan bir ebeveyni gören çocuk, bir süre sonra ezan okunduğunda, kendini göstermek için, anne ve babasından önce harekete geçerek, ‘haydi namaza’ der. Evde yapılan sesli dualara ve şükür ifadelerine, çocuk da bir süre sonra eşlik etmeye başlar. Aynı şekilde çocuğa ihtiyaçları için Allah’a dua etmesi gerektiği söylenmelidir. Bu şekilde onda Allah’ın sığınılacak tek kapı olduğu inancı yerleşir. Çocuğa Allah’a inanmanın ve kul olmanın faydaları, Allah’ın kullarına yardımları anlatılmalıdır. Bunu yaparken de, çocukların ilgi duyduğu masal ve hikâye yolu kullanılmalıdır.
İnanma ile ilgili hikâye ve menkıbeler, çocukta, eşyânın ötesinde bir kuvvetin olduğu düşüncesinin gelişmesini hızlandırır. Bunun için, çocuklara Kur’ân-ı Kerîm’deki peygamber kıssaları ve Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatı anlatılmalıdır. Ayrıca sahabilerin gösterdikleri sabır ve kahramanlıklar, inandıklarını yaşamadaki azim ve gayretleri nazara verilmeli, bu şekilde, çocukların zihninde ideal model oluşturulmalıdır.

Çocuğa alınacak oyuncaklar nasıl olmalı?

Çocuk bu dönemde mücerret kavramları anlayamadığı için, daha çok dinî sembollerle ilgilenir. Bunun için çocuğa verilecek oyuncaklarda, dinî hayatı temsil edebilecek, hatırlatacak ve bazı dinî kavramları sembolize edebilecek özellikler bulunmalıdır. İçinde dinî unsurlara yer verilen yap-bozlar, legolar, bulmacalar, çizgi film cd’leri vs bu konuda oyuncak olarak kullanılabilecek malzemelerdir. Bunların yanı sıra çocuğun model aldığı kişilerden kendisine hediye edilecek seccade ve tesbih gibi eşyâlar, böyle bir öğretim metodu için önemlidir. Çünkü çocuklara din duygusu ancak sevgiyle kazandırılabilir. Çocukların Allah’a ümit ve sevgi ile bağlanması, ileri yaşlarda aklî ve zihnî melekelerin ilgi duyması ve tatmin edilmesi açısından önemlidir. Allah sevgisine dayalı bir iman öğretimi, çocuklarda temel duygulardan sayılan ümit ve bağlanma duygularıyla birleşecek, kuvvetlenecek ve sağlam bir imanın temellerini oluşturacaktır.”

Son olarak; biri beş diğeri altı yaşında iki çocuğun aldıkları ‘din eğitimini’ ve ‘Allah inancını’ özetleyen iki ifade:
Murat (5 yaşında): “Allah, bizi namaz kılınca ve insanlara iyilik yapınca sever. Hata yapınca da affeder. Anneleri, babaları, kardeşleri, nineleri, arkadaşları, herkesi sever. Ufak çocukları daha çok sever.”
Ali (6 yaşında): “Allah bizi yakar, anneme babama karşı geldim diye… Anneye ve babaya karşı gelirsen, onları döversen, Allah’a da karşı gelmiş sayılırsın. O zaman Allah seni siyah suyun içine atar, orada yakar. Kötü lâf söyledik mi, Allah bizi ateşin üstünde yürütür.”
Bu ifadelerden hangisinin daha doğru olduğunu söylemeye gerek var mı ?

Kaynaklar

- Ay, M.Emin, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş Yayınları, İstanbul 2002.
– Nursî. Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası.
– Peker, Hüseyin, Din Psikolojisi, Aksiseda Yayınları, Samsun 2000.
– Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dinî Kur’ân Dili, İstanbul 1978, VI, 3.3824
– S. J. M, Hollenbach, Christliche Tiefenerziehung, Frankfurt, 1960, s. 80’den aktaran Peker, Hüseyin.
– Yavuz, Kerim, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, DİBY Yay. Ankara, 1983.
– Pazarlı, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1972.
– Buhari, Cenaiz, 79, Müslim, Kader 23.
– Gülen, M. Fethullah, Çekirdekten Çınara, Nil Yay. İzmir 2003.

Şeref YILMAZ

SIZINTI DERGİSİ

Çocuk Deyip Geçmeyin


Her çocuk doğarken fıtratında geliştirilmeye elverişli fizikî, sosyal, psikolojik, ruhî ve kalbî birçok kabiliyeti beraberinde getirir. Bu haliyle o, her şey olmaya hazır bir potansiyeldir. Doğumdan önce ve sonra aldığı bütün uyarıcılar, onun gelişimini müspet veya menfî yöne doğru çevirir. 0-6 yaş arası dönem bu bakımdan hayatî bir öneme sahiptir.
Onun ileriki yıllarda kazanacağı karakter, benlik ve becerilerinin temeli bu yıllarda atılır. Eğer İslâmî ve insanî değerlerin yeşereceği ilk tohumlar daha ilk yıllardan itibaren onun yaş ve kapasitesine uygun olarak tedrici bir şekilde ekilirse, çocukta, onu kâmil insan yapacak olan değerler ve üstün vasıflar yeşerir, boy atar ve benliğinin ayrılmaz bir parçası haline gelir. Aksi takdirde, yüce değerleri ve vasıfları ona kazandırmak, bir kişinin kültürünü ve dinini değiştirmek kadar zor olabilir. Çünkü bu yaşlarda görülen, duyulan ve hissedilen şeyler, çocukların şuuraltı ve zihinlerine öylesine yerleşir ki, bunların izlerini silmek neredeyse imkânsız olur. Dahası, bilgisayar disketine kaydedilen şeylerin bir tıklamayla açığa çıkıvermesi gibi, o boş hafızalara kaydedilen şeyler de, küçük bir hadisenin tetiklemesiyle ister istemez ortaya çıkar ve o kişiye yeni bir benlik kazandırır. Eğer ruh ve kalbimize tohum olarak kötü ve yanlış şeyler ekilmişse; zamanla benliğimizi onların sardığını; iyi, güzel ve doğrunun tohumları ekilmişse onların renkleri ve desenleriyle donatıldığımızı görürüz. Hayatta kazanacağımız veya kaybedeceğimiz pek çok şey, bu donatıma bağlıdır. Bu bakımdan olgun bir fert, sağlam bir aile ve toplum isteyenler, bu kritik dö-nemde çocuklara hangi metotlarla nasıl bir eğitim vereceklerini günümüzün şartlarını ve kendi imkânlarını da dikkate alarak, geniş bir perspektifle değerlendirmek ve bir sistem oluşturmak zorundadır.

Maalesef birçok aile, ilk çocukluk yıllarının ileriki yıllara tesirini görmezden gelmektedir. Bu aileler, çocuğun yaşının küçük olmasından dolayı hiçbir şeyin farkına varamayacağını, öğrenilmek istenenleri anlayamayacağını ve bundan ötürü bu yaşta çocuk için yapılanların zaman kaybı olacağına inanırlar. Oysa tam aksine, araştırmalar insan benliğinin gelişiminde ilk yılların önemini vurgulamakta, erken yaşta eğitime yapılan yatırımın getirisinin çok yüksek olacağını belirtmektedir. Bu yatırım, sadece çocuğun bir okul öncesi eğitim kurumuna gönderilmesi veya bir bakıcı tarafından bakımının yapılması değildir. Böyle bir eğitim ve bakım hizmeti verilse bile, çocuğun gelişmesinde ailenin bizzat kendisinin yerine getirmesi gereken çok önemli sorumluluğu vardır. Eğer aile ortamı, çocuğun iyi şekilde gelişmesi için gerekli desteği vermezse, kurumdan, bakıcıdan ve eğiticiden beklenen fayda da tam sağlanamaz. Çünkü çocuk için ilk model, anne ve babadır, çocuklar, ilk önce onların hal ve hareketlerini taklit ederler. Bu dönemde hiçbir şey kaçırılmadan anne ve babanın her hal, davranış ve sözü hafızaya sürekli kaydedilir. O, insanlık üzerine ilk fikirlerini, ilk ideallerini böylece öğrenir. Eğitimcilere göre çocuğun fikrî, ahlâkî ve dinî eğitiminde ilk harcı koyan kişi annedir. Bütün temiz ve yüksek duygular anne kucağında başlar. Okulun vazifesi annenin başlattığı eğitimi devam ettirmektir. Bu itibarla aile ocağı, eğitim hayatının ilk merhalesidir.

Çocuk eğitiminde anne

Çocuk; ebeveyninin, bilhassa annesinin yetiştirmesi ve eğitimine bağlı olarak şekillenir. Bundan dolayı insanın en birinci yol göstericisi ve öğretmeni annesidir.Napolyon Dean Howells, annenin insan üzerinde bıraktığı tesiri: “Çocuğun gelecek yazgısı her zaman annesinin emeğidir.”sözüyle;Notalie Simon ise:“Bir kadının bir insanı gerçekten değiştirmeyi başardığı tek bir zaman vardır: bebeklik zamanı.” sözüyle ifade eder.Abraham Lincoln, annesinin hayatı üzerindeki güçlü tesirini:“Tanrı annemi esirgesin; olduğum veya olmayı umut edebileceğim her şeyi ona borçluyum.”ifadesinde dile getirir.Bediüzzaman da annesinden aldığı ders münasebetiyle şu beyanda bulunur:“Ben bu seksen sene ömrümde seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem (yemin) ederim ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.” Bu tespit, eğitimcilerin, çocuğa ilk yıllarda anne tarafından ciddi bir eğitim verilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamalarının sebebini gayet iyi açıklamaktadır. Büyük insanların ortaya koyduğu büyük hakikatler, aslında daha okula başlamadan onların fıtratına yerleştirilen çekirdeklerin neşvü nema bulmasından başka bir şey değildir.

Şüphesiz, hemen her anne ve baba, çocuklarını yetiştirme hususunda gerçekten en iyisini yapmak ister, onları ihmal etmeye veya incitmeye kalkışmaz. Oysa pek çok anne-baba için ebeveynlik, günlük işlerinin arasında ikinci daha geri sıralarda kalır. Birçok anne-baba çoğunlukla problemler ortaya çıktığında çocukla ilgilenmeye başlar. Çoğu insan iş hayatı, kariyeri, emekliliği, arabası, evi, yazlığı vs için yaptığı plânları hemen sayabilir; hattâ onları sürekli gözden geçirir, saatlerce üzerinde düşünür; ama çocuğunun sağlam karakterli yetişmesi için ne gibi plânlar yaptığını söyleyemez. Çünkü onun sağlıklı gelişimi için uzun vadeli bir yatırım plânı yoktur. Onlar, problemler ortaya çıktığında, bu problemleri emir vererek veya nasihatle çözmeye çalışırlar, ne var ki zamanında konuşulmayan, sevilmeyen, duyguları paylaşılmayan, tatlı nasihat ve telkinlerde bulunulmayan çocuğun, bu emir ve nasihatlerden ders alması beklenmemelidir. Oysa annenin daha küçük yaştan itibaren çocuğa yapacağı telkinler çok daha tesirli ve kalıcı olur. Anne çocuğu kucağına alıp severken;“Yavrum başkalarını aldatmak, mallarına zarar vermek, yalan söylemek, haksızlık yapmak doğru değildir. İyi çocuklar böyle şeyler yapmaz.”gibi telkinlerde bulunsa ve çocuk annesinin davranışlarında hep şefkat, merhamet, sevgi, doğruluk, dürüstlük görse, büyüdüğünde bunların aksine bir yaşantısı olabilir mi?

Rolü değişen kadın ve çocuk

Erken yaşlardaki çocuk eğitimi bu derece önemli olmasına rağmen, ne anne-baba, ne devlet, ne de sivil toplum kuruluşları bu konuda yeterli proje ve program üretmektedir. Bu alanda öyle geniş çerçeveli programlar yapılmalıdır ki, bu program içerisinde sadece hizmet götürülen yaş grubundaki çocuklar değil, bakıcı ve eğitici olarak ebeveyn/aile üyeleri, bakıcılar, öğretmenler; toplumu kalkındırma ve kaynak bulma sorumlusu olarak liderler, yöneticiler, siyasetçiler, araştırmacılar; kanun yapıcı olarak milletvekilleri ve politika oluşturanlar; işbirliğini güçlendirici olarak vakıflar, dernekler, sivil toplum kuruluşları ve medya bu prog-ramın bir parçası olmalı ve her birim kendine düşen görevleri gerçekleştirme gayreti içerisinde olmalıdır. Bunun için ise, her birimin iyi hazırlanmış programlara ihtiyacı vardır. Günümüzde kadı-nın toplum ve ailedeki rolünün çocuğun aleyhine değişmesi, çocuk bakım ve eğitiminde uygulanacak yeni model ve programların oluş-turulmasını mecburi hale getirmiştir. Zira bu değişim, aynı zamanda inanç ve geleneklerimizden kaynaklanan akraba ve komşu mü-nasebetlerini zamanla yıkmış ve bunun neticesinde dayanışma, duygu ve düşünceleri paylaşma, problemlere ortak çözüm bulma, tecrübeleri aktarma gibi güzel hasletler yok olmuştur. Neticede çoğu kadın çocuk yetiştirme konusunda desteksiz kalmıştır. Bu probleme kadının çalışması, ekonomik sıkıntılar, iş hayatında yükselme hırsı veya ihtiyacı, çocuk eğitimi ve bakımına ait bilgi yetersizliği, yanlış tutum ve davranışlar ve daha önemlisi çocuk yetiştirme mevzuundaki duyarsızlık ve şuursuzluk gibi faktörler eklenince, çocuğun potansiyel halde gelişmeyi bekleyen kabiliyetleri ya yok olur veya insanî olmayan şekilde gelişir.

Anne destek programları

Ülkemizde okul öncesi dönemindeki çocukların % 90 gibi büyük bir bölümü anne veya yakınlarının yanında yetişmektedir. Bunların aşıları devlet tarafından düzenli olarak takip edilmesine karşın, eğitimleri yönünde hemen hiçbir destek verilmemektedir. Oysa bu dönemde çocuğu geliştirmek için çeşitli modeller uygulanabilir. Bunların başlıcaları; anne-babaları destekleyip onlara yardımcı olmak, eğitim ve bakım gayeli resmi veya özel okul ve merkezler oluşturmak, erken dönemde verilen sağlık hizmetinin yanında eğitim maksadıyla da destek olmak, çeşitli kadın programlarına çocuk eğitimi müfredatı eklemek, sivil toplum kuruluşlarının bu alanda daha aktif rol almasını sağlamak şeklinde sıralanabilir. Burada sayılan modellerin hiç olmazsa birisiyle ülkemizdeki her bir çocuğa ulaşılacak şekilde eğitim programları yaygınlaş-tırılır ve onların kalitesi artırılırsa, sağlam bir nesil yetiştirmeyi asgarî seviyede garanti etmiş oluruz. Bunlar içerisinde hem maliyet açısından, hem de daha tesirli olması bakımından, anne-babaların desteklenmesi üzerinde daha fazla durulabilir.

Anne-baba eğitimi değişik şekillerde yürütülebilir. Ailenin ve toplumun yapısına göre bunlardan birisi seçilebilir. Bunlardan biri, grup tartışmalarıdır. Bu programda anne ve babalar bir araya gelerek, çocuk gelişimini ve bu süreçteki anne babalık rollerini tartışma ve öğrenme fırsatı bulurlar. Bu bir araya gelmelerde, çocuk gelişimi konusunda bir uzmanın da bulunması faydayı kat kat artırır. Bunun daha plânlı bir şekli anne baba okullarıdır. Bu programlar seminerler ve karşılıklı diyalog şeklinde yürütülür.

Bir diğer yöntem ev ziyaretleridir. Burada yine bir uzman yardımıyla, anne-babalara çocukla-rıyla münasebetlerini geliştirmede kullanabilecekleri tutum, davranış ve faaliyetlerin öğretilmesi esas alınmaktadır. Bunun için anne ve babalara günlük veya haftalık prog-ramlar verilir. Bu programlar çocuğun öğrenme, anlama kapasitelerini geliştirmeye yönelik olabildiği gibi, toplumun değerlerini benimsetecek hikâyeler, menkıbeler, fıkralar, oyunlar vs şeklinde de olabilir.

Bu tür eğitim faaliyetleri devlet destekli olabildiği gibi, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler tarafından da yürütülebilir. Kendini insan yetiştirmeye adayan insanların yapacağı en büyük hizmetlerden birisi, erken çocukluk döneminde özellikle annelere yardımcı olmaktır. Bu konuda tecrübeli ve uyguladığı yöntemlerle iyi çocuk yetiştirmiş annelerden alınacak çok ders vardır. Onlar bu tecrübelerini bir program dahilinde yeni annelere aktarmaktan memnun olacak ve önemli bir vazifeyi yerine getirmenin mutluluğunu yaşayacaklardır. Geriye bu desteğe ihtiyacı olanlarla, anneleri bir araya getirmek kalıyor ki, kadın dernek ve vakıfları ile çocuklara ait kuruluşlar bu organizasyonu yapabilirler.

Sonuç olarak, her kesimin erken çocuk gelişimi konusunda yapabileceği bir şey vardır. Kim kendisine böyle bir hedef koyarsa, onu gerçekleştirecek yöntemler, uygulamalar ve prensipler zaman içerisinde ortaya çıkacaktır.

 

Prof.Dr. Harun AVCI

SIZINTI DERGİSİ

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 77 takipçiye katılın